mesneviden menkıbeler

Bakkal ve Papağan

1000422_546949165340740_322738802_n
Bir bakkalın yeşil renkli, güzel sesli, söz söylemesini bilen
bir papağını vardı.
Bu papağan dükkânın bekçisi gibiydi. Alışverişe gelenlere,
nükteli sözler söyleyerek şakalar yapardı. İnsanlar bir şey
sorduğunda insan gibi cevap verir ve onlarla güzel güzel
konuşurdu. Papağanlara has ötüşü de çok tatlıydı.
Efendi bir gün evine gitmiş, papağan ise bakkalda bekçilik
yapıyordu. Bir kedi, kovaladığı fareyle birlikte dükkânın
içine daldı. Can korkusuyla ne yapacağını şaşıran zavallı
papağan, bir o yana, bir bu yana kaçmaya çalıştı. Dükkânın bir
köşesine sıçrayınca orada bulunan gül yağı şişelerini devirdi.
Şişeler kırıldı, yağlar döküldü. Ortalık iyice karıştı.
Hiçbir şeyden haberi olmayan dükkân sahibi işine döndü.
Etrafına bakıp durumu anlayınca çok kızdı. Papağanın üstüne
dökülen yağlardan, bu işi onun yaptığını düşündü. O öfkeyle
papağanın başına vurdu. Vurmasıyla da olan oldu. Papağanın
başındaki tüyleri döküldü. Kel oldu, dili tutuldu, konuşamaz
oldu.
Bakkal yaptığına pişman olup ah vah etmeye başladı ama ne
çare. Saçını, sakalını yolarak, ”Keşke elim kırılsaydı da o
tatlı dilli papağanıma vurmasaydım” diye yakınması boşunaydı.
Papağan kel başıyla, sessiz sedasız sinmiş bir vaziyette
oturuyordu.
Bakkal, papağanın eski neşeli haline dönmesi için, etrafa
sadakalar ve hediyeler dağıttı. Aradan günler geçmesine
rağmen, kuş hiç konuşmadı. Bakkal, papağanın bir daha hiç
konuşmayacağı düşüncesiyle şaşkın ve ağlamaklı bir haldeydi.
Kunuşturmak için türlü türlü acayip ve garip sesler çıkararak
onu neşelendirmeye çalıştıysa da bir fayda sağlayamadı.
Dükkân sahibi uğraşını sürdürürken, bir ara dükkânın önünden
kel başlı bir derviş geçti. Papağan onu görünce dile geldi.
”Hey arkadaş” diye, dervişe seslenerek,
”Sen nasıl böyle kel oldun? Yoksa sen de gül yağı şişelerini
mi kırdın?” dedi.
Papağanın bu sözünü duyanlar gülmeye başladı. Çünkü papağan,
kel başlı dervişin de kendisi gibi gül yağı şişelerini
devirdiği için, sahibi tarafından başına vurularak saçlarının
döküldüğünü zannediyordu.
***
Papağanın, kendisini dervişle kıyas etmesi kendi bilgi ve
tecrübesiyle sınırlıdır. Derviş, bağlı olduğu tarikat ve
meşrep gereği o halde gezmekteydi. Bunu bilmeyen papağanın
yaptığı değerlendirme, insanların kendisine gülmesine sebep
olmaktadır.
İnsanların, Allah dostları hakkında yanılgıya düşmeleri de
aynı sebepledir. İnsanlar velîleri kendi nefisleriyle kıyas
ederler.
Acı suyla tatlı suyun berraklığı aynıdır. İkisini ayırt
edebilmek tatmakla mümkündür. Allah’ın dostlarını
değerlendirebilmek için, o makam ve hali yaşamak ve tatmak
gerekir.
Bilgi sahibi olmadan yaptığımız kıyaslamalar, papağan misali
gülünç durumlara düşmemize sebep olur.

Usta ve Şaşı Çırak

Bir ustanın, şaşı bir çırağı vardı. Usta bir gün çırağından,
içerideki depoya gidip raftaki şişeyi getirmesini istedi.
Şaşı çırak depoya gitti. Rafa baktığında iki şişe olduğunu
gördü. Dönüp ustasına gelerek, ”Usta rafta iki şişe var.
Hangisini getireyim?” diye sordu. Usta da, ”Oğlum, o rafta
bir şişe var. Şaşılığı bırak. O bir şişeyi al gel” dedi.
Çırak itiraz etti. ”Ustacığım beni azarlama. Ben o rafta iki
şişe gördüm. Hangisini istiyorsan söyle getireyim.” Çocuğa
laf anlatamayacağını anlayan usta, ”O zaman o iki şişeden
birini kır, diğerini getir” dedi.
Çırak gitti, şişenin birini yere vurup parçalayınca iki
şişenin de gözden kaybolduğunu farketti.

İnsanların arzu ve öfkeleri, şaşı görmelerine neden
olacağından gerçeği göremezler. Hatanın kendilerinde
olabileceğine ihtimal vermezler.
 

