İMAM GAZALİ

6- İMAM GAZALİ 2

İlmi Kelâmın Çöküşü, Felsefe Ve Bâtınîıjğin Gelişmesi Ve Yeni Bir İlmi Kelâmcıya İhtiyaç Duyulması 2

İlmi Kelâmın Çöküşü, Felsefe  Ve Bâtınîliğin Gelişmesi 2

Felsefenin Yaygınlaşması: 2

Yunan Felsefesini Arapçaya Tercüme ve Nakleden Kişiler: 2

İhvân-ı Safa Topluluğu ve Risaleleri: 2

Mutezile İle Felsefeciler Arasındaki Fark: 3

Bâtınîlik Fitnesi: 3

Zahir ve Bâtın Mugalatası: 3

Hz. Muhammed’in Peygamberliğine Başkaldırma: 4

Yeni Büyük Bir Kimseye ihtiyaç Duyulması: 5

İmam Gazâli 5

Tahsili ve İlmî Gelişmesi: 5

Onbir Senelik Arayış ve Tecrübeleri: 6

Uzletten Halk Arasına Dönüş: 8

İmam Gazalinin Yenileme Çalışması 10

Felsefeyi Ameliyata Girişmesi: 10

Tehâfütü’l-Felâsife’nin Etkisi: 11

Bâtinîliğe Hücumu: 11

Hayat ve Toplum Düzenini İslâmî Tenkidi: 12

İhyâu Ulûmiddîn: 12

Tenkid ve Sorgulaması: 12

Âlimler ve Ehli İmân: 13

Devlet İdarecileri ve Sultanlar: 15

Müslümanların Diğer Kesimleri 17

Islâh Edici ve Eğitici Bir Kitap: 18

İhyâu’l-Ulûm ve Ahlâk Felsefesi: 19

Makam Mevkî Hırsı: 19

Nefis Muhasebesi: 21

İhyâ’nınTenkidçisi:- 22

İmam Gazâlî ve Kelâm İlmi: 23

Öğretim İçin Tekrar Israr Edilmesi  ve Onun Bunu Geri Çevirmesi: 24

Hayatının Geri Kalan Bölümü: 25

Gazâlî’nin İki Önemli Özelliği: 25

Gazâlî’nin islâm Dünyası Üzerinde Tesiri: 27

 


6- İMAM GAZALİ

 

İlmi Kelâmın Çöküşü, Felsefe Ve Bâtınîıjğin Gelişmesi Ve Yeni Bir İlmi Kelâmcıya İhtiyaç Duyulması

İlmi Kelâmın Çöküşü, Felsefe  Ve Bâtınîliğin Gelişmesi

 

Her ne kadar o günlerde Eş’arî düşüncesinin âlim­leri bütün İslâm dünyasını, eğitim düzenini, dinî haya­tı kuşatmışlarsa da, bizzat kendi söz ve iddialarının ge­çerliliğinin ve hâkimiyetlerinin içine kurt düşmüştü. Ebu’l Hasan Eş’arî’nin gücü ve kişiliği, mantığı ve müc-tehidce kafa yapısı Mutezilenin sihrini bozmuş, şeriat ve sünnetin hâkimiyetini yeniden kurmuştu. Bu işte onun metod ve prensipleri tek başına rol oynamamış, onun üstün zekâsının, yeteneklerinin ve ilmî isbatlama ve ictihad melekesinin de rolü olmuştu. Bu otorite işte böyle güçlü büyük kişilerle ve içtihad yetenekleri ile ayakta durabilirdi. Fakat onun peşinden giden, ona tâbi olanlar gitgide eski metodları takip eden kişiler durumuna düştüler. İlm—i Kelâm’da da yenilik ve icti­had yerine nakil içinde nakil çizgisi başladı.

Durumun değişmesini hisseden ve işe ciddi sarılan­lar, felsefî deyimleri ve felsefî delillendirme ve ispatla­ma tarzını ilm-i kelâma soktular. Bu tarz ise ne Kur’an-ı Kerim’in isbatlaması gibi tabiî, fıtrî ve herke­sin anlayacağı biçimde, gönül okşar tarzda idi; ne de onların davalarını isbatlayacak şekilde kesin deliller ortaya koyacak biçimde idi. Bunda “dedi, dedinY’den ileri gidememe durumu ve her an için prensiplerinin zayıflatılması ve şüpheli, şaibeli hale getirilmesi tehlikesi vardı. Böylece onlar ne ehl-i sünnetin ve selef mez­hebinin sağlam önderliğini yapabildiler, ne de gerçek felsefe ortamlarında saygı ve otorite kurabildiler. [1]

Felsefenin Yaygınlaşması:

 

Diğer taraftan, Me’nıûn’un hoşlanmasından ve çok değer vermesinden, tercüme edenlerin de gayreti ve il­gisinden dolayı, eski Yunan felsefesiyle ilgili pek çok kitap, özellikle Aristo’nun eserleri Süryâniceden, Yu-nancadan, Farsçadan, Arapçaya nakledilmişti. Bu iş hızlı hareket edip düşüncesiz davranan, akıl ve mantı­ğı olgunlaşmamış olan müslümanlar üzerinde kötü etki yaptı. Bu bir sürü kitap içinden bir kısmı kullanılma­sında sakınca olmayan mantık, tabîiyyat, temel bilgiler ve matematik kitapları idi. Birazı da ilahiyat ve meta­fizikle ilgili konular ve yazılardı. İlahiyatla ilgili olan­lar aslında eski Yunanlıların kendi putları ile ilgili bil­gilerdi ki, onlar bunu kurnazca felsefî kalıblara sok­muşlar, felsefi dil ve ilmî terimlere aktarmışlardı.

Bu tahminler ve faraziyeler (varsayımlar); ne bir isbatı yapılabilir ne de dünyada varlığına rastlanabilen bir efsane, bir tılsımdı. Allah Teâlâ’mn peygamber ola­rak gönderme nimeti bahşettiği Hz. Muhammed (a.s.) aracılığı ile kendi zâtının ve sıfatlarının en iyi şekilde bilinmesini sağladığı, insanlığın ve kâinatın başlangıcı­nı ve sonunu, ihtidasını ve intihâ-smı en iyi şekilde öğ­rettiği böyle bir ümmetin bu Yunan efsanesine ve akıl çelen sihrine iltifat etmesine, onun enine boyuna akıl erdirmek için zaman kaybetmesine kesinkes ihtiyacı yoktu.

Ama Yunan mantığından, tabiî ilimlerinden ve riyâzî ilimlerinden korkanlar, onların ilahiyat sahasın-

daki saçma sapan sözlerle dolu kitaplarını da bir sema­vî kitap gibi benimsediler, peygamberler ve semavî ki­tapla sanki kendilerine hiçbir bilgi ulaşmamış gibi on­ları elden ele dolaştırdılar. Sanki onlar cahiliyet döne­mi milletleri gibi, matematik ve tabiî ilimlerde olduğu gibi ilahiyat ve dinî bilgilerde de yoksul ve meteliksizdiler. [2]

Yunan Felsefesini Arapçaya Tercüme ve Nakleden Kişiler:

 

Diğer taraftan Yunan felsefesi; Ya’kûb Kindî (ö. 258 H.\ Ebu’n Nasr Fârâbî (ö. 329 H.) ve Şeyh Ebu Alî Sina (ö. 428 H.) gibi cezbeli, heyecanlı avukatlar ele ge­çirdi. Bizzat Yunan’da bile bunlar gibisini bulmak zor­du. Onlar Aristo’yu, kusursuzlukta, kutsallıkta, ilim ve hikmette öyle bir mertebeye ulaştırdılar ki, belki de bu makam ve rütbe Yunan ilahiyatında ilk başlangıca (varlığı şart olana) dahi verilmemiştir. Müslümanların payına Yunan bilgi hazinesinden daha çok Aristo’nun eser ve fikirlerinin düşmesi bir şanssızlıktı. Bu fikirler; peygamberlerin getirdiği talimatlardan, dinin ruhun­dan, özünden çok farklı, onunla çok az ilgiliydi.

Sonra ikinci şanssızlık da Arap filozoflarından hiç­biri bu fikirlerin asıl kaynağını, onların yazıldığı dili bilmiyordu. Bütün bilgileri tercümelere dayanıyordu ve bu tercümelerden bizzat o filozofların ne demek istedi­ğini anlamakta hatâlara düştüler. Sonra onlar üzerin­de Aristo’nun öyle bir etkisi ve büyüsü vardı ki, onlar onun fikirlerinin tenkidini yapmayı gereksiz görmüş­ler, aklın düşünmesi sonucu bulduğu fikirlerini bile is-batlanmış gerçeklerin kitapla anlatılması şekline sok­muşlardır. [3]

 

İhvân-ı Safa Topluluğu ve Risaleleri:

 

Hicrî dördüncü yüzyılın sonunda Yunan felsefesi bütün İslâm âlemini etkilemeye başlamıştı. Her zeki ve meraklı genç Yunan felsefesine hayranlıkla, saygıyla bakıyordu.

