Putperestlik Şaşkınlığı

114mekke

İnanç çizgisinde yolunu şaşıran ve hak dinden sapan insanoğlu, eski çağlardan beri Allah yerine tanrı edindiği putlara tapma şaşkınlığını sürdüregelmiştir. İslâm öncesi müşrik Araplar da Allah’a inandıkları halde, Allah yanında arabulucu ve şefaatçi olacakları inancıyla taştan, ağaçtan yapılmış heykellere, çeşitli putlara taparlardı. Putlar önünde kurbanlar kesiliyor, onlara hediyeler sunuluyor, putların huzurunda saygıyla eğiliyorlardı. Putperestliği ilk defa Suriye’den Arabistan’a taşıyan şahsın Amr b. Luhay olduğu bilinir. İslâm öncesi “Cahiliyye” döneminde Kâbe’nin içinde ve çevresinde 360 put vardı. Bunların en büyüğü, kırmızı akikten insan şeklinde yapılmış ve sağ kolu kırık Hübel putuydu. Ayrıca Mekke’de her aile evinde bir put bulundururdu. Arapların en önemli kabile putları Lat (Taif’te), Menat (Mekke-Medine arasında) ve Uzza (Mekke civarı bir vadide) idi. Daha birçok putlar içinde Mekke’de dikilen İsaf ve Naile putları da meşhurdur. İlgili bütün kaynaklarda anlatıldığına göre, bunların şöyle garip bir hikâyesi vardır: Cürhüm kabilesinden İsaf adında bir adamla Naile isimli bir kadın birbirine aşık olmuştu. Kabile halkı Kâbe’yi tavaf için Mekke’ye gelince, bu ikisi Kâbe içinde başbaşa kalarak zina yapmışlar, ardından taş haline dönüşmüşlerdi. Ertesi gün herkese ibret olsun diye onları Kâbe’nin yakınlarına dikmişlerdi. Fakat zamanla memlekette putperestlik yayılınca, dışarıdan Kâbe’yi ziyarete gelen Araplar tarafından birer put haline getirilmişlerdir.

Mekke’nin fethinden sonra Rasulullah Aleyhisselam’ın talimatıyla bütün putlar yıkılmıştır. Halid ibn Velid hazretleri otuz arkadaşıyla Uzza putunu yıkmak için Nahle vadisine gönderilmişti. Uzza’nın putperest bekçisi gelenleri görünce Uzza’nın kendisini koruması için üzerine bir kılıç asarak oradan uzaklaştı. O sırada kapkara ve çırılçıplak, saçları darmadağınık ve elleri boynunda, dişlerini gıcırdatan korkunç (cin/şeytan) bir kadın ortaya çıkıverdi! Önce bir ürperti geçiren Halid b. Velid, kılıcını sıyırıp onun üzerine yürüdü; “Ey Uzza, Allah’ın seni alçaltmış olduğunu görüyorum!” diyerek bir kılıç darbesiyle şeytanı ikiye bölüp öldürdü. O kadın derhal kapkara bir kül yığını haline geldi. Halid b. Velid, ağaçtan olan Uzza putunu da keserek Mekke’ye döndü. Rasulullah Aleyhisselam ise: “Bundan sonra araplar için Uzza yoktur, artık ona hiç tapılmayacaktır.” buyurdular.

el-Vakıdî, Kitabü’l-Megazî (Beyrut 1989), 3/873-74; Tarihu’t-Taberî, 3/65; el-Mufassal fî Tarihi’l-Arab Kable’l-İslâm, 6/243, 266-67.

Diri Diri Gömülen KızlarCahiliyye döneminde bazı Arap kabilelerinde kız çocuklarını diri diri toprağa gömme vahşeti vardı. Bunun için çölde bir kuyu kazarlar, babası kız çocuğunu oraya götürüp arkadan iterek onu kuyuya düşürür, sonra çukuru kumla doldururdu. Ne korkunç vahşet! Kız çocuklarını böyle öldürme sebepleri de şunlardı:• Bazı müşrik Araplar: “Melekler Allah’ın kızlarıdır, bu kızları da diri olarak gömüp onlara katalım” derlermiş. • Fakirlik ve ihtiyaç korkusu. • Kızların esir edilip köleleştirilme endişesi. • Ayıplanma ve lekelenme korkusu. • Kızların bazı bedenî arızalarından dolayı uğursuz kabul edilmesi.