Edep

Musa aleyhisselâm zamanında, İsrâiloğulları’nın rızkı gökten
gelirdi. Bir zahmete ve sıkıntıya girmeden, Allah Teâlâ’nın
lutfu kereminden beslenirlerdi.
Musa aleyhisselâmın kavmi arasında bu ilâhî yardımın kıymetini
ve değerini bilmeyen cahiller çoktu. Bunlar, verilen nimetlere
nankörlük ederek, ” Biz toprakta yetişen soğan, sarımsak,
mercimek gibi yeşilliklerden ve sebzelerden isteriz” dediler.
Yaptıkları bu edepsizlik, gökyüzünden gelen sofranın
kesilmesine sebep oldu. Ekmekleri gelmedi. Bıldırcın kuşunun
etiyle kudret helvasını bulamaz oldular. Yemek ihtiyaçlarını
karşılamak için toprağı işlemek zorunda kaldılar. Bahçe
bellediler, tarla sürdüler, ekin ekip biçtiler. Yorgunlukları
yanlarına kâr kaldı.
Musa aleyhisselâm bunlar için tekrar şefaatçi oldu. Rabbine
niyazda bulundu. Keremi bol olan Allah, içinde çeşitli
nimetlerin bulunduğu tabaklarla dolu sofrayı gökten indirdi.
Bu sefer Hz. Musa onlara yalvararak uyardı: ” Bu sofra
devamlıdır. Yeryüzünden kalkmayacak ve eksilmeyecektir.
Âlemlerin rabbi olan Allah’ın sofrasında aç gözlülük etmek,
hırsa kapılmak nankörlüktür.”
Musa aleyhisselâm sanki onları hiç uyarmamış gibi, bu edep
yoksulu küstahlar, kendileri için gelen sofradan yemek
aşırdılar. Dilenci karakterli görgüsüzlerin hırsı yüzünden bu
ilâhî rahmet kapısı kapandı.

Hırs yokluk sebebi ve Allah’a karşı edepsizliktir.
Kendimizi kontrol edelim. Cenâb-ı Hak’tan edepli bir insan
olmayı dileyelim ve edebi elde etmek için rabbimize
yalvaralım. Edebi olmayanın Allah’ın lutfundan mahrum
kalacağını bilelim.
Edepsizliğin ve zararlarının bütün topluma, yayılacağını
unutmayalım.