Dördüncü yüzyılın ortasında Bağdat’ta, İhvân-ı Safa adında Masonik tarzda gizli bir cemiyet kuruldu. Bu cemiyette Yunan felsefesi Ölçü, kıstas kabul edile­rek dinî konular ve akideler (inançlar) üzerinde konuş­malar yapılıyor, kendilerine göre sorunlar çözümleni­yordu.

Bu cemiyetin bülteninde şu sözler yer alıyordu: “İslâm şeriatı cehalet ve dalâletlerin karışması ile kirlenmiştir. Onu felsefe ile yıkayıp temizlemekten başka çâre yoktur. Çünkü felsefe itikadı bilgileri, hik­met ve ictihad faydalarını ihtiva eder. Şimdi sadece Yunan felsefesinin İslâm şeriatı ile kaynaşmasıyla iste­nilen gelişme elde edilebilir.”

Onlar arkadaşlarına; bilgisinde yetişmiş, yaşında ilerlemiş kişilerle uğraşarak vakit kaybetmemelerini, onların yerine gençlerle uğraşmalarını ve onları, fikir ve düşünceleri ile etkilemelerini özellikle tavsiye edi­yorlardı. Çünkü yaşlı insanlarda bilgilerinde olgunluk ve donukluk meydana gelir, bu ise yeni bir şeyi kabul etmeye engeldir. Yeni bir şeyi kabul etme yeteneğine ancak gençler sahiptir.

Onlar bu konulara bakışlarını, kendi felsefelerine Öncülük eden ve İhvân-ı Safa Risaleleri adı ile edebi­yat ve tarihte meşhur olan ve tabîiyyat, matematik, ilahiyat ve aklî konuları içine alan 52 risale içinde ya­yınladılar. Mutezile mezhebinden olanlarla, onlarla ay­nı zevki taşıyan insanlar bu risaleleri elden ele taşıyor-

lar ve kendi toplantılarında okuyorlardı. Nereye gider­lerse yanlarında taşıyorlardı. O derecede ki, bir asır içinde bu risaleler İspanya’ya (Endülüs’e) kadar ulaştı. [4]

Mutezile İle Felsefeciler Arasındaki Fark:

 

Her ne kadar bilerek veya bilmeyerek Mutezile’nin adamlarından şeriata zarar geldi ise de onlar; akim ye­teneklerini sınırsız, sonsuz kabul ederek Allah’ın zâtı ve sıfatlarının hassas meselelerini ve akıl ötesi (akıl dı­şı değil) konularını âdeta çocuk oyuncağı haline getir­mişlerdi.

Fakat temelde onlar da dinî kafa yapısı taşıyan ki­şilerdi. Allah’ın bildirdiklerine (vahye) ve Peygamber’-den bildirilenlere iman ediyorlardı. Genellikle sade ha­yat yaşarlar, günahlardan çekinirlerdi. İbadetlere düş­kün ve dine çağrı hevesi taşırlardı. Ma’rûfu (iyiliği) yaptırmaya, kötülüğü engellemeye (emr-i bil ma’ruf, nehiy anü münkere) şiddetle bağlıydılar. Bunların hep­si, prensiplerinin ve inançlarının gereğiydi. Bu bakım-H dan itizal mezhebinin gelişmesinden ve hâkim olma-^ sından dolayı İslâm dünyasında küfür ve ilhâdm, pey-B gamberliği red ve âhireti inkârın, amelsizlik ve ibadet-sizliğin benimsendiği olmadı. Bunlara temayül diye biri şey ortaya çıkmadı ve müslümanların dinî şuuru (bilin-n ci) yaralanmadı veya zayıflamadı.                               :*

Fakat felsefecilerin işi bunlardan tamamen farklıy­dı. Felsefe nübüvvetle (peygamberlikle) hiçbir yerde uyuşmaz, bir yere gelip orada birleşmez. Dinin temel ve küllî meseleleri, felsefenin ana inanç meseleleri ile çatışma halindedir. Bu bakımdan felsefenin değeri ve haşmeti ne kadar artmışsa, tabiî olarak dinin değeri ve peygamberlerin haşmeti azalıp gitmiştir. İnançlardan

(akâidden) başlayarak ahlâk ve amellere kadar hepsi bu fikrî değişmeden etkilenmişlerdir. Müslümanlar arasında dini alenen tahkir eden, övünerek kendisinin İslâm’la ilgisizliğini açıklayan bir zümre türedi. Bu ka­darına da cüret gösteremeyenler de dış görünüş bakı­mından âdet ve yaygın amellere bağlıydılar, ama her­hangi bir şekilde onlar içten müslüman değildiler. [5]

 

Bâtınîlik Fitnesi:

 

Felsefe ile birlikte ve onun etkisi ile yeni bir fitne doğdu. Bu fitne, İslâm ve peygamberliğin öğretileri için .felsefeden daha tehlikeli idi. Bu Bâtınîlik fıtnesiydi.

Kurucusu ve propagandacıları çoğunlukla, İslâm karşısında kendi saltanat ve hâkimiyetlerini yitiren ve açık bir şekilde karşı çıkmaya, savaşmaya ve o hâki­miyeti geri almaya ümitleri olmayan milletlerin insan­ları idi. Veya nefsâniyetçi, şehvetperest, zevk ü safa düşkünü insanlardı. Çünkü islâm onların o tür hayat­larına sınırlar, engeler getiriyordu. Veya şahsî iktidar ve liderlik hırsları olan, bir grup meydana getirip başa geçme tutkusu olan insanlardı.

Bütün bu değişik amaçlı insanlar “Bâtınîlik” bayra­ğı altında toplandı. Onlar; müslümanlan savaşla yene-miyeceklerini, açıkça küfür ve ilhâda, inkarcılığa ve imansızlığa çağıramayacaklarını arılıyorlardı. Çünkü böyle yaparlarsa müslümanların dinî duygusu uyana­cak ve karşı koyma gücü gelişecekti. Bu bakımdan on­lar yeni bir yol buldular. [6]

Zahir ve Bâtın Mugalatası:

 

Onlar gördüler ki; şeriatın prensip ve inançları, emir ve meseleleri; sözler, kelimeler içinde anlatılmış-” tır. İnsanların anlaması ve amel etmesi için böyle ol-‘ ması gerekliydi. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de;[7]“Biz her peygamberi, onlara açıkça anlatsın diye 1 kendi milletinin dili ile gönderdik.” * ‘ âyetinde bu du-” rum açıklanmıştır. İşte onun için Hz, Peygamber bütün o sözleri, kelimeleri açıklamıştı. Onların mana ve mef­humları belirlenmiş, herkes tarafından biliniyordu. Hz. Peygamber kendi ağzı ile, kendi ifadeleri ile bunları açıklamış, hareket ve amelleri ile de belirlemiş-” tir. Bu mana ve mefhumlar ümmet arasında sözlü ve uygulamalı (amelî ve lafzı) olarak kesintisiz olarak ak-17 tarılıp gelmektedir. Bütün ümmet bunu biliyor ve ina­nıyor ki; nübüvvet, risâlet, melâike, âhiret, cennet, ce­hennem, şeriat, farz, vacib, helâl, haram, namaz, oruç, zekât, hac bütün bu kelimeler özel dinî gerçekleri anla­tan sözlerdir. Bu dinî gerçekler nasıl korunup geldi ise ‘ aynı şekilde o dinî gerçekleri ifade eden bu kelimeler ” de korunup gelmekteler, yani hiç bir yanılmaya, değiş­meye, yanlışlığa uğramadan, kuşaktan kuşağa; göre­rek, okuyarak, uygulayarak zincirleme aktarılıp gel­mekteler. Artık şimdi o kelimelerle manaları, birbiri­nin ayrılmaz parçası olmuştur.

Ne zaman nübüvvet, risâlet veya namaz, zekât ke­limeleri söylense hemen onlardan, içlerinde taşıdıkları manalar (gerçekler) akla gelecek, ifade ettiği manalar anlaşılacak ve onun fiilî şekli gözler önüne gelecektir ki onu Hz. Peygamber anlatmış, sahabe de anlamış, o-nunla amel etmiş ve o amel edilen şekli başkalarına da taşımışlardır. Böylece bu, nesilden nesile bütün ümmete sürekli aktarılmış gitmiştir.

İşte Bâtınîler; zekâları sayesinde, kelimeler ve ma­naların bu irtibatının, ümmetin bütün hayatının ve İslâm’ın düşünce ve hareket düzeninin temeli olduğu inceliğini anlamışlar ve bununla birliklerinin, kendi ana kaynakları ve mazileri ile bağlarının devam edece­ğini görmüşlerdir.

