İbrahim Edhem ve Yoksulluk

ibrahim-ethem-hazretleri

İbrahim b. Edhem hazretlerinin (ö.161/778) arkadaşı olan Ahmed b. Abdullah der ki:

Horasan’daki beylik ve bolluk günlerinde, İbrahim Edhem köşkünde ikâmet ederken adamcağızın biri elinde ekmekle köşkün gölgesinde göründü. İbrahim onu dikkatle izliyordu. Adam elindeki ekmeği yedi, üzerine su içti ve köşkün gölgesinde yatıp uyuyuverdi.Garip adam uykudan kalkınca İbrahim Edhem bir hizmetçisiyle onu köşke çağırdı ve sordu: “Ekmeğini yedin mi?” Adam: “Evet yedim.” dedi. Tekrar sordu: “Peki doydun mu?” Adam: “Doydum tabii!” dedi. “Suyu da içip kandın mı?” diye sorunca: “Evet ya, kandım!” dedi. “Bir de dertsiz kaygısız, rahatça uyudun öyle mi?” deyince: “He ya, uyuyuverdim!” dedi. Bu rahatlığı gören İbrahim Edhem kendi kendine: “İnsan şu gördüğüm şeyle yetindikten sonra ben dünya saltanatını ne yapayım!” diye söylendi.

İbrahim b. Beşşar anlatıyor:

İbrahim b. Edhem’le bir gece akşamlamıştık. Yanımızda yiyecek ne bir şey vardı, ne de bir imkan. O beni üzgün görünce dedi ki: “İbrahim! Allah yoksullara dünya ve ahirette ne nimetler rahatlıklar vermiştir (bilir misin)? Allah onlara kıyamet günü zekâttan ve sadakadan hesap sormayacak, hacdan ve maddi yardımlardan sorgulamayacak. Bu gibi şeylerden dünyada zengin fakat ahirette fakir kimseleri sorgulayıp hesaba çekecek. Dünyada nice üstünlük sahibi kıyamet günü zillete düşecek. Kederlenme, üzülme! Allah’ın rızkı sana gelecektir. Bizler Allah’a itaat ettikçe, hangi halde sabahlasak da akşamlasak da aldırma!”

Sonra kalkıp namazlarımızı kıldık. Ancak bir saat kadar geçmişti ki, adamın biri sekiz parça ekmek ve birçok hurmayla yanımıza geliverdi. Yiyecekleri önümüze koyarak: “Allah size rahmet etsin, buyrun yiyin!” dedi. O sırada bir dilenci gelerek: “Bana bir şey yedirin..” deyiverdi. İbrahim Edhem biraz hurmayla birlikte üç parça ekmeği ona ve üçünü bana verdi. Kendisi de iki parçasını yedikten sonra: “Yardımlaşmak müminlerin güzel ahlâkındandır.” dedi.

İbn Asâkir, Tarîhu Medîneti Dimaşk (Beyrut 1995), 6/287, 308; Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya (Beyrut 1997), 7/428.

İmam Şafiî’nin Verdiği Ders

İmam Şafiî hazretlerinin (ö.204/820) has talebelerinden İsmail el-Müzenî rh.a. anlatıyor:

İmam Şafiî bizleri ilm-i kelâma dalmaktan men ederdi. “Allah’ın birliğine iman olan tevhid ile ilgili aklıma takılan bir soruyu en iyi giderecek kimse Şafiî’dir.” diye düşünmüştüm. Yanına gittim. Mısır mescidindeydi. Huzurunda diz çöktükten sonra dedim ki: “Tevhid hususunda gönlüme bir mesele takıldı. Bilirim ki kimsenin senin kadar ilmi yok. Benim bu meseleyi çözmeme yardımcı olur musun?” Şafiî bu sözüme kızdı: “Sen nerede olduğunu biliyor musun? Bu (takıldığın) yer, Allah’ın Firavun’u suda boğduğu yerdir (sen de içinde boğulacağın konulara dalma)! Sana Rasulullah’ın bu hususu soruşturmayı emrettiği haberi mi ulaştı?” Dedim ki “Hayır ulaşmadı.” “Semada kaç yıldız olduğunu biliyor musun?” “Hayır.” “Onlardan bir yıldızın cinsini, doğuşunu ve batışını, neden yaratıldığını bilir misin?” “Hayır.” “Yaratıklardan gözünle görüp durduğun bir şeyin mahiyetini bilemiyorsun da, onu yaratanın ilmi hususunda (bilmen gerekmeyenleri) konuşacaksın, öyle mi?!”