Zalim Padişahla Fitneci Vezir

Eski zamanlarda yahudilerin zalim bir padişahı vardı. Hz. İsâ
düşmanıydı. Hristiyanları çeşitli eziyetlerle yakar, yandırır
ve öldürürdü.
Şaşkın padişah, Musa ile İsâ’nın (a.s) ikisinin de Allah
yolunda yürüyen peygamberler olduğunu bir türlü
kabullenemiyordu.
Bu padişahın kendisinden de kötü, düzenbaz, hilekâr ve fitneci
bir veziri vardı. Hile yaparak akan suyu bile durdururdu.
Bir gün padişaha, ”Padişahım, hıristayanlar canlarını
kurtarmak için dinlerini gizliyorlar. Hem öldürmekle de
bunlarla başa çıkılmaz” dedi. Padişah, ”Söyle bakalım, bu
Hıristiyanlığın yayılmasını ve hıristiyanların çoğalmasını
nasıl engelleyeceğiz? Gizli ve açık dünyada hıristiyan
kalmaması için gerekli tedbiri alalım” dedi.
Vezir bunun üzerine hile dolu planını anlattı.
”Padişahım! Güya bana kızarak, kulağımın ve elimin
kesilmesini, burnumun ve dudağımın yarılmasını emredin. Sonra
da beni idam etmek için dörtyol ağzında bir idam sehpası
kurdurun. Tellâllar çıkartarak halkı toplayın. Son anda sizin
kıramayacağınız biri benim affımı sizden istesin. Bunun
üzerine siz de beni uzak bir yere sürgüne gönderin.
Böyle yaparsan hıristiyanlar benden şüphelenmez. Ben de
rahatlıkla aralarında fitne ve fesadımı yayarım. Gittiğim
yerde onlara derim ki: ‘Ben gizlice hıristiyan olmuştum.
Padişah bu sırrımı öğrendi. Bana bu zulmü yaptı. Eğer İsâ
aleyhisselâmın mânevî yardımı yetişmeseydi Yahudiliğinden
dolayı beni öldürecekti. Ben Hz. İsâ’nın uğruna canımı, başımı
vermeyi canıma minnet sayarım. Onun dininin bütün bilgilerine
sahibim. Hıristiyanlığın cahillerin elinde kalmış olması, bana
büyük ıstırap veriyor. Üzülüyorum. Belimize Hıristiyanlığın
kemerini bağladığımızdan beri, Yahudilik’ten kurtuldum.
Allah’a ve İsâ’ya şükürler olsun. Bu hak dinin yol
göstericisiyim. Ey insanlar, devir İsâ’nın devridir. Onun
dininin emirlerini candan ve gönülden dinleyiniz diyerek
vaazlarıma başlarım.”
Padişah vezirin bu düzenini akıllıca buldu. Çok hoşuna gitti.
Derhal istediklerini yerine getirdi. Veziri hıristiyanların
çok olduğu bir bölgeye sürdü. Halk vezirin başına gelenlerden
dolayı çok şaşırdı. Vezir sürüldüğü yerde halkı dine davete
başladı.
Hıristiyanlar azar azar onun çevresine toplandılar. Vezir
onlara gizlice İncil’in, namazın sırlarını anlatıyordu.
Görünüşte Hıristiyanlığın emirlerini anlatsa da anlattıkları
hıristiyanları tuzağa çekmek için bir yemdi. İmansız vezir
badem ezmesinin içinde sarımsak saklar gibi, din nasihatçiliği
yapıyordu. Sözleri, içine zehir katılmış şeker şerbeti
gibiydi. Gerçek hıristiyanlar, o sözlerin ardındaki acılığı
hissediyorlar ama tam çözemiyorlardı.
Cahil ve anlayışı az olan hıristiyanlar, gönüllerini hilekâr
vezire tamamıyla kaptırmışlardı. Vezir Hz. İsâ’nın
yeryüzündeki vekili, sözleri de boyunlarında birer halkaydı
artık. Vezir, kısa zamanda bir emriyle ölüme gidecek kadar
kendisine bağlı, yüz binlerce hıristiyanı etrafına topladı.
Aradan tam altı sene geçti. Yapılan plan adım adım
uygulanırken, padişahla vezir arasında gizlice haberleşmeler
yapılıyordu. Padişah bu işi bir an önce bitirmesini isterken,
vezir padişahtan biraz daha sabretmesini diliyordu.
O dönemde, Hz. İsâ’nın kavminin başında yöneticilik yapan on
iki emîr vardı. Bu emîrlerin hepsi de vezirin tuzağına düştü.
Ona inanıyor ve güveniyorlardı. Onun için ölmeye bile
hazırdılar. Samimiyetinden hiç şüphe etmiyorlardı.
Vezir bu arada her emîr için Hıristiyanlığın ilkelerini
anlatan on iki kitapçık hazırladı. Her kitapçık birbirinden
ayrı hükümlerle doluydu. Dinin emir ve yasakları birbirini
tutmuyordu.
Kitapçığın birinde riyâzet ve açlığın tövbenin esası, Allah’a
dönüşün şartı olarak bildirilirken, diğerinde açlığın insana
bir fayda getirmeyeceği yazılıydı. O kitaba göre cömertlik
Allah’ı bulmak için yeterliydi.
Bir diğer kitapta aç kalmanın da cömertliğin de Allah’a şirk
koşmak olduğu ifade ediliyordu. O kitaba göre de her şeyin
başı Allah’a tevekkül ve teslimiyetti.
Bir başka kitapçıkta da diğer kitapçıktaki belirtilen
düşüncenin tamamen zıddına, kulun yapması gereken şeyin hizmet
ve ibadet olduğu, ibadetsiz ve hizmetsiz bir tevekkülün suç
olduğu belirtiliyordu.
Hilekâr vezirin hazırladığı, bu kitapçıkların hiçbiri
birbirine uymuyordu. Birinde yapılması tavsiye edilen şeyler
diğerinde yasaklanıyor, suç kabul ediliyordu.
Vezir bir müddet sonra hilesinin gereği olarak vaaz ve
nasihati bırakarak yalnızlığa çekildi. Kırk-elli gün halvette
kaldı. Kendine inananları ayrılık ateşiyle yaktı. Halk, onun
insana huzur veren halinden, güzel konuşmalarından, sohbetinin
zevkinden uzak düşmekten, deli divane oldu. Yanına vardılar ve
yalvarıp yakardılar, sızlayıp dövündüler. Gözleri görmeyen bir
âmâ gibi yolun ortasında rehbersiz kaldıklarını bildirdiler.
Vezir onlara, ”Ruhum dostlarımla beraber fakat halvetten
çıkmama izin yoktur” dedi. Kendisine inananlar, ”Ey kerem
sahibi! Senden ayrı düşünce, biz her şeyimizi kaybettik,
gönülden de dinden de yetim kaldık. Bir kusurumuz varsa
affedin. Bize cefa çektirmeyin” dediler. Vezir, ”Bana
inanıyor ve güveniyorsanız, kemâlâtımı kabul ediyorsanız neden
ısrarcı oluyorsunuz? Ben gönlümün halleriyle meşgul olmak
istiyorum” dedi. İnananları, ”Ey vezir! Senin kemâlâtını
inkâr etmiyoruz. Senden ayrı düşmenin ıstırabıyla,
gözlerimizden yaşlar akıtarak yalvarıyoruz” dediler. Vezir
onlara halvete girdiği yerden şöyle seslendi:
Hz. İsâ’dan bana emir geldi ve, ”Bütün dostlarından,
yakınlarından ayrıl ve yalnız kal” dendi.
Vezir sevenlerinin yalvarıp yakarmalarına, ah edip
inlemelerine aldırmadı. Halvetine devam etti. Bir müddet sonra
da emîrleri yanına çağırttı. Her biriyle ayrı ayrı görüştü ve
her birine,
”Benden sonra yerime sen geçeceksin. Hıristiyanlığı insanlara
sen anlatacaksın. Hak dinin senden başka temsilcisi yoktur.
Yalnız ben hayatta olduğum sürece bu sırrı kimseye
açıklamayacaksın” diyerek ellerine yazmış olduğu
kitapçıklardan birer tane verdi. Kitapçıklar hususunda da şu
tembihte bulundu:
”İsâ aleyhisselâmın insanlığa getirdiği gerçek hıristiyanlık
bu kitapçıkta yazılıdır. Sana verdiğim bu kitabın dışındakiler
yanlıştır.”
Daha sonra vezir kırk gün kapısını kapadı. Kırkıncı gün de
kendisini öldürdü.
Halk onun ölümünü duyunca, mezarının başı kıyamet yeri gibi
oldu. Kabrinin başında bir ay oturdular, ağlayıp inlediler,
matemini tuttular. Matem acısı hafifleyince halk dedi ki:
”Ey emîrler! Vezirin yerine sizlerden kim geçecek? Bize
bildirin ki, ona uyalım. Elimizi, eteğimizi ona teslim edelim.
Batan güneşimizin yerine bir mum olsun.” On iki grubun
liderlerinden bir emîr ileri atıldı ve, ”O büyük insan,
yerine vekil ve halife olarak beni bıraktı. İşte elimdeki bu
kitapcık sözlerimin delilidir” dedi. Bir başka emîr, ”Hayır,
gerçek halife benim” diye ortaya çıktı. On iki emîr de gerçek
halife ve vekilin kendisi olduğunu iddia ediyordu. Her emîrin
bir elinde kılıç, diğerinde kitapçık vardı. Sarhoş filler gibi
birbirlerine saldırdılar. Her emîr peşindekilerle birlikte
halifelik mücadelesine girişti. Savaştılar, vuruştular yüz
binlerce hıristiyan öldü. Kesik başlardan kuleler oluştu.
Böylece vezirin ektiği fitne tohumları yeşerdi. Hz. İsâ’nın
dinine inananlar arasında ayrılıklar meydana geldi. Vezir de
canı pahasına muradına ermiş oldu.