Eğer bu bağ, bu irtibat koparsa, dinî tâbir ve terim­lerin mânaları belirsizleşirse veya şüpheli hale gelirse o zaman bu ümmetin her çağrıya ve her felsefeye av olabileceklerini sezmişlerdir. İslâm’ın granit taştan ya­pılmış kalesinde yıkık kapılar açılacağını, sağlam du­varlarında binlerce çatlaklar meydana geleceğim de anlamışlardır.

Bu inceliği sezip bu sırrı keşfettikten sonradır ki Bâtınîler bütün güçlerini, şu iddialarını yayma uğrun­da harcamaya başlamışlardır. Diyorlardı ki: Her keli­menin bir zahirî (dış) mânası, bir de bâtını (iç), gerçek mânası vardır. Aynı şekilde Kur’an ve hadîsin bir zahiri var, bir de gerçek yönleri var. Bu zahirlerle, ger­çeklerin birbiriyle ilgisi, kabukla çekirdeğin içinin (özün) birbiriyle ilgisi gibidir. Câhiller sadece bu zahir mânaları bilir, onların elinde sadece kabuk, kılıf var­dır. Akıllı kimseler ise gerçekleri bilir. Onların payına öz düşer. Onlar bu kelimelerin aslında, o gerçeklerin sembol ve işaretleri olduğunu bilir. O kelime kabukla­rından, cahillerin anladıkları ve uyguladıkları kastedil-memiştir. Onlardan kastedilen daha başkadır, onu da ancak sırlan bilenler anlar. Onlardan da bu gerçekleri-anlamaya gücü yetmeyen ve zahire yakalanmış olan di­ğerleri öğrenebilir. Zahir zincirine ve şeriat bağlarına kapılmış olanlar son derece aşağı seviyede olanlardır. Gerçeklerin ve sembollerin yüksek seviyesine yükse-

lenlerin boynundan bu halka ve zincir düşer ve şeriatın; bağlarından kurtulur, işte bu, şu âyetin belirttiği mâ-. nadir:                                                                      .:

“Peygamber onların yükünü onlardan indirecek ve onlar üzerine sarılmış zincirleri de çözecek.” [8]

Bunu kendilerine özgü temel sistemler kabul edip, hakîkatlar ve zahirler diye böyle bir felsefeyi benimse­yince peygamber, vahy, peygamberlik, melekler, âhiret gibi bir takım şer’î terimleri kendi arzu ve keyiflerine göre açıklamaya başladılar. Çok nadir bulunabilen bir örnek sunuyorum, şöyle:

“Peygamber; kendisine saf kutsallık yetkisinin ak­tığı kişinin adıdır. Cebrail bir varlığın adı değildir, sa­dece o akınım adıdır. Âhiretten maksad; herşeyin ken­di aslına dönüşüdür. Cünüplük, sırrı başkasına açıkla­maktır. Gusül; sözünü yenilemektir. Zina demek, bâtın ilminin nutfesini söz vermeye katılmamış kişiye aktar­maktır. Taharet demek; bâtın mezhebinden başka bü­tün mezheblerden ayrılmak demektir. Teyemmüm; kendisine izin verilmiş kimseden bilgi almak, namaz; dönemin imamına uymaya davet etmek, zekât; yete­nekli ve temiz kişiler arasında ilim yaymak, oruç; sırrı açıklamaktan sakınmak, hac; aklın kıblesi ve hedefe götüren bilgiyi aramak, cennet; bâtın ilmi, cehennem; zahir ilmi, Kabe; peygamberin bizzat kendisi, Kabe’nin kapısı; Hz. Ali’nin şahsıdır. Kur’an-ı Kerim’de bildiri­len Nuh tufanından kastedilen de; ilim tufanıdır ki bu tufanda kelime-i şehâdet getirenler boğulmuştur. Nem-rud’un ateşi demekse; Nemrud’un öfkesidir, gerçek ateş değil.  İbrahim’e emredilen boğazlama olayı da, oğuldan söz almadır. Ye’cûc ve Me’cûc; zahir ehli olan­lar, Musa’nın asasından maksad da; onun hüccet ve delilidir v.s.[9]

Hz. Muhammed’in Peygamberliğine Başkaldırma:

 

Şer’î kelime ve terimlerin kesin bildirilen ve nakle­dilen mana ve mefhûmlarını reddedip Kur’an ve hadi­sin zahir ve bâtın, kabuk ve öz diye manalarının ayırı­ma uğratılması öyle bir saldırı ve savaş tarzıdır ki, her zaman ve her devirde İslâm’ın inanç düzenini, düşünce sistemim bozmak isteyenler, onlara bir oyun oynamak isteyenler bunu kullanmıştır. İslâm’ın tüm yapısı bu­nunla kolayca dinamitlenebilir, İslâm’ın dış kılıfının içinde devlet içinde devlet kurulabilir.

Nitekim daha sonraki yüzyıllarda Hz. Peygam-ber’in peygamberliğine başkaldırmak isteyen fırkala­rın, münafıklar grubunun, Bâtmîlerin bu saldırı ve sa­vaş tarzını kullandıklarını görüyoruz. Bu manevî tevatür ve tevarüsü inkâr ederek bütün İslâm düzenini güvensiz kılmak, şüpheli hale getirerek yaralamak is­tediklerini ve kendi dinî hâkimiyetlerini kurmak, hatta yeni bir peygamberlik’kapısı açmak istediklerini görü­yoruz. İran’da çıkan Bahaîlik’le, Hindistan’da çıkan Kâdıyânîlik buna en açık bir Örnektir[10]

Bu devrin manâ icâdçılarını -ki bunlara yukarıda örnekler verilmiştir- aklı başında bir adamın kabul edemiyeceği ortadadır. Fakat Kelâm ilminin mücâdele tarzı İslâm dünyasında öyle bir düşünme dağınıklığı meydana getirdi ve felsefenin etkisi ile insanlarda kar­maşık ve kapalı meselelere (içinde hiçbir öz ve mana olmasa da) karşı öyle bir istek doğurdu ki; bir sınıf in­san üzerinde Bâtmîlerin büyüsü tuttu. Bunlar eski ast­ronomi ilmini, tabîiyyât ilimlerini, Yunan ilahiyatına ait meseleleri ve Yunan tâbir ve terimleri olan ön akıl vs.yi rahatlıkla kullandılar; ve çeşitli tesirler, çeşitli maksatlarla insanlar onların etrafında toplandılar. Bir kısmı intikam alma duygusuyla, bir kısmı sırlar ve sembollere hayranlıklarıyla, bir kısmı yanlış şekilde anlatılan zâhirîliğe karşı tepki göstermeleriyle, bir kıs­mı züppelik ve nefsine hoş gelmesi sebebiyle, bir kısmı da ehl-i beyt adına hareket edilmesi düşüncesiyle Bâtmîlerle böyle gizli bir teşkilât kurdular.

Bu teşkilât yüzünden güçlü İslâm devletleri uzun süre rahatsız oldu. İslâm âleminin en kıymetli, en de­ğerli ve faydalı bazı insanları (Nizâmülmülk Tûsî ve Fahrulmelik vs. gibi) bunların eliyle öldürüldü.

Uzun süre bir büyük âlim ve müslüman sultan ve­ya vezir bunlardan emin olamadı, daima ölüm tehdid-leri altında bulundu. Sabaha sağ çıkarmıyını diye endi­şe içinde oldu.

İbn Cevzî şöyle yazıyor:

“İsfahan’da eğer bir kimse ikindiye kadar evine dönmezse, bir bâtınîye hedef olup öldürüldüğü zanne-dilirdi.”

Böyle huzursuz bir ortam doğurmalarına ilâveten, düşünce ve edebiyatı da etkilemeye başladılar ve dinin temel prensiplerini, naslannı, kesin emir ve hükümle­rini te’vil ve tahrif ederek genel sapıklık ve dalâlet ka­pısını açtılar. [11]

Yeni Büyük Bir Kimseye ihtiyaç Duyulması:

 

Felsefe ve Bâtınîliğin bu İslâm’ı mahvetmek iste­yen etkileri karşısında aklî ve naklî ilimleri tam olarak bilen, onların en ince problemlerini çözen, yetkili ve et­kili büyük bir kimseye ihtiyaç vardı.

Bu kişi her ilim dalında müctehidçe görüşe sahip olmalı ve Allah vergisi zekâsı, temiz karakteri, görüşle-rindeki titizliği, Yunan filozoflarından ve pek çok eski fikir babalarından daha az olmayan kişiliği ile gözleri doldurmalıydı. Pek çok yeni ilimleri modern biçimde tertipleyerek düzene koyma yeteneğinde olmalı, çok ge­niş bilgisi, derin görüşü ile kesin iman devletine de sa­hip olmalıydı. Kendi şahsî görüşü, araştırma, inceleme, ibâdet ve takvâsıyla dinin ebedi gerçeklerine taze iman

taşımalı ve bu taze iman ve yeni güvenle keskin görü­şüne dayanarak dinin önderliğine yani dine bağlanma­ya ve peygambere tabi olmaya çağırmalıydı. Bir de İslâm âleminde ve ilim dünyasında kendi bilgisi, kesin imam, feraset ve basireti ile yeni bir ruh ve hayatta ye­ni bir dalgalanma meydana getirebilmeliydi.