Anlatıldığına göre Rasulullah’ın ashabından bir adam hep üzgün bir halde bulunurmuş. Rasulullah Aleyhisselam ona bunun sebebini sorunca adam demiş ki: “Ya Rasulallah! Ben Cahiliyye döneminde öyle bir günah işledim ki, müslüman olduğum halde Allah’ın o günahımı bağışlamayacağından korkuyorum. Bir kızım doğmuştu. Annesi yüzünden onu büyüyünceye kadar serbest bırakmıştım. Büyüyüp güzel bir kız oldu. Gönlüm onu evlendirmeye yahut evlenmeden evde bırakmaya razı olmadı. Karıma dedim ki: Ben akrabalarımı ziyarete gidiyorum, kız da benimle gelsin. Kadın buna sevinerek, kızı elbise ve süslerle donatıverdi. Ona ihanet etmeyeceğime dair benden de güvence aldı. Kızı alıp derince bir kuyunun başına gittim, kuyunun içine doğru baktım. Kızcağız kendisini kuyuya atmak istediğimi anladı ve bana sarılarak ağlamaya başladı: Babacığım bana ne yapmak istiyorsun, diyordu. Ona acıdım. Fakat sonra yine kuyuya göz attım, toplum içinde haysiyetimi koruma duygum baskın geldi. Kızım tekrar bana sarılarak: Babacığım! Annemin emanetini zayi etme, diyordu. Ben de ona acıyarak bir kuyuya bir kızıma bakmaya başladım. Sonunda onu tutup baş aşağı atıverdim! O ise kuyuda: Babacığım beni öldürdün, diye bağırıyordu. Nihayet sesi kesilince dönüp gittim!”

Acıklı olayı dinleyen Rasulullah Aleyhisselam ashabıyla ağladı ve dedi ki: “Cahiliyye döneminde yaptığından dolayı birini cezalandırmakla emrolunsaydım seni cezalandırırdım. Cahiliyye döneminde olanı İslâm yok etmiştir. İslâm döneminde olanı da istiğfar yok eder.”

Bülûğu’l-Ereb, 3/36-44; el-Mufassal fi Tarihi’l-Arab, 5/88-98; el-Kurtubî, el-Cami’ li-Ahkâmi’l-Kur’an (Kahire 1996), 7/98.

Kehanet ve KâhinlerKehanet gelecekten haber vermek, kâhin de gelecekten haber veren kimse demektir. Eski Araplar’da bu meslek çok muteber ve yaygındı. Bu iş genellikle cinlerle diyalog ve samimiyet kuran kişiler tarafından icra edilirdi. Peygamber Aleyhisselam’ın gelişinden önce cinler ve şeytanlar göklerden (meleklerin bilgilerinden) çalıp aşırdıkları bazı haberleri çeşitli ilavelerle kâhinlere ulaştırıyor, onlar da doğrusuyla yanlışıyla bunları meraklılara anlatıyordu. Rasulullah Aleyhisselam’ın peygamberliği döneminde kâhinler için buna imkân kalmamış, bu kehanet yolu kapanmıştır. (Rasulullah’ın vefatından sonra yine kısmen devam ettiği söylenir).Kehanetin ikinci bir şekli de, dünyanın farklı yerlerinde geçmişte meydana gelmiş veya şu anda mevcut olan çeşitli hadiselerden yine cinler vasıtasıyla haberdar olmaktır. Kehanetin ırafet adı verilen bu şekli, özel kabiliyetli bazı kimselerin birtakım sezgi ve alametler yardımıyla, genelde gizli kalan mevcut şeylerden haber vermesidir. Böyle kimselere arraf denir. (Kâhin ve arraf çok zaman aynı anlamda kullanılmıştır).

Cahiliyye döneminde, doğru çıktığı görülen birçok meşhur kehanet vakaları kaynaklarda belirtilmektedir. Ancak Allah bildirmedikçe kimsenin geleceği bilmesinin mümkün olmadığı ve cinlerin de bu konuda çok yalan söyledikleri bilindiğinden, ileride olacaklardan haber verilen kehanetlere, dinleyip geçme dışında aynen tasdik edip inanmak dinen caiz değildir (mucize ve kerametler hariç). Olup bitmiş veya hâlâ mevcut olup gizli kalmış şeylerde kehanet haberlerine kulak vermek pek sakıncalı olmasa da, cinlerin yalan haberlerini ve kişilerin sezgi hatalarını hesaba katarak, o bilgilere de iltifat etmemek gerekir. Kurtubî tefsiri “el-Câmi”de, Lokman suresi sonunda şöyle ilginç bir vaka anlatılır: Sahabeden İbn Abbas hazretlerine bir yahudi kâhin demiş ki: “İstersen oğlunun yıldızını (geleceğini) sana haber vereyim. Oğlun on gün sonra ölecek! Sen de gözlerini kaybetmeden ölmezsin. Ben ise üzerimden bir yıl geçmeden ölürüm.” İbn Abbas r.a. sordu: “Senin ölümün nerede olacak?” O dedi ki: “Bilmiyorum.” İbn Abbas r.a. dedi: “Allah doğru söylemiştir: ‘Hiç kimse nerede öleceğini bilmez.’ (Lokman, 34)” İbn Abbas eve dönünce oğlunun sıtmaya tutulduğunu görür ve on gün sonra ölür. Yahudi de gerçekten bir yıl geçmeden ölür. İbn Abbas hazretleri ise, gözleri kör olduktan sonra vefat etmiştir.

el-Cami’ li-Ahkâmi’l-Kur’an, 14/84; Bülûgu’l-Ereb, 3/220-24; el-Mufassal, 6/755-775.

Sosyal medya:

Yazar: nasihatler.org

paylaş

Bir yorum yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>