Bu hikâyede şu âyet-i kerimelere işaret vardır: ”Onlar
dinlerini parçaladılar, bölük bölük oldular. Her grup kendi
inancı ile sevinmekte ve ferahlamaktadır” (Rûm 30/32).
”De ki! Ey kitap ehli! Geliniz, aranızda eşit olan tek söze,
ancak Allah’a kulluk edelim. Ona hiçbir şeyi eş ve ortak
koşmayalım. Allah’ı bırakıp birbirimizi rab edinmeyelim”
(Âl-i İmrân 3/64).

 

 

Ateşe Atılan Çocuk

Dünyadaki gücünü İsâ aleyhisselâma inananlara zulüm etmek için
kullanan yahudi bir padişah vardı. Veziri ile birlikte,
hıristiyanları birbirine düşüren padişah ile aynı soydan
geliyordu. Bu padişah, İsâ aleyhisselâma inananlardan
kurtulmak için, zalimliğine uygun düşen bir yol bulmuştu.
Şehrin orta yerine azgın bir ateş yaktırarak yanına da bir put
diktirmişti. O puta secde etmeyen hıristiyanları ateşe
attırıyordu. Kucağında çocuğuyla bir kadın getirdiler ve puta
secde etmesini istediler. Kadının secde etmekte isteksiz
davrandığını gören padişahın adamları, çocuğu kadının elinden
alarak kızgın ateşin içine attılar. ”Eğer secde etmezsen sen
de ateşe atılacaksın” derler. Çocuğun ıstırabıyla yıkılmış
olan zavallı anne, şaşkınlık içinde puta secde edeceği sırada
çocuk ateşlerin içinden şöyle seslenir: ”Anne, puta secde
etme, yanıma gel. Ben burada çok rahatım. Daha önce görmediğim
güzellikler içerisindeyim.” Bunun üzerine anne içine düştüğü
şaşkınlıktan kurtulur, koşarak alevlerin arasına dalar. Onun
ardından oraya toplanan halk da kendini ateşe atmaya başlar.
Görevliler insanların kendilerini ateşe atmalarına engel
olamazlar.
Gördüğü bu manzara karşısında dahi insafa gelmeyen padişah,
”Ne oldu senin yakıcılığın” diyerek ateşe kızar. Ateş dile
gelerek padişaha cevap verir: ”Ben bir emir kuluyum. Allah’ın
emri olmadan kimseyi yakamam.”
İnananlara selâmet olan dünya ateşi, alevlerini artırarak
etrafa yayılır. O zalim padişahı ve ona hizmet edenleri içine
alır; yakar ve kül eder.

Allah’a inananlara bir çağrı var burada.
Ey inananlar! Nefse muhalefet etmek ve şeytana uymamak için
zorluklara katlanın ve sabır ateşine girin. Böylece, Allah’ın
İbrahim aleyhisselâma yaptığı gibi ikramlara ulaşacaksınız.
Ateşin içerisindeki nimet sofrasına oturacaksınız.

Ambar ve Fare
Bizler şu dünya denilen ambarda buğday toplayan kişiler
gibiyiz. Ambarımıza buğdayları dolduruyoruz, ama topladığımız
buğdayın bir yandan eksildiğinin farkında değiliz.
Buğdayımızın böyle azalmasının sebebinin, ambara giren fare
olduğunu hiç düşünmüyoruz. Bu farenin çeşitli hile ve
tuzaklarla ambarımızdaki buğdayı boşalttığını göremiyoruz.
Fare bizim ambarın altına delikler açmış. Koyduğumuz buğdayı
sürekli yiyor. Emeğimiz boşa uçup gidiyor.
Ey Hakk’ı talep eden kişi! Önce fareden kurtulmanın çeresini
bulmak gerekir. Fareyi uzaklaştırdıktan sonra, ancak ambarını
istediğin gibi doldurursun.

Yaptığımız bütün güzel ameller, işler, ibadetler, insanî
davranışlar, yardımlar bizim için âhiret ambarına attığımız
birer sevap buğdayıdır. Bu mânevî ambarın hırsızı olan fare
nefsimiz ve onun arzularıdır.
Yaptığımız amellerin boşa gitmemesi için, nefis faresini gönül
ambarından kovmalıyız.

 

 Padişah ile Leylâ
Mecnûn’u aşkından deli divane eden kızı, devrin padişahı merak
etti. Adamlarına, onu görmek istediğini, bulup huzuruna
getirmelerini emretti.
Adamları Leylâ’yı bulup huzuruna getirdiler. Padişah, Leylâ’yı
dünyanın en güzel ve çekici kızlarından biridir diye tahayyül
ediyordu. Karşısında esmer tenli ve zayıf çöl kızını gören
padişah şaşırdı, hayretler içinde, ”Mecnûn’u deli eden,
perişan olup çöllere düşmesine sebep olan Leylâ sen misin? Çok
güzel de değilsin. Halbuki senden çok daha güzel olan, nice
kızlar var” dedi.
Leylâ hemen padişaha cevap verdi:
”Padişahım, susunuz! Çünkü Mecnûn değilsin. Güzelliğimi
görebilmen için Mecnûn’un gözüyle bakmalısın. Ben Mecnûn’un
bakışlarında güzelim.”

Mecnûn’un kendini Leylâ ile sınırladığı gibi, bütün
gayesini dünyaya ve dünyalık arzulara yönlendirenler, mânevî
ve ruhanî âlemin güzelliklerinden habersiz yaşarlar.

Allah’ın Resûlü’ne Saygısızlık
Bir gün biri sırf alay etmek için, Muhammed   aleyhisselâmın
adını ağzını eğerek söyledi. Anında ağzının payını aldı. Ağzı
çarpıldı ve öylece kaldı.
Sonra yaptığından çok utandı. Pişmanlık duyarak Allah
Resûlü’nün yanına geldi ve, ”Ey ilâhî bilgilere ve ledün
ilminin sırlarına vâkıf olan Muhammed  ! Beni affet.
Cahilliğimden dolayı senin isminle alay ettim. Halbuki asıl
alay edilecek kişi benmişim” dedi.