Hicri beşinci asrın tam ortasında İslâm dünyasının şiddetle muhtaç olduğu böyle bir kişi İslâm’a nasib ol­du. Bu kişi İmam Gazâlî idi. [12]

İmam Gazâli

 

Tahsili ve İlmî Gelişmesi:

 

İmam Gazâlî’nin adı; Muhammed, künyesi Ebu Hâmid’dir. Babasının adı da; Muhammed idi. Tûs şeh­rine bağlı Tâhiran’da doğdu. Samîmi bir ilim aşıkı ve fakir bir müslüman olan babasının vasiyetine uyarak ehl-i tarîk bir baba dostuna gitti. Bu zatın tavsiyesine uyarak bir medreseye kaydolup okumaya başladı.

Gazâlî, memleketinde Şeyh Ahmed el-Râzikânî’den Şafiî fıkhını öğrendi, sonra Cürcan’da İmam Ebu Nasr İsmaîlî’den okudu. Sonra Nişâbur’a giderek İmam el-Haremeyn’in ders halkasına girdi. Kısa bir süre içinde 400’ü bulan talebe arkadaşları arasında sivrildi ve ün­lü hocasına yardımcı (asistan) oldu. İmam el-Hare-meyn onu anlatırken der ki; “O, dağ gibi dalgalar püs­kürten bir denize benzer.” İmam el-Haremeyn öldükten sonra Nişâbur’dan çıktı, O sırada yaşı 28 idi. Fakat ya­şı ilerlemiş nice âlimlerden çok daha bilgili ve yetişmiş, olgunlaşmıştı.

Tahsilini tamamladıktan sonra Gazâlî, Nizâmü’l-Mülk’ün huzuruna çıktı. Nizânıülmülk onun şöhretini duyduğu, ilmini, irfanını ve kabiliyetini bildiğinden do­layı kendisine çok saygı gösterdi, ikram ve izzette bu­lundu. Sarayına, çevresine kabul etti; onun çevresinde yetenekli, olgun ve bilgin kişilerden meydana gelen bir

topluluk vardı. İlmî tartışmalar, dinî konuşmalar, otu­rumlar, toplantılar yapılırdı. Hatta düğün ve matem toplantılarının bile kaçınılmaz unsuruydu bunlar.

İmam Gazâlî bu konuşma ve tartışmalarda daima herkese üstün geliyordu. Açık yeteneğini gören Nizâ-mülmülk onu Nizamiye Üniversitesi’ne rektör tayin et­ti. O dönemde bu bir âlim için en büyük şeref, en üstün paye idi. O sırada 34 yaşındaydı.

484 H. yılında büyük bir ihtişam ile Bağdat’a geldi. Nizamiye Üniversite si’nde ders vermeye başladı. Kısa zamanda, onun ders okutmasının, meseleleri çok güzel ve açık şekilde anlatmasının, derya gibi bilgisinin ünü Bağdat’ta bir şimşek çakarcasma yayıldı. Talebe ve âlimler, faydalanmak için her taraftan akın ettiler. Ders halkası herkesin yöneldiği yer haline geldi. 300 ci­varında ihtisas talebesi ve yüzlerce idareci ve ümerâ, dersine katılıyordu.

Gitgide o keskin zekâsı, ilmî dehâsı ve güçlü şahsi­yeti sayesinde devlet erkânına denk bir etki ve yetki meydana getirdi. Çağdaşı Şeyh Abdülğâfir Fârisî’nin sözüyle: “Onun makam ve mevkiinin önünde valilerin, vezirlerin hatta bizzat halifenin şân ve şöhreti sönük kalıyordu.” O derecede ki; H. 485 yılında Abbasî halife­si Muktedîbillâh, onu elçi yaparak Selçuklu sultanı Melikşâh’m hanımı Türkân Hâtun’a göndermişti. (O günlerde bu kadın saltanata geçmişti.)

Muktedîbillâh’m yerine geçen halife Mustazhir’in,! Gazâlî ile özel irtibatı ve güveni, ona sonsuz sevgisi ve itimadı vardı. Onun buyruğu üzerine Gazâlî, Bâtmîliği reddeden bir kitap yazdı, adını da halifeye bağlayarak Mustazhirî koydu. [13]

Onbir Senelik Arayış ve Tecrübeleri:

 

Bir ilim ve din adamına nasib olabilen bu zirveye yükselişten sonra Gazâlî’nin buna kanaat etmesi, bu­nunla gözü doyması ve bazı hocalarının yaptığı ve ge­nellikle insanların yapageldikleri gibi o imkânlar için­de bütün hayatını geçirmesi gerekirdi. Ama onun ka­rarsız tabiatı, üstün azmi, uçan arzuları bu zirveye razı olmadı, onunla yetinmedi. Aslında onu /’îmam” ve “Hüccetül-İslâm” yapan da bu üstün azmidir. Makam ve mevkiin, şan ve şöhretin feda edilmesinin, hedefe ulaşma aşkının ve kendini ona tam vermenin böyle ör­neklerine dünyada pek az rastlanır.

Gazâlî, kendisine makam ve mevkileri terkettirip bir çırpıda attıran sebepleri, eğitim ve öğretimin en üst kademesinden, ilim ülkesinin padişahlığından ayrıla­rak kesin imanı öğrenmeye ve maneviyat devletini bul­maya neden dolayı çıktığım ve amacına ulaştıktan son­ra nasıl geri döndüğünü el-Münkızü Mine’d-Dalâl isimli eserinde şöyle anlatır:

“Gençliğimin ilk çağlarından beri bilgi edinmeye, araştırmaya, öğrenmeye ilgi duyan bir yapıdaydım. Her fırka ve mezhebin adamı ile görüşür, onların akîde ve inançlarını öğrenirdim. Gitgide bu beni öyle bir so­nuca götürdü ki, taklid bağından (ana-baba ve çevre­den düşünmeden alıp kabul edilen bilgi ve inançlar­dan) koptum. Çocukluğumdan beri kafamda yerleşmiş inançlar sallanmaya başladı. Hristiyan, yahudi vs. gençlerin de kendi inançları ile yetişmesinden dolayı kendi dinlerine inandıklarını, bizim de onlardan pek farkımız olmadığını dahi düşünmeye başladım. Gerçek bilginin, hiçbir şüpheye yer bırakmayan bir bilgi oldu­ğunu düşündüm. Meselâ: Kesinlikle biliyorum ki, 10

sayısı 3 sayısından farklıdır. Biri çıksa da, hayır 3 faz­ladır dese ve iddiasını isbat için sana değneğimi yılan yaparım dese ve yapsa da gösterse, benim 10’un 3’ten fazla olduğundaki kanaatimi, inancımı değiştiremez. Onun yaptığı işe şüphesiz hayret edeceğim ama yine de 10’un 3’ten fazla olduğu inancım devam edecektir.

Bunun gibi sarsılmaz, yıkılmaz bilgi ve kanaatin; sadece beş duyu ile alman, gözler önünde varlığı apaçık görülen şeyler üzerinde olduğunu gördüm.

Fakat daha fazla derinden incelediğimde gördüm ki, bunda da şüpheye yer var. Duyulardan en güçlüsü­nün, en sağlamının gözle görme duyusu olduğunu gör­düm. Ama bunda bile yanılma olabiliyor. Şüphelerim o noktaya ulaştı ki; duyulara bile güvenmez oldum. Akla yöneldim, ama akıl bilgilerinin, duyularla ilgili bilgiler­den daha zayıf ve şüpheli olduğunu anladım.

Benim bu şüpheci halim aşağı yukarı iki ay devam etti, üzerime sofistâîlik (^şüphecilik) yerleşti. Gerçek diye bir şey olmadığını, herşeyin vehimden ibaret oldu­ğunu düşünmeye başladım.

Sonra nasıl oldu bilmem, Allah’ın lütuf ve keremi yetişti, beni bu hastalıktan kurtardı. Mizacımda nor-mallik ve sıhhat tekrar yerleşti de aklın gözle görünen­ler üzerindeki bilgisine güven geldi. Fakat bu bir delile dayanmıyordu. Bilakis vicdana doğan ilâhî bir kanaat­ti.