Sonra bana abdestle ilgili bir mesele sordu. Cevabında hata yaptım. Dört yönüyle ayrıntılarından sordu. Hiçbirine doğru cevap veremedim. O zaman dedi ki: “Günde beş defa muhtaç olduğun şeyin ilmini bırakıyorsun da, Yaratıcı’nın ilmi hakkında kendini zorluyorsun! Eğer bu mesele gönlünde vesvese ve takıntıya yol açarsa Allah’a yönel ve O’nun Kur’an’daki şu sözlerine kulak ver:

‘İlâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. O rahmandır, rahimdir… Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah’ın birliğine) birçok delil vardır.’ (Bakara, 163-164)

Yaratan hakkında yaratıklardan delil çıkarıver. Aklının ermediği ilme kendini zorlama.”

Müzenî der ki: Ondan sonra ben kelâm ilmini bırakıp fıkıh ilmine yöneldim.

Zehebî, Siyeru A’lami’n-Nübela (Beyrut 1990), 10/25-26, 31-32.

İmam Ahmed’in Duası

Ahmed İbn Hanbel’in (ö.241/855) çevresinden Ali b. Muhammed adındaki bir şahıs der ki:

Cuma günü namazı kılmıştım. Baktım ki Ahmed b. Hanbel bana yakın duruyor. Bir dilenci kalktı, ondan bir şey istedi. Ahmed de ona bir has ekmek verdi. Cemaat namazdan ayrıldıktan sonra adamın biri kalkıp bu dilencinin yanına gitti: “Bu ekmeği bana ver.” dedi. Dilenci vermeye yanaşmadı. Onu isteyen dedi ki: “Onu bana verirsen sana bir dirhem (gümüş para) veririm.” Dilenci yine oralı olmadı. Öbür adam ekmeği almak için fiyatı artırdıkça artırdı ve elli dirheme kadar çıktı. Dilenci ise bir türlü ekmeği vermeye razı olmadı ve şunu söyledi: “Vermiyorum, vermeyeceğim… Çünkü senin bu ekmekten umduğun bereketi ben de umuyorum.”

Ali b. Ebu Feraze isminde bir zat anlatıyor:

Anneme felç inerek kötürüm olmuş ve bu durum yirmi yıl kadar sürmüştü. Bir gün bana dedi ki: “Oğlum, Ahmed b. Hanbel’e git de benim için Allah’a dua etmesini isteyiver.” Ben de giderek kapısını çaldım. O, evin koridorundaydı. Kapıyı açmadan: “Kimdir o?” dedi. “Ben civardan birisiyim.” dedim. “Hacetin nedir?” deyince: “Annem hasta, ayaklarından kötürüm. Kendisi için senden Allah’a dua edivermeni istiyor.” dedim. Bu arada Ahmed b. Hanbel’in içeriden defalarca şöyle söylenmekte olduğunu duydum: “Biz, kendisi için Allah’a dua edilmeye daha muhtacız. Ey insan, bizim için kim dua edecek? Bizim için kim dua edecek?” Ben ise utanırcasına isteğimden vazgeçerek, “Esselamü aleyküm.” dedim. Oradan ayrılmaya yönelirken evden yaşlı bir kadın çıkıverdi. Dedi ki: “İmam Ahmed ile konuşan sen misin? Ben onun dudaklarını bir şeyler söyleyerek kıpırdattığını gördüm. Zannederim senin için dua ediyordu.”

Ben de dönüp eve vardım, kapıyı çaldım. Annem “Kimdir o?” deyince adımı söyledim. Ayağa kalkıp kapıyı açıverdi! Durumu görünce şaşırıp, “Lâ ilâhe illallah! Nedir senin hikâyen?” dedim. Annem dedi ki: “Ben de bilmiyorum. Ama işte ayaklarım üzerine kalkıvermişim!” Bu işe şaşıp kaldım ve Allah Tealâ’ya hamdettim.

Tarîhu Medîneti Dimaşk, 5/299-300; Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya, 9/197.
Sosyal medya:

Yazar: nasihatler.org

paylaş

Bir yorum yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>