Bir kimseyi tanımak, gizlediği düşüncelerini ortaya
çıkarmak istiyorsanız onun iyi ve temiz kişiler hakkındaki
kanaatini öğreniniz.

Hz. Hud’un veŞeybân-ı Râî’nin Çizgisi

Hz. Hud (a.s) kavmine Allah’ın azabı geleceği zaman, kendisine
inananları bir araya topladı. Onların etrafına bir çizgi
çekti. İsyan edenleri helâk etmek için Allah’ın gönderdiği
şiddetli fırtına, çizginin içindekilere sabah yeli gibi tatlı
esti ve inananları incitmedi. Çizginin dışında kalanları ise
havalarda uçarak yerlere çarptı.
Ümmet-i Muhammed ‘in evliyalarından olan Şeybân-ı Râî de cuma
namazına gideceği zaman, çobanlık yaptığı koyunların etrafına
bir çizgi çekerdi. Kurtlar sürüye saldıramadığı gibi, o
çizgiyi aşıp koyunların yanına ulaşamazdı. Hiçbir koyun da
çizgiden dışarı çıkmazdı.

Çizdiği çizgiyle kurtların ve koyunların arzularına engel
olan Şeybân-ı Râî gibi, peygamberlerin yolundan giden Allah
dostları da sevenlerini dinin ölçülerinin çizgisinde tutar.

Tavşanın Hilesi

Bir zamanlar balta girmemiş bir ormanda, pençeleri güçlü, sesi
gür, görüntüsü dehşetli bir aslan vardı. Ormandaki bütün
hayvanlar, bu aslanın karnını doyurmak için avlanmasından
yılmışlardı. Her gün aralarından biri eksildiğinden dolayı,
bugün acaba sıra bende mi korkusundan titrer olmuşlardı.
Günün birinde hayvanlar, bu korkuya yeter demek için, ormanın
güzel bir vadisinde toplandılar. Aralarında aslanla başa
çıkabilecek hiçbir hayvan olmadığı için, en doğru çözümün, her
gün aslana içlerinden birini yemek olarak sunmak olduğuna
karar verdiler. Her gün kura çekilecek, kurada çıkan hayvan
kendi isteği ile gidip aslana yem olacaktı. Böylece diğer
hayvanlar, ormanda korkusuzca dolaşabilecekti. Aslanın
huzuruna gidip tekliflerini açıkladılar. Aslan,
”Hile yapmayacağınıza, sözünüzde duracağınıza inansam, güzel
bir teklif. Fakat ben şundan bundan çok hile gördüğümden,
ağzım yandı. Onun için size güvenmiyorum. Avlanmaya devam edip
rızkımı kendim arayacağım” dedi. Orman sakinleri, aslana
tevekkül etmesini, tevekkülle rızkının çalışmadan geleceğini,
av peşinde koşmasına gerek olmadığını söylediler. Aslan,
”Yaşamak için çalışmalı ve rızkımızın peşinde koşmalıyız.
Bizleri ve bu dünyayı yaratanın önümüze koyduğu merdivenden
çıkmak gerekir. Kural budur. Hayatta kalmak için çalışmak
esastır” diyerek teklife sıcak bakmadı.
Orman sakinleri, bin bir örnekler vererek tevekkül etmenin
yeterli olduğunu, Allah’ın yarattığı canlıyı aç
bırakmayacağını anlatıp aslanı ikna ettiler. Aslanla
aralarında bir anlaşma yaparak dağıldılar.
Ormandaki hayvanlar anlaşmaya uydular. Her gün aslanın
yemeğini ayağına kadar götürdüler. Bu şekilde günler geçti.
Bir gün kura tavşana çıktı. Tavşan yan çizip başkaldırdı ve,
”Bu zulüm ne zamana kadar sürecek? Birinin çıkıp buna engel
olması gerekir” dedi. Diğer hayvanlar, ”Böyle yapma. Bugüne
kadar herkes uyum içerisinde davrandı. Hepimiz ormanda rahat
dolaşır olduk. Verdiğimiz sözün, ettiğimiz yeminin gereğini
yapmak zorundasın” dediler.
Bunun üzerine tavşan arkadaşlarından süre istedi. Bu belâdan
tamamen kurtulmanın bir çaresine bakacağını bildirdi.
Düşüncesinin ne olduğunu soranlara sırrını açıklamayacağını
belirtti.
Aslan geciken yemeğini beklerken, bir yandan da öfkesinden
pençesiyle yeri kazıyordu. Tavşanın yavaş yavaş geldiğini
görünce, kükreyerek bağırdı:
”Ey aptal hayvan! Beni bekletmekten korkmuyor musun?
Neredesin? Niye salınarak gelirsin?” Tavşan, ”Aman efendim,
lutfedip bağışlarsanız gecikmemin sebebini açıklayayım” dedi.
Aslan, ”Ahmağın özrü kabahatinden büyük olur. İyiliği de
lâyık olunca yaparım” dedi. Tavşan, ”Her ne kadar lutfunuza
lâyık değilsem de söyleyeceklerim sizin için çok önemlidir”
diyerek anlatmaya başladı:
”Efendim, sabahın kuşluk vaktinde, daha semiz bir tavşan
arkadaşımla birlikte size gelmek üzere yola çıktık. Yolda
önümüze bir başka aslan çıktı. Bizi öldürüp yemek istedi.
Kendisine, ‘Biz bu ormanın padişahının yiyeceğiyiz, ona
gidiyoruz, bizi geciktirme’ dediysek de laf anlatamadık.
‘Sizin padişahınız da kim oluyor? Benim yanımda onun adını
nasıl ağzınıza alırsınız? Sizi de padişahınızı da parça parça
ederim’ dedi.
Bunun üzerine ben kendisinden size haber vermek için izin
istedim. Karşımıza çıkan aslan da, ‘Arkadaşını bana rehin
bırakırsan olur’ dedi. Ona çok yalvardım, ancak fayda etmedi.
Arkadaşımı rehin olarak bıraktı. Beni de size gönderdi.
Ya bu korkusuz aslanı yolumuzdan çekiniz ya da bundan sonra
size gönderilecek yemekten ümidinizi kesiniz.” Aslan, ”Çabuk
düş önüme. Beni o kendini bilmezin yanına götür. Onun gibi
yüzlercesinin cezasını verdim, onun da cezasını vereyim”
deyince tavşan önde, aslan arkada yürümeye başladılar. Tavşan
daha önceden işaret koyduğu bir kuyuya doğru aslanı götürdü. O
derin kuyuya yaklaştıklarında tavşan geride kalmaya, çok
korktuğunu belirten davranışlarda bulunmaya başladı. Bu durumu
gören aslan iyice sinirlendi ve,
”Neden geride kalıyorsun? Benim yanımda korkmana gerek yok”
dedi. Tavşan, ”Padişahım o aslan şu ilerideki kuyuda
oturuyor. Onun için korkumdan yürüyemiyorum” dedi. Aslan,
”Korkma gel. Ben onun işini bir pençede bitiririm. Sen yürü
bak bakalım kuyuda mı?” dedi. Tavşan, ”Ben korkumdan
yaklaşamıyorum. Efendim, siz beni kucağınıza alırsanız,
cesaret edip bakabilirim” dedi.
Aslan tavşanı kollarının arasına aldı. Beraber kuyunun yanına
yaklaştılar. Kuyuya baktıklarında suyun üzerinde aslan ve
tavşanın aksi göründü.
Aslan kuyuda heybetli bir aslanla, şişman tavşanı görünce
kollarının arasındaki tavşanı bir kenara fırlatıp, kükreyerek
kuyuya daldı. Derin kuyunun içinde boğulup gitti. Tavşan
sevinçle müjde vermek için diğer hayvanların yanına koşarken
bir yandan da dans ediyordu.
Nice zamandır canlarına kıyan aslandan kurtulduklarını
öğrenmek bütün ormanı sevince boğdu. Bayram gibi kutlamalar
yaptılar. Herkes küçük tavşanı tebrik etti, övgü dolu sözler
söylediler. Küçük tavşan tevazuyla, ”Ben küçük bir tavşanım.
Güç veren Allah’tır. O yardım etti. Zihnime kuvvet, gönlüme
nur ihsan etti. Onun yardımıyla aslanı alt ettim” dedi.

Azrâil’den Kaçan Adam

Hz. Süleyman’ın hüküm sürdüğü devirlerde, bir adam koşa koşa
saraya gelerek, Hz. Süleyman’ın huzuruna çıkar. Benzi sapsarı,
korkudan tir tir titrer bir halde, Süleyman aleyhisselâmdan
kendisine yardım etmesini ister. Hz. Süleyman bu adama sorar:
”Ne oldu sana böyle? Seni bu kadar korkutan şey nedir?”
Adamcağız nefes nefese: ”Azrâil bana öyle öfkeli baktı ki,
canımı alacağından korktum. Koşup sana geldim.” Hz. Süleyman,
”Peki, benden isteğin nedir?” der. Adamcağız, ”Ey canları
koruyan adaletli padişah! Senin hükmün rüzgâra geçer, emret de
beni Hindistan’a götürsün. Bel ki o zaman canımı kurtarırım”
der.
Süyelman aleyhisselâm rüzgâra, adamı istediği yere bırakmasını
emreder. Rüzgâr adamı Hindistan’ın iç taraflarında bir yere
uçurarak bırakır.
Ertesi gün divan kurulur ve herkes Hz. Süleyman aleyhisselâmın
huzurunda toplanır. Hz. Süleyman Azrâil’e, ”Dün bana bir adam
geldi. Kendisine öfkeyle baktığını söyledi. O müslümanı
evinden barkından, çoluğundan çocuğundan uzaklaştırmak için mi
öyle baktın? Sebebi nedir?” der. Azrâil, ”Ey Süleyman! Ben
ona öfkeyle değil, şaşkınlıkla baktım. Çünkü Cenâb-ı Hak bana,
‘O kulumun canını bugün Hindistan’da al’ diye emir buyurmuştu.
Ben de o adamı burada görünce şaşırarak kendi kendime, ‘Bu
adamın burada ne işi var? Yüzlerce kanadı olsa Hindistan’a
varması çok zor’ dedim. Onun için adama tuhaf ve şaşkınlıkla
baktım.
Fakat Hindistan’a gittiğim zaman adamı orada buldum, ve
vazifemi yerine getirdim” diyerek Hz. Süleyman’ın sorusunu
cevaplar.

İnsanlar ihtiraslarına kapılarak yoksulluktan ve ölümden
korkarlar. Halbuki bütün dünya işlerimizi ölüm gerçeğini
kabullenip, göz önünde bulundurarak yapmalıyız. Kimden, neyi
kaçırıyoruz? Allah’tan kaçabileceğini düşünmek büyük bir
cahillik değilmidir?

 

Hz. Ömer ve Romalı Elçi

Halifeler döneminde, dünyanın büyük bir bölümünü hâkimiyeti
altında bulunduran Roma İmparatorluğu’ndan Medine şehrine bir
elçi gönderildi.
Günler süren yolculuktan sonra Medine’ye yorgun bir şekilde
ulaşan elçi, halifenin sarayını sordu.
Eşyasını indirip atını dinlendirmek istiyordu. Zafer üstüne
zaferler kazanan, adaleti ile dillere destan olan bu büyük
yöneticinin, görkemli bir sarayı olması gerektiğini düşünen
elçi halka sarayın yerini sordu.
Medine halkı elçiye, ”Halifenin dünyalık sarayı yoktur ama
çok aydınlık bir gönül sarayı vardır. Her ne kadar adı halife
ve emîr olarak dünyaya yayılmışsa da o garip bir derviş gibi
küçük bir evde oturur” dediler.
Daha önce hiç işitmediği sözleri duyan Romalı elçinin, Hz.
Ömer’i görme merakı iyice arttı. Atını ve eşyasını bir kenara
bırakıp, büyük insanı bir an önce görme sevdasına kapıldı.
Onun yabancı olduğunu ve Hz. Ömer’i aradığını anlayan bir
bedevî kadın eliyle bir hurma ağacını göstererek, ”İşte şu
hurma ağacının altında yatan Hz. Ömer’dir” dedi.
Elçi, gösterilen ağaca yaklaştığında heyecandan titremeye
başladı. Orada uyuyan kişinin heybetinden etkilenmiş ve gönlü
bir hoş olmuştu. Sevgi ve korku gibi birbirine zıt iki
duygunun gönlünde belirdiğini hissetti. Şaşkın bir durumdaydı.
Kendi kendine, ”Ben şimdiye kadar nice padişahlar gördüm,
sultanların huzuruna çıktım, ama hiçbiri beni, bu ağacın
altında yatan sıradan görünümlü adam kadar heyecanlandırmadı”
dedi.
Saygıyla yanına yaklaşarak elini bağlayıp beklemeye başladı.
Bir müddet sonra Hz. Ömer uykudan uyandı ve ayağa kalktı. Elçi
Hz. Ömer’e saygı gösterip, selâm verdi.
Hz. Ömer (r.a) elçinin selâmını aldı. Korkudan yüreği çarpan
elçiyi yanına çağırarak sakinleştirdi. Gönlünü alıp
neşelendirdi. Karşılıklı konuşmaya başladılar. Hz. Ömer’in
içten davranması sohbetlerini koyulaştırdı.
Hz. Ömer, dışı yabancı gibi görünen o elçinin içini uyanık ve
dost buldu. Onun ruhunun ilâhî sırları arzuladığını sezdi.
Elçiye Allah’ın sıfatlarından bahsetti. Sohbet sırasında elçi:
”Ey müminlerin emîri! Ruh, yücelikler âleminden yeryüzüne
nasıl indi? Sonsuzluklar âleminde özgür iken, ten kafesine
neden girdi?”
Hz. Ömer: ”Hak ruha efsunlar okudu, kıssalar söyledi, ruh da
ilâhî emirle büyülendi. Bazı şeyler maddîleşince anlam
kazanır. Örneğin, yağmur damlaları sedeflerin içinde inci
olur. Kan damlaları ceylanın karnında misk kokusuna dönüşür.
Ekmek sofrada cansızken, insan vücudunda neşeli bir ruh
kesilir.”
Elçi bu cevap karşısında zihnindeki bütün sıkıntılardan
kurtulduğunu, ruhunun hafiflediğini hissetti. Asıl olanın ne
olduğunu keşfetti. Fakat böyle büyük bir kaynağı bulmuşken
bırakmak istemedi. Faydalanmak için sormaya devam etti.
”Duru ve berrak bir su gibi olan ruhun, bulanık bir yer gibi
olan cesette hapsedilmesinin hikmeti nedir?”
Hz. Ömer: ”Ses ve sözle ilgisi olmayan mânayı neden
kelimelerle ifade ediyorsak, neden yazıya döküyorsak, ruh da
bu yüzden beden denilen kalıba sokulmuştur.”
Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, elçiyi mâna kadehinden içki
içmiş gibi mest etti. Kendinden geçirdi. Getirdiği haberi de
ne için geldiğini de unuttu.
Allah’ın büyüklüğüne, gücüne kuvvetine şaşırıp kaldı. Bu
makama ulaşınca da elçiği bıraktı ve mâna âleminin padişahı
oldu.

Mevlânâ hazretleri, bu kıssada, yaratılışı, varlıkların
yaratılışındaki hikmet ve kudreti, yaratılıştaki gelişmeyi,
insanın nefsinden geçmemesinin demir zincirlerle bağlanmaktan
farksız olduğunu, kendisine has üslûbuyla anlatıyor.

 

Tâcir ile Papağan

Ticaretle uğraşan bir adamın güzel bir papağanı vardı. Bir gün
bu tâcir işi gereği Hindistan’a gitmek için yol hazırlığına
başladı. Cömertliği ile tanınan bu tüccar, köle ve
câriyelerine tek tek sordu: ”Sana Hindistan’dan ne getireyim?
Ne istersin?” Her biri ayrı ayrı istekte bulundu. Bu cömert
ve iyi kalpli tüccar onların isteklerini not aldı.
Getireceğine dair söz verdi.
Sıra papağana geldi. Ona da sordu: ”Ey güzel kuşum, sen ne
istersin?” Papağan, ”Oradaki papağanları görünce, halimi
onlara anlat. Papağanımın size selamı var. Sizi özlediğini ve
kurtuluşu için çare bulmanız konusunda yardımcı olmanızı
istiyor dersin” dedi. Sözlerine devam ederek. ”Ben gurbet
ellerde özlemle ve ayrı düşmenin ıstırabıyla çırpınırken,
sizlerin yeşil ormanların güzel ağaçlarının dallarında
dolaşarak keyfetmeniz reva mıdır? Dostların vefası böyle mi
olur? Sizler boylu poslu güzel eşlerinizle zevk sefa
içerisindesiniz. Ben ise burada mahpusum. Yüreğim kan ağlar.
Hiç olmazsa, sabahın seherinde şu garibi de hatırlayın.
Dostların dostu hatırlaması mutluluktur. Başka bir şey
istemiyorum” dedi.
Tüccar, papağanın selâmını ve mesajını oradaki dostlarına
götürmeyi de kabul ederek kervanını hazırlayarak, yola
koyuldu. Günlerce yol aldıktan sonra, Hindistan’ın öbür ucuna
vardı. Ağaçların üzerinde papağanları görünce, atını
durdurarak onlara seslendi. Evde kafeste beslediği papağanın
selâmını bildirdi. Söylemesini istediği sözleri, bir bir
aktardı.
Tüccar sözlerini bitirir bitirmez, oradaki papağanlardan biri
birkaç kere titredi. Nefesi kesilerek düşüp öldü.
Bu durumu görünce söylediğine de söyleyeceğine de pişman oldu.
Kendi kendine, ”Bir canlının ölümüne sebep olarak günaha
girdim. Galiba bu papağan, benim papağanın ya bir yakını ya da
çok candan seveniydi” diye düşündü.
Hindistan’daki alışverişini bitirerek memleketine döndü.
Herkesin istediklerini birer birer teslim etti.
Papağan, tüccarın hediyeleri dağıtmasını kafesinden izliyordu.
Köle ve câriyelerle işi bittiğinde sahibine seslendi.
”Benim armağanım nerede? Papağan dostlarıma selâmımı
ulaştırdın mı? Onların haberlerini bana anlat ki, ben de
diğerleri gibi mutlu olayım.” Tüccar, ”Sevgili kuşum! Bana
öyle bir iş yaptırdın ki, sana uyup da nasıl böyle bir
cahillik yaptığıma hâlâ yanmaktayım. Bin pişman oldum ama
pişmanlık neye yarar?”
Papağan bu sözleri duyunca olanları daha çok merak etti.
Sevgili kuşunun ısrarlarına dayanamayan tâcir, olanları
başından sonuna bir bir anlattı.
”Söylediğin yere gittim. Dostlarına selâmını ve
söylediklerini aktarınca içlerinden biri, senin gönderdiğin
haberin üzüntüsüne dayanamamış olacak ki düşüp öldü. Bu durumu
görünce çok pişman oldum. Ne gelir ki elden? Bir kez söylemiş
bulundum” dedi.
Tüccarın bu anlattıklarını dinleyen kafesteki papağan da, önce
titredi, sonra kaskatı kesildi. Tâcir kendi güzel papağanının
da aynı şekilde düşüp öldüğünü görünce, aklı başından gitti.
Ağlayıp sızlanmaya, ah vah edip dövünmeye başladı. Başındaki
külahını yere atarak,
”Ey güzeller güzeli papağanım. Hoş sesli kuşum, yoldaşım,
sırdaşım. Ne oldu sana? Neden bu hale geldin?” diye feryat
etti, ağıtlar yaktı.
Ölü papağanı üzüntüyle kafesin içinden çıkınca, papağan birden
canlanıp uçtu. Yüksek bir dala kondu.
Tâcir kuşun bu durumuna şaşırdı kaldı. Başını kaldırıp, ”Ey
güzel papağanım! Ben bu işten bir şey anlamadım. Sen bu hileyi
nereden öğrendin? Böyle canımızı yaktın” dedi. Papağan
konduğu yerden cevap verdi: ”Sevgili efendim! Hindistan’daki
o kuş, yaptığı hareketle bana yol gösterdi. Selâmımı alınca
düşüp ölmüş gibi yapması, bana öğüttü. Söz söylemeyi,
neşelenmeyi bırak. Çünkü sen, güzel sözler söylediğin için o
kafesin içerisine hapsedildin. Kurtulmak için kendini ölü gibi
göster. Esirlikten kurtul demek istedi.” Tâcirin hayata
bakışını değiştirecek çok hoş bir de öğüt verdi.
”Efendim! Sen de benim gibi yap. Ölmeden önce öl. Canını, ten
kafesinin esaretinden kurtar. Ruhun gerçek vatanın
güzelliklerine uçsun.”
Papağan efendisine, ”Allaha ısmarladık” diyerek vatanına ve
dostlarına doğru kanat çırptı.

 

Gayb Yağmuru

Resûlullah Efendimiz (s.a.v), bir gün dostlarından birinin
defni için mezarlığa gitmişti. Oradan döndüğünde, Hz. Âişe’nin
yanına geldi.
Hz. Âişe, Peygamber Efendimiz’in mübarek sarığını, yüzünü,
saçlarını, yakasını, göğsünü, kollarını, elleriyle kontrol
etti. Peygamber Efendimiz, ”Böyle ne arıyorsun?” diye sordu.
Hz. Âişe, ”Bugün hava bulutluydu ve sen mezarlıkta iken
yağmur yağmıştı. Sen hiç ıslanmamışsın” dedi.
Peygamber Efendimiz, ”O sırada başına ne örtmüştün?” diye
sorunca, Hz. Âişe, ”Senin şalını örtmüştüm” diye cevap
verdi. Resûlullah Efendimiz, ”Ey gönlü tertemiz olan Âişe! O
şaldan dolayı, Allah sana gayb yağmurlarını göstermiş. O senin
gördüğün yağmur, bildiğin gökyüzünden yağan yağmur değildir. O
başka buluttan, başka gökten yağar” buyurdu.

Velîlerin sözleri gayb âleminden gelen yağmurlar gibidir.
İnsanların gönlünü bahara çevirir. Filizleri canlandırır.
Yaprakları ve dalları yeşillendirir.

 

 

Yazar: nasihatler.org

paylaş

Bir yorum yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>