Bu hastalıktan şifâ bulduktan sonra artık önümde hak ve gerçeği arıyor gözüken dört grup kalmıştı:

a) Akıl ve görüş sahibi olduklarını savunan kelam-cılar,

b) Ellerinde kendilerine özgü öğretiler ve gizli bilgi­ler bulunduğunu iddia eden bâtınîler, -ki bunlar ma­sum imamdan doğrudan doğruya hakikatler ilmini aldıklarını iddia ediyorlardı-,

c) Mantıklı kişiler olduklarını, her şeyi delillere da-yanandırdıklarını söyleyen felsefeciler,

d) Bir de kendilerini keşif ve keramet ehli gösteren, gerçeklerin kendilerine  açıkça bildirildiğini  söyleyen tasavvuf ehli kimseler.

Ben bu zümrelerden her birinin eserlerini okudum, hiçbiri beni tatmin etmedi.

Kelâm ilmi ile ilgili bu ilim dalının araştırıcı âlim­lerinin kitaplarını okudum, kendim de bu konuda eser­ler yazdım. Gördüm ki; her ne kadar bu ilim dalı kendi amacına ulaşıyorduysa da beni teselli ve tatmin etmek için yeterli ‘değildi. Çünkü bu ilim dalında bir takım p-rensipler üzerine bina yapılıyordu ki onları, karşı grub daha önce koymuştu. Kelâmcılar da onları taklid ola­rak (hazır bilgiyi incelemeden alarak) kabul etmişlerdi.

Felsefe hakkında bir kanaat ve karara varmak için önce ben onu araştırarak, inceleyerek okumayı gerekli gördüm. Her ne kadar okuyup yazma meşguliyetlerim bana zaman bırakmıyorsa da buna karar verdim.

Bağdat’ta ders verirken etrafımı kuşatan üç yüz ta­lebem bulunurdu. Yine de ben bu araştırma için vakit ayırdım. Hemen hemen iki sene içinde felsefeye ait bil­gileri okuyup inceledim. Sonra aşağı yukarı bir sene boyunca onun üzerinde düşündüm, taşındım, fikir yü­rüttüm. Felsefenin altı bölüme ayrıldığını gördüm: Riyâzî bilgiler, tabiî bilgiler, siyasî bilgiler, ahlâka ait bilgiler, mantıkla ilgili bilgiler ve ilahiyata ait bilgiler.

İlk dört bölümdeki bilgilerin İslâm’la müsbet, menfî (olumlu, olumsuz) hiçbir ilgisi yok. Dini isbât için onla­rı inkâr etmeye de gerek yok.Tabiî ilimlerin, bazı gö­rüşlerin de ara sıra dinle çatıştığı oluyor, fakat bu çok az sayıda birkaç meseleden ibarettir. Prensip olarak bu

konuda şu inanca sahip olunmalı ki; tabiat Allah’ın ira­desine bağlıdır, kendi başına bir iradesi yoktur.

Ama şüphesiz bu ilim dallarındaki felsefecilerin akıl yürütmelerini, ince görüşlerini görenler genellikle o felsefecilerden çekinirler ve zannederler ki, bütün bil­gilerde bu adamların durumu böyledir. Halbuki bir ki­şinin bir ilim dalında mahir (uzman) olması, her dalda uzman olmasını gerektirmez. Sonra onların dinsizliği­ni, inkarcılıklarım görerek onları sadece taklit etmek için, bunlar da dini hafife almaya ve inkâr etmeye baş­lıyorlar.

Diğer taraftan İslâm’ın bazı cahil dostları, felsefeci­lerin her görüş ve her iddiasını reddetmeyi kendine gö­rev, İslâm’a da hizmet zannettiğinden onların tabiî ilimler konusundaki bütün araştırıp bulduklarını da inkâr etmeye başlıyorlar. Bunun kötü sonuçlarından biri; bu ilmî araştırmaların doğruluğuna inanan ve bunların isbatlanmış birer gerçek olduğunu kabul edenlerin inançları ve İslâm’a olan imanları sarsılıyor, felsefeyi red ve inkâr yerine İslâm’dan şüpheye düşü­yorlar.

Kısacası ben felsefe ile şifâ bulamıyacağıma, benim şüphelerimi felsefenin gideremiyeceği sonucuna ulaş­tım. Tek başına aklın herşeyi kavrayamayacağım, bü­tün gizli gerçeklerin üzerindeki perdeyi kaldıramaya­cağını anladım.

Mustazhirt isimli kitabımı yazmaya hazırlanmış­ken Bât-mîlik hakkında iyi bir araştırma yapma fırsatı buldum. Gördüm ki, inançlarının temeli dönemin ima­mının öğretilerine dayanmaktadır. Fakat dönemin imamının varlığı, onun doğruluğu, bizzat isbat ve delile muhtaçtır. İkisi de son derece şüpheli şeylerdir.

Artık geride tasavvuf kalmıştı. Bütün varlığımla

ona yöneldim. Tasavvuf hem ilmî hem de amelîdir. Bu konuda bilgi toplamam kolaydı. Ebu Tâlib el-Mekkî’nin Küt el-Kulûb isimli eserini, Haris el-Muhâsibî’nin eser­lerini, Cüneyd-i Şiblî hazretlerinin ve Bâyezîd-i Bestâmî’nin sözlerini mütalaa ettim, iyice okudum. İlim yolu ile elde edilebilecek olan bilgi ve kanaatları elde ettim. Fakat anladım ki, temel hakikatlara ulaş­mak, onları tanımak; okuyup Öğrenmek değil, kişinin duygusunun, meşrebinin, hâlinin ve ahvalinin değiş­mesiyle olabilir.

Şer’î olsun, aklî olsun benim sermayem olan bilgile­rimle Allah’ın varlığına, peygamberliğe, âhirete ima­nım pekişmişti. Ama bu da bir isbât ve delille elde edil­memiş, aksine izahı imkânsız olan bazı sebepler, tecrü­beler ve kıyaslardan dolayı elde edilmiştir.

Ebedî saadetin, manevî âlemdeki huzurun elde edilmesinin ancak takvaya bürünmekle, nefsi istekle­rinden mahrum etmekle olabileceğini çok iyi anladım. Bunun yolu ve usûlü de şudur: Fanî âleme rağbet et­memek, âhirete yönelip sadece Allah’a yönelerek dünya ile kalbin alâka ve ilgisini kesmek. Fakat bu, makam mevkiden, maldan, servetten yüzçevirerek, engeller­den, bağlardan kaçıp kurtulmadan imkânsızdır.

Kendi durumumu düşündüğümde gördüm ki, ben baştan aşağı dünya bağları içinde boğulmuşum. En üs­tün ve mübarek işimin eğitim, öğretim olduğunu bili­yordum. Fakat ölçüp biçerek gördüm ki, bütün ilgim bu bilgiler üzerindedir. Kendimi herşeyimle onlara vermi­şim. Halbuki onlar ne o kadar önemli, ne de âhiret ko­nusunda bir fayda sağlayacak cinstendir. İlim öğretme­me baktım, o da tamamen Allah rızası için değil, aksi–ne onun yönelticisi, itici gücü de sadece makam mevki isteği, şöhret elde etme arzusudur. O zaman kendimin,

felâket uçurumunun tam kenarında durduğunu; duru­mumu düzeltmeye çalışmazsam benim için büyük bir tehlike olduğunu anladım.

Bir süre için herşeyi bırakıp Bağdat’tan çıkıp git­meye niyetlendim. Fakat buna kesin karar veremedim. Altı ay bu kararsızlık içinde geçti. Bazan dünya istek­leri ağır basıyor, bazan iman çağırıcısı: Göç yakın, az bir ömrün kaldı, önünde uzun bir yol var, bütün bu ilim ve hareketler sâdece riya ve hayallerden ibarettir diye çağırıyor. Ara sıra nefis diyor ki; bu hal geçici bir durumdur. Allah’ın verdiği bu makam ve mevkiyi bı­raktıktan sonra eğer yeniden ele geçer zannediyorsan, onun tekrar ele geçmesi imkânsızdır. Kısacası şöyle böyle ile altı ay geçti.

Nihayet mesele irade gücümü aştı, kararsızlık için­de kıvranıyordum. Sonunda dilim durdu, konuşamaz oldum. Sanki ağzıma kilit vurulmuştu. Gelip gidenleri memnun etmek için bir gün olsun ders vereyim diye uğraşıyordum, fakat dilim bana yardımcı olmuyor, bir kelime bile söyleyemiyordum.

Dilimin tutulması ile kalbimde bir keder, üzüntü hali doğdu. Onun etkisiyle hazım gücüm tamamen dur­du. Yeme içme arzum tümden tükenmeye yüz tuttu. Bir yudum su bile boğazımdan inmiyor, bir lokma ye­meği hazmetmek benim için imkânsız oluyordu.

Gittikçe beden güçlerim zayıfladı, doktorlar buna bir çâre bulamaz oldu ve dediler ki: Kalp üzerinde de­rin iz yapan bir etki var. Bundan dolayı ruhî yapı ta­mamen onun etkisi altında kalmaktadır. Kalbe tesir eden o şey ortadan kaldırılmadıkça tedavinin hiçbir faydası yoktur.

Bu işte çaresiz kaldığımı görünce Allah’a yöneldim ve çaresizlik hali içinde dua ettim. Sonra baktım ki

makam ve mevkiyi, çoluk çocuğu bırakıp gitmek bana kolay gelmeye başladı. Mekke’ye gideceğini açıkladım ama gönlüm Şam’a gitmeyi istiyordu. Binbir çeşit, gü­zel ve tatlı bahanelerle Bağdat’tan çıkmaya hazırlan­dım.

Iraklılar, niyetimden haberdar olunca dört taraftan tenkid etmeye, bana dil uzatmaya başladılar. Hiçbir düşünce ve mantık bu ayrılmanın, bu görevleri, eğiti­mi, öğretimi terketmenin makul bir dinî sebebi olabile­ceğini kabul etmez, dediler. Onlara göre ben en üstün bir dinî makamda bulunuyordum. Bu bakımdan neden böyle bir hizmeti ve üstün makamı terkediyordum.

Sonra insanlar çeşit çeşit tahminlerde bulunmaya başladılar. Devlet başkentinden uzak olan insanlar; bu işte bazı idarecilerin rolü var zannederek, onların tali­matı ile, oyunu ile bu görevi terkettiğim kuşkusuna ka­pıldılar. Fakat devletin ileri gelenleri ile ilişkisi olan insanlar, benim kalmam için devlet görevlilerinin ne kadar uğraştıklarını, gitmememi, görevimle meşgul ol­mamı ne kadar istediklerini görüyorlardı. Onlar diyor­du ki; İslâm’ın bu ışığı ve ilmin süsüne kimin nazarı değdi de herşeyi terkedip gidiyor? Bundan başka ne de­nebilir ki.

Sözün kısası, ben Bağdat’a elveda deyip sahip oldu­ğum şeylerden birazını yanıma alarak Şam’a geldim. Orada hemen hemen iki sene kaldım. İşim inzivada kalmak, insanlardan ayrı durmak ve kendi kendimle ruhî mücadele yapmaktı. Tasavvuf ilminden öğrendi­ğim ne varsa onlara göre nefsimi temizleyip terbiye et­mekle, ahlâkımı güzelleştirip düzeltmekle, Allah’ı zik­retmek için kalbimi tutmakla meşgul oldum. Uzun sü­re Şam’da Cami-i Kebir’de (Emeviyye Camiinde) îtikâfda kaldım. Camiin minaresine çıkar, bütün gün

boyu kapısını kapatır, orada kalırdım. Şam’dan Ku­düs’e geldim. Orada her gün kayanın altına (kaya ile örtülü camiye) gider, kapısını kapatırdım. Kendim de içeri kapanırdım. İbrahim (a.s.)’m makamım ziyaret et­tikten sonra, içimde Mekke’yi ziyaret etme, hac yapma ve Medine’yi ziyaret etme arzusu doğdu. Nitekim Hi­caz’a gittim, hac yaptım. Sonra çoluk çocuğumu görme arzusu, onların bana gel diye haber göndermeleri beni memlekete geri döndürdü. Halbuki memleket adından kilometrelerce kaçıyordum. Memlekette de inzivaya dikkat ettim, kalbi temiz tutmaktan gafil olmadım. Fa­kat olaylar ve işler, çoluk çocuk düşüncesi ve geçim zo-runluğu ruhumda dağınıklık meydana getirmeye de­vam ediyordu. Huzur-ı kalb ve kendimi bir meseleye verme sükûnu her zaman olmuyordu. Ama ben bundan dolayı ümitsizliğe düşmedim. Ara sıra da bundan zevk duyuyordum.

On sene böyle geçti. Bu uzlet ve inziva hayatı ibâ­det ve tâata kendimi vermem, bende öyle inkişaf, geliş­me (gerçeklere ulaşma) meydana getirdi ki onu genişçe anlatmam, sayıp dökmem imkânsızdır. Ama okuyucu­ların faydalanması için şu kadarını söylemeliyim: ke­sinlikle anladım ki tasavvufçular ancak Allah yolunun yolcularıdır. Onların hayat tarzı en temiz, en güzel ha­yat tarzıdır, yolları en doğru yoldur. Ahlâkları en iyi terbiye edilmiş ve doğru, sağlam ahlâktır. Eğer akıllıla­rın aklı, mantıklıların mantığı, hikmet sahiblerinin hikmeti, şeriatın sembollerini anlayanların bilgisi bir-leşse de onların hayatından ve ahlâkından daha iyisini göstermeye çalışsa bunu başarması imkânsızdır. Onla­rın bütün zahir ve bâtın hareketleri, davranışları Pey­gamber ışığından alınmıştır. Aydınlanmak için de pey-,, gamberlik ışığından daha güçlü bir ışık yoktur.” [14]

Uzletten Halk Arasına Dönüş:

 

İmam Gazâlî’nin bu uzlet halini devam ettirmesi mümkündü, herkesten uzak yaşamaya devam edebilir­di.Ömrünün geri kalan kısmım manevî lezzet içinde, tek başına sükûn ve huzur içinde geçirmesi kendisine daha hoş gelebilirdi. Ama Allah Teâlâ ondan daha bü­yük hizmet istiyordu. Bu bakımdan onun uzletten çıkıp okutmaya, insan yetiştirmeye yönelmesi, yazıp çizip or­taya pek çok eserler, kitaplar koyarak insanlara fayda­lı olması gerekiyor; ve müslümanlar ilminden fayda­lansın diye toplum hayatına dönmesi icab ediyordu.

Sapıklığın ve felsefenin reddedilmesi, akıl ve ilim yolu ile İslâm’ın üstünlüğünün doğru ve hak oluşunu-nun isbat edilmesi için, bilhassa Allah onu imanda; gö­rerek iman etme, kesin ve şüphesiz iman etme seviye­sine ulaştırdığından dolayı, İslâm dünyasında bu işler için ondan daha uygun biri olmadığından İslâm’ın ona şiddetle ihtiyacı vardı. Bundan dolayıdır ki bizzat ken­di içinde bu göreve bir çağrı ve cezbe buldu. O, kesin­likle inandı ki; bu büyük teşebbüs, peygamberlerin gö­revini üstlenmek ve devrin vecibesi ve ibâdetlerin en üstünüdür. Bu duygularını bizzat kendisi anlatmakta, uzletten halk arasına çıkışının sebebini şöyle yazmak­tadır:

“Gördüm ki, felsefenin etkisiyle pek çok tasavvuf iddiacısının dalâlete düşmesi, pek çok âlimin de anıel-sizliğinden ve kelâmcılarm yanlış ve zayıf liderliğinden dolayı pek çok insan grublarınm imanı sarsılmıştı. Fel­sefe, akideler (inançlar) üzerine derin etki bırakmıştı. Pek çok felsefe vurgunu insan zahirî hükümlere (dıştan görünen emirlere) sıkı sıkıya bağlıydılar ama peygam­berliğin ve dînin asıl gerçek özüne imanları yoktu.

Bazı insanlar sadece bedenî bir spor düşüncesiyle  namaz kılıyor, bazıları da toplumun, şehir halkının bir âdeti olarak buna uyuyordu. Kendini korumak için ba­zı şer’î emirlerin maddî faydalarını elde etmek, onları  yapmamakla dünyevî zarara uğramamak için uygula- mayı gerekli görüyorlardı. Eğer bu zararlardan kurtu-labilselerdi bunları irtikâb etmekte hiçbir sakınca gör- mezlerdi.

Anladım ki, ben bu şüpheleri uzaklaştırma kabili- yeti taşıyorum. Kolaylıkla da bunu yapabilirim. O de- recede ki, yaptığım incelemelerden ve onların bilgileri­ne derinden vakıf oluşumdan dolayı o insanların iç yü­zünü açığa çıkarmak benim için su içmekten daha ko- laydır. Böyle gördüğüm için bu işi yapmam gerektiğini  samimiyetle düşündüm. Bu iş bugünün en büyük göre- vidir. Ben içimden; bu yalnızlık ve uzlet senin için nasıl  caiz olur? Hastalık yayılmış, doktorun kendisi hasta, Allah’ın kulları felâketin kıyısına gelmiş, dedim. Sonra  ben yine kendi kendime; bu büyük iş senin tarafından  nasıl başarılacak, Peygamberin dönemi geceli hayli za- man oldu. Bâtıl her tarafı kapladı. Eğer sen, Allah’ın  yaratığı bu insanları; sevdikleri ve alıştıkları şeylerden koparmaya çalışırsan herkes ve her taraf sana karşı çı­kacak, senin aleyhinde olacak; sen tek başına nasıl on- lara karşı koyacak, nasıl ömür süreceksin? Devir mü­sait olsaydı ve dönemin sultanı da dindar ve güçlü ol­saydı bu olabilirdi.

Bunları kendime söyledim, kendimi ikna ettim, uz­let ve halvette kalmaya tekrar karar verdim. Fakat Al­lah’ın takdiri değişikmiş, devrin sultanının kalbine il­ham edip harekete geçirmiş, bizzat o bu fitne ile müca­dele etmem için Nişâbur’a gitmemi ısrarla emretti. Bu  emir, anladığım kadarı ile yerine getirmediğim takdir-

de sultanın öfkesini üzerime çekeceğim cinsten kesin emirdi. Daha hiçbir mazeret ve özrüm kalmadığını dü­şündüm. Artık benim bir köşeye çekilmem, uzlet ve yalnızlığı sevmem sadece tembellik, rahatlık arzusu ve atalet olacaktır; sıkıntıdan ve imtihandan kaçış olacak­tır. Halbuki Allah Teâlâ buyuruyor ki:

“(Müşrikler tarafından eziyet edilen) o insanlar sandılar mı ki ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılacaklar da imtihana çekümiyecekler. Doğrusu biz onlardan ev­velkileri de (çeşitli musibetlerle) denedik. Allah (imti­han suretiyle imanında) sadık olanları da muhakkak bilecek, yalancı olanları da elbette bilecek.”[15]

“Andolsun, senden önce gönderilen peygamberler yalanlandı da onlar eziyet edilip yalanlanmalarına sabrettiler. Sonunda kendilerine zaferimiz geldi. Al­lah’ın kelimelerini (vadini) değiştirebilecek hiçbir kuvvet yoktur. Andolsun, gönderilen peygamberlere (yapılan muamelelere) âit haberlerin bir kısmı da sana geldi.”[16]

Gönül ve keşif ehli olanlarla bu konuda istişare yaptım. Onlar da ittifakla uzletten çıkıp bu işe başla­mamı salık verdiler. Salih pek çok kişi, birbiri arkası­na, sürekli bu görüşü destekleyen rüyalar gördüler. Bunlardan anlaşılıyordu ki, benim bu işe girişmem bü­yük hayra, berekete sebep olacaktır. Beşinci asrın baş­lamasına bir ay vardı. Belki de bu iş büyük bir yenile­me hareketi olacaktı. Çünkü hadis-i şerifte Peygambe­rimiz; “Allah, her asrın başında bu dini yenileyecek bir kişi gönderir.” buyuruyor. Bütün bu belirti ve işaret­lerden dolayı bende de bir ümid ve istek doğdu. Allah benim için Nişabur yolculuğunu kolaylaştırdı. Ben de bu büyük işe başladım. H. 499 senesinin Zilkade ayı idi. Bağdat’tan 488 Zilkadesinde çıkmıştım. Böylece be­nim uzlete çekilişim onbir sene olmuştu. Bütün bunlar Allah’ın takdirinin tecellîsidir. Bağdat’ı terkedip ora­dan ayrılışım, oranın, şan ve şöhretine, makam ve mevkiine veda edişim hiçbir zaman aklıma bile gelme­mişti. Fakat Allah’ın emriyle hepsi çok kolay oluverdi. Aynı şekilde o uzlet zamanında yalnızlıktan çıkıp hal­ka karışmaya tekrar karar verme düşüncem bile yoktu. Ama zamanla o da halloldu.”

Elhasıl Gazâlî, Zilkade 499’da tekrar Bağdat’a ha­reket etti. Nizamiye Medresesi (Üniversitesi)’nin ders koltuğuna renk verdi. İkinci kez ders vermeye, ilim öğ­retmeye başladı. Ama artık İmam Gazâlî’nin ders veri­şinde, anlatış ve ifadelerinde, ıslah ve irşâd tarzında fark vardı. Kendisinde meydana gelen bu inkılaptan (değişmeden), önceki ders veriş tarzından çok değişik bir üslup taşıyordu. Önceleri o, nefsin itmesi, ruh yapı­sındaki hararetle ders verirdi. Şimdi ise artık o, kendi­ni görevli ve işte kullanılan alet gibi kabul ederek ha­reket ediyordu. Nitekim kendisi bunu apaçık ve sami­mi ifadeleri ile anlatmaktadır:

“Anlıyorum ki; her ne kadar yeniden ders vermeye, ilim öğretmeye döndümse de, aslında buna eski duru­ma (eski halime) dönüş demek doğru olmaz. Benim o önceki halimle, bu ikinci halim arasında yerle gök ara­sı kadar fark vardır. Ben eskiden makam mevki elde ettiren ilim öğretirdim. Sözümle, hareketimle o tarafı telkin ederdim; benim hedefim ve niyetim oydu. Fakat bugün ben şan ve şöhretten, makam ve mevkiden el çektiren ilmi öğretiyorum. Artık ben başkalarını ıslah etmeyi  istiyorum.  Hedefime  ulaşacak  mıyım,  yoksa  ulaşmadan işim bitecek mi (ölecek iniyim) bilmiyorum. \ Fakat kesin inancım ve görgülerime göre inanıyorum \ ki, gerçek güç kuvvet Allahın gücü kuvvetidir. Küllî irâde onun iradesidir. Onunla insan dalâletten, serler­den kurtulabilir. Doğru yolu, Allah’a itaate yönelme gücünü bulabilir. Aslında ben kendiliğimden harekete geçmedim, Allah beni harekete geçirdi. Ben kendiliğim­den girişmedim, Allah beni bu işe soktu. Herşeyden ön­ce Allah’ın beni iyi ve ıslah etmesini, sonra benim ara­cılığımla başkasını ıslah etmesini,  önce beni yoluna koymasını, sonra benim vasıtamla başkalarını kendi doğru yoluna  çevirmesini  dilerim.  Allah’tan  hak ve hakikatin gözümün Önüne serilmesini, kendi lütuf ve keremiyle o hakikatlara tâbi olmamda muvaffak olma­mı, bâtılın bana gösterilmesini ve onun peşine gitmem­den beni korumasını dilerim.”[17]

 

İmam Gazalinin Yenileme Çalışması

 

Gazâlî’nin bundan sonraki çalışmalarında yaptığı yenileme hizmetlerini iki bölüme ayırabiliriz:

1-  Felsefe ve Bâtınîliğîn azgınlaşan seline karşı koymak ve İslâm tarafından onun temel prensiplerine hücum etmek.

2-   Hayat  ve  toplum  düzeninin  müslümanca  ve ahlâkî değerler açısından tenkidi yapılarak onu düzelt­mek. [18]

 

Felsefeyi Ameliyata Girişmesi:

 

Onun ilk ve önemli başarısının açıklanmasında şöyle denebilir. Felsefe, Bâtınîlik ve ateistliğe karşı o güne kadar yapılanlar; sadece savunmak ve onların inkârlarına, suçlamalarına cevap vermekten ibaretti. O ana kadar felsefe İslâm’a saldırı halinde idi. İslâm kelâmcıları da bu saldırıları savuşturma işini yapıyor­du. Felsefe, İslâm’ın temellerine tırpan sallıyordu, ilm-i kelâm da siper olmaya çalışıyordu.

O güne kadar kelâma İslâm âlimleri topluluğun­dan hiçbir âlim bizzat felsefenin temel sistemlerine, felsefenin dayandığı ana ilkelerine darbe indirme cesa­retini gösterememişti. Felsefenin dayandığı varsayım­ların yanlışlığım açıklamaya, onları ilmî bir tenkide tâbi tutmaya asırlardır hiç kimse cesaret edemedi. İmam Ebu’l Hasan Eş’arî’yi bir tarafa bırakırsak -ki onun felsefe ile doğrudan ilgisi olmadı- bütün ilm-i tarzda idi.

Felsefeyi ilk kez tenkid gözü ile ve derinlemesine ! inceleyen kişi Gazâlî’dir. Sonra o, Makâsıd el-Felâsife adında yazdığı kitabında kolay anlaşılır bir dille ve sa­de bir üslubla mantığın, ilahiyatın, tabîiyyâtın özetini sundu. Tam bir tarafsızlıkla felsefecilerin görüşlerini, tartışma konularını sıraladı, kitabında onları kaleme aldı.

Kitabının giriş bölümünde çok açık bir ifade ile şöy­le diyor:

“Matematik (riyâzî) bilgilerde; ‘dedim-dedi’ye yer yok. Dinin bu bilgilerle olumlu, olumsuz bir ilgisi yok­tur. Fakat dinin asıl mücadelesi ilahiyat (felsefenin bu bölümü) iledir. Mantık bilgilerinde de çok az, nadir gö­rülen yanlışlıklar var. Bir kısım uyuşmazlıklar varsa o da terimler ve deyimlerdedir. Tabîiyat denilen tabiatla ilgili bilgilerde kesinlikle hak ve bâtıl (doğru, yanlış) karışımı vardır. Bu bakımdan onun uğraştığı konu, tartıştığı saha gerçekte ilahiyat konusu, bir ölçüde de tabîiyyât konusudur. Mantık ise sadece konu ve terim­lerden ibarettir.”

İim-i kelâm konusunda şiddetle ihtiyaç duyulan böyle bir eserini tamamladıktan sonra çeşitli görüşle­rin savaş alanı olan Tehâfütü’l-Felâsife isimli eserini yazdı. Zaten bu eserinin hatırına (bir ön çalışma ola­rak) Makâsıdü’l-Felâsife’ yi yazmıştı. Tehâfütü’l-Felâsife isimli eserinde o; felsefenin ilahiyat, tabîiyyât konularını İslâm nokta-i nazarından tenkid etti. İlmî açıdan zayıf yönlerini, delillerinin zayıf oluşunu, isbat-larımn temelsiz oluşunu ve felsefecilerin birbiri ile çe­lişkilerini, aralarındaki ihtilafları tam bir cesaret ve yetkiyle açıkladı.

Bu kitapta onun üslûbu, kendine güven dolu, dili keskin ve ifadeleri açık, güçlü ve tatlıdır. Yer yer kü­çümseyici ve alaycı bir dil kullanır. Felsefecilerin İslâm temellerine saldırısından çekinen, onlara o güne kadar hak ettikleri bir dersi veremiyen insanların arzuladık­ları bir zorunluluktu bu. Bir de bu üslûp psikolojik bü­yük bir tesir bırakmaktadır.

Kitabı okuyunca, yazarın felsefecilere karşı acizlik duygusundan uzak, kendine güven dolu, bilgisinden ta­mamen emin ve felsefeden pervasız olduğu görülmekte­dir. Yunan felsefecilerini (filozoflarını) kendi seviyesin­de insanlar kabul etmekte, onlarla eşit ölçüde, rakibçe sözlerle tartışmaktadır. O gün işte böyle felsefe ile göz-göze gelerek tartışabilen, savunma yerine cevap verme, karşı atağa geçme maksadıyla saldıran adama ihtiyaç vardı. İmam Gazâlî, Tehâfütü’l-Felâsife’ de bu hizmeti başarmıştır. Baştan sona kadar bu kitapta onun üslûbu böyledir. Kitabın giriş kısmında şöyle yazmak­tadır:

“Zamanımızda öyle kimseler ortaya çıktı ki, onlar kendilerini genel insanlardan çok daha üstün görüyor, kol ve kafalarının, zekâlarının çok üstün olduğunu zannediyorlar. Bu adamlar dinin emirlerine, hükümle­rine küçümser gözle bakıyorlar. Bunun tek bir sebebi var. Onlar Sokrat, Bokrat (Hipocrat) ve Eflatun’un şa­şaalı adlarını duydular, onlar hakkında onların taklid-çilerinin aşırı övgülerini, övgünâmelerini dinlediler. Onlar, matematik bilgilerde, mantık ve tabiî bilgilerde, ilahiyatta o filozofların çok büyük inceliklere ulaştıkla­rını, derin hakikatları gördüklerini kabul edip, onlara denk bir insan olmadığına inandılar.

O Yunan filozofları, üstün beyin güçleri, keskin zekâları ile birlikte, dinleri ve onun tüm prensiplerini inkâr ediyorlardı. Onlara göre dinlerin temel sistemle-

ri, prensipleri tahmini ve yapmacıktır. İşte o filozoflar böyle söylediler ya, onların taklidçisi, bizim zamanı­mızda ortaya çıkan şakşakçıları da dini inkâr etmeyi kendilerine şiar edindiler. Tahsilli ve aydın görüşlü de­nilmesi hevesine kapılarak dinleri inkâr etmeye başla­dılar. Ta ki, seviyeleri genel halk seviyesinden üstün görülsün; kendileri de akıllı, görgülü, bilgili, hikmetli kimseler arasında sayılsın.

İşte bundan dolayı o adamların ilahiyat üzerine yazdıklarının yanlışlığını göstermeye, hatalı olduğunu isbatlamaya karar verdim. Çünkü onların meseleleri ve temel prensipleri çocuk oyuncağıdır ve onların pek çok söz ve iddiaları, görüşleri son derece gülünç hatta ibret vericidir. “[19]

Bu kitapta daha sonra onun anlatım gücü, hafife alma tarzı ziyadesiyle parlar ve Allah’ın zâtı ve sıfatla­rı ile ilgili filozofların acaipliklerini, tuhaf görüşlerini ve bunların yazdıkları akıl ve uzayla ilgili bilgilerin ne­reden, nasıl kaynaklandığını şöyle anlatır:

“Sizin şu anlattıklarınızın hepsi sadece iddialar ve zoraki fikirlerdir; hatta aslında karanlıklar üstünde karanlıklardır. Eğer bu sizin iddialarınızı, gerçek diye ileri sürdüğünüz fikirleri biri kalksa da rüyasında bun­ları gördüğünü söylese, bu onun hâlet-i rûhiyesinin bo­zuk olduğunu gösterir. “[20]

Biraz daha sonra şunları yazmaktadır: “Ben şaşıyorum, deli bir adam bile bu uydurma şey­lere nasıl olur da inanır! Kaldı ki, mantıklı konularda bile kılı kırk yaran akıllı insanlar buna inansın.”[21]

Bir başka yerde de şöyle demektedir:

“Mebde-i evvel’i (=ilk başlangıç) büyütme konusunda aşırılığa gittiklerinden bunu o dereceye vardırdılar ki, sonunda büyüklüğün gerektirdiği şartları ve gerek­leri tamamen geçersiz kıldılar. (Kendi felsefelerinde) Allah Teâlâ’yı, dünyada ne olup bittiğinden hiç haberi olmayan ölü gibi yaptılar. Yalnız ölüden farkı, lütfen ne yaptığını bilecek kadar şuuru var. (Fark olarak, ölü- ; nün şuuru da yok.)

Allah Teâlâ böyle kimseleri kendi yolundan sapan­ları hasrettiği gibi hasredecek ve şu:  ‘Ben onları ne   * göklerle yerin yaratılışında ve ne de kendilerinin yara­tılışında şahit tutmadım’   âyetini inkâr edenler gibi hidâyet yolundan uzaklaştıracaktır ve şu: ‘Allah’a kö­tü zan besleyen, onu yanlış tahminlerle çok kötü şekilde hayali yorum getirenler’  âyetindeki gibi felâkete uğra­yacaklardır. Kendi akıllarıyla gururlanıp beşerî kuv- ~r) vetlerin, ilâhî emirleri bütün incelikleriyle kavrayaca­ğım sanan ve buna inanan gafiller işte böyle yapar.  J Onlar; akılları sayesinde peygambere uyup onların pe- ‘ sinden gitmeye ihtiyaçları olmadığını sanırlar. Şüphe­siz sonunda onların ağzından (mantıklı sözler adma) öyle gülünç şeyler çıktı ki, biri rüyada böyle şeyler gör­düğünü söyleseydi yine de çok tuhaf kaçardı.”[22]

Tehâfütü’l-Felâsife’nin Etkisi:

 

Felsefeyi bu şekilde cesurca tenkid, bir dereceye ;: kadar da küçümseme (tahkir), kelâm ilminde yeni bir y’ dönemin başlangıcı oldu. Bunun mükâfat madalyası !v Gazâlî’nin boynuna takılmalıdır. Daha sonra Şeyhül islâm İbn Teymiyye bunu en iyi şekle soktu, felsefe ve mantığın cesedini yarma (otopsi) işini yaptı. Felsefenin bu ameliyata alınma çizgisinin başlangıcı Gazâlî’nin eserleri ile başlar.

Tehâfütü’l-Felâsife adlı kitabında Gazâlî, felsefenin hayalî sihrine öldürücü darbeyi vurdu. Onun haşmeti­ni, fikrî dokunulmazlığını bir hayli zayıflattı.

Bu kitabın yazılması felsefe ortamlarında, bir sar­sıntı, üzüntü ve öfke meydana getirdi. Ama yüz sene boyunca buna cevap veren, şanına yakışır bir kitap ya-zılamadı. Ancak altıncı asrın sonunda, felsefenin cezbe-li ve heyecanlı avukatı ve Aristo’nun kölesi İbn Rüşd (ö. 595 H.), Tehâfütü’t-Tehâfüt adıyla bir eser yazarak Gazâlî’ye cevap verdi.

Batılı bilginler diyor ki: “Eğer İbn Rüşd; felsefeyi savunmak için harekete geçmeseydi, Gazâlî’nin hü-cumlarıyla felsefe, komaya girmişti. İbn Rüşd’ün sa­vunması yüz seneye kadar ona yeniden can verdi.” [23]

Bâtinîliğe Hücumu:

 

a Felsefe ile birlikte İmam Gazâlî, