Abdülhamid ve Namık Kemal

Abdülhamid ve Namık Kemal

Sultan Abdülhamid Han k.s. Hazretleri

Otuz dördüncü Osmanlı padişahı Sultan Abdülhamid (ö.1918) anlatıyor:

Kemal Bey (Namık Kemal) benim mağdurlarım arasında sayılır. Belki biraz da öyledir. Fakat aslında o kendi kendisinin mağduru (haksızlığa uğrayanı) idi. Kendilerine “Yeni Osmanlılar” dedirten birkaç kişi arasında en çok gözümün tuttuğu kişi Kemal Bey’dir. Fakat çok karışık ve çapraşık bir insandı. Aile hayatıyla hususi hayatı nasıl birbirini tutmazsa, kalem hayatıyla düşünce hayatı da öylece birbirini tutmazdı. Herkesin aşağı yukarı ne yapıp ne yapamayacağını kestirebilirdiniz de Kemal Bey’in ne yapıp ne yapmayacağını kestiremezdiniz. Çünkü bunu kendisi de bilmezdi. Mizacında birbirine aykırı iki ayrı insan yaşayan nadir kişilerden biri olduğunu söyleyebilirim. Onu yakından tanıyanlar, sarayla iyi geçindiği günlerde “Osmanlı Tarihi” yazdığını, arası bozuldu mu  “Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insafa hizmetten” (insafsız avcıya hizmet etmekten zevk alan köpektir) diye ejderha kesildiğini çok iyi bilirler. Çabuk tesir altında kalan, belki de çok samimi bir insandı. Birkaç saat içinde onu kendiniz gibi düşündürebilirdiniz de, kaç saat veya kaç gün bu düşünceyi taşıyacağını bilemezdiniz.

Kanun-i Esasî’nin (Anayasa) kaleme alındığı günlerde o da bir taslak hazırlamıştı. Mithat Paşa’nın çok yakın dostu olduğu halde bu konuda bir türlü anlaşamıyorlardı. Önceleri buna çok şaştım ama sonraları sır çözüldü, her şeyi anladım. Mithat Paşa temelde Âl-i Osman’a karşı, Kemal Bey Âl-i Osman’dan yana idi. Hanedana büyük saygısı vardı. Bütün ıslahat düşüncelerini bu hanedanın iradesi içinde gerçekleştirmek istiyordu. Buna karşılık Mithat Paşa, bir fırsatını bulup hanedanı devirmek ve yerine kendisi geçmek fikrindeydi.

Kemal Bey’in Magosa’ya gidişi, Midilli’ye gönderilişi hep kalemine ve vatanseverliğine kıyamadığım içindir. Yoksa çok daha ağır cezalara çarptırılması icab eden işlere girip çıkmıştır. İstanbul’da kalması mahzurluydu. Çünkü çevresine toplananlar onu kışkırtıyorlar, diledikleri gibi kullanıyorlardı. Nitekim bu yüzden hapsettim, sürgün ettim ama muhabbetimi bir gün bile eksiltmedim. Bana olan minnet ve şükranını anlatan mektupları Yıldız evrakı arasında saklıdır. 19 Mart 1333 (1917) – Beylerbeyi.

Abdülhamid’in Hatıra Defteri (haz. İsmet Bozdağ, İstanbul 1975), s.45-49.

Abdülhamid ve Jön Türkler

Sultan Abdülhamid anlatıyor:

Ne kadar garip bir tecellidir ki, amcam Abdülaziz Han’ı düşürmek için Avrupa’ya kaçan Genç (Yeni) Osmanlılar, eninde sonunda muratlarına ermişler, hem Abdülaziz Han düşmüş, hem de hemen peşinden açılan Doksanüç Rus Savaşı (1877-78) Rumeli’nin yarısını alıp götürmüştü. Tıpkı onlar gibi, beni düşürmek için Avrupa’ya kaçan Jön Türkler de muratlarına ermişler, beni düşürmüşler ve girdikleri Cihan Savaşı’nda da Osmanlı İmparatorluğunu elden çıkarmışlardır.

Ve daha garip bir tecelliye bakınız ki, “Genç Osmanlılar”ı da “Jön Türkler”i de Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak isteyen büyük devletlerin hepsi arkalıyorlardı! Evladım sayılan bu vatan çocukları, benim bir sarayın dört duvarı arasında gördüğüm hakikati, koskoca yeryüzünü gezip tozdukları halde nasıl görmediler de, ecdat kanıyla sulanmış koskoca bir ülkeyi kendi elleriyle batırdılar!..

Suçlamaya dilim varmıyor, fakat görüyorlardı ki İngilizler, Fransızlar, Ruslar, hatta Almanlar ve Avusturyalılar, yani bütün büyük Avrupa devletleri menfaatlerini Osmanlı mülkünün parçalanmasında bulmuşlardır. Görüyorlardı ki bu devletler birbirleriyle dalaşıyorlar ama Osmanlılar’ı üleşmekte anlaşıyorlardı. Anlaşamadıkları, kimin daha büyük parçayı yutacağı idi. Öyle olduğu halde, bu düşüncede olan devletlerin kendilerini arkalamalarından da mı bir mana çıkaramıyorlardı?

Hayır! Bunca okumuş, düşünmüş, kendisini davasına vermiş vatan evladının cibilliyetsiz çıkacağını kabul edemem. Sadece aldandılar derim. Aldandılar ama, cezalarını kendilerinden çok, aldanmayan milyonlarca vatan evladı çekti. Hem öldüler, hem vatandan oldular.

Kendilerine “Jön Türkler” denilen kimseler aslında üç beş kişidir. Bunlar yıllarca Avrupa’da benim aleyhimde çalışmışlar, benim aleyhimde çalışmanın vatanın da aleyhinde çalışmak olduğunu düşünmeden yazmışlar, çizmişler, söylemişlerdir. Fakat buna rağmen kendileriyle ilgilendim. Yabancı memleketlerde parasızlık yüzünden bazı şeylere katlanmamaları için, gazetelerini satın almak bahanesiyle büyücek yardımlarda bulundum. Bazı kimselerin memlekette para göndermelerine göz yumdum. Tek yabancıların maşası olmasınlar, muhalefetleri -yanlış da olsa- namuslu kalsın diye! 14 Mart 1333 (1917) – Beylerbeyi.

Abdülhamid’in Hatıra Defteri, s.59-62.

Abdülhamid ve Sansür

Sultan Abdülhamid hatıralarında diyor ki:

Hatırıma gelmişken şunu da kaydedeyim: Düşmanlarım, benim sansür memurlarımdan çok şikayet etmişlerdir. Ben evham ve korku içinde yaşarmışım da bu yüzden pireyi deve görürmüşüm! Benim memurlarım da böylece gazetelerin haberlerini anlaşılmaz hale koyarlarmış! Hayır, ben evhamlı olmamaya dikkat ettiğim kadar, gafil olmamaya da dikkat ettim. Gaflet, evhamdan büyük zarar getirir.

Mekteplerimde okuttuğum, Avrupa’ya gönderip dünyayı öğrenmelerini sağladığım insanların bazıları kabiliyetsiz çıkıyorlar, Avrupa’da neye bakıp neyi görmeleri gerektiğini kestiremedikleri için memlekete zararlı fikirlerle dönüyorlardı. Kendilerini yanlış yetiştirdiklerinden dolayı cezalandıramazdım. Ama başkalarını da yanlış yetiştirmelerine izin vermek hakkım değildi. Cahilane fikirlerini gazetelerde yazmak, memleketi altüst etmek istiyorlardı. Bırakmıyordum. O zaman “zalim” diye bana hücum ediyorlardı.

Avrupa’ya giden bazı gençler, orada laboratuvarda ne olup bittiğine başlarını bile çevirmeden, kadınların erkeklerle dans ettiğini görüyorlar, içki içtiklerine hayran kalıyorlar ve memlekete gelince Avrupa medeniyetinin üstünlüğü diye bunu öğütlemeye çalışıyorlardı. Yanlıştır diyordum. O zaman beni örümcek kafalı olmakla suçluyorlardı. Yine Avrupa’ya gönderdiğim gençlerin bazıları, Fransız İhtilali’ni okuyup öğreniyorlar, bu ihtilalin neden koptuğunu araştırmadan buna özeniyorlar ve memlekete geldikleri zaman halkı ayaklanmaya çağırmayı vatanseverlik sayıyorlardı. İzin vermiyordum. O zaman tıpkı ülkemin düşmanları gibi, bana “Kızıl Sultan” diye hücum ediyorlardı.

Ben bu fikirlerin memleketimde yayınlanmasına engel oluyordum. “Sansür” işte budur! Çeşitli çalkantılar içinde ayakta durmaya çalışan ülkeme, şifa yerine zehir sunmak isteyenlerin önüne geçmenin adı “sansür”dür! Bahçıvan çiçeklerini nasıl muzır böceklerden korursa, ben de memleketimi zararlı fikirlerden korudum. Onların devletimi kemirmesine müsaade etmedim. Apaçık söylüyorum ki, benden sonra devlete el koyanların hiç biri, benim kadar fikre saygılı olmasını bilmediler. Hürriyet hürriyet diye devlete oturdular, fakat gelir gelmez hürriyeti yalnız kendileri için istediklerini de ortaya koydular. 28 Mart 1333 (1917) – Beylerbeyi.

Abdülhamid’in Hatıra Defteri, s.104-106.

Yazar: nasihatler.org

paylaş

Bir yorum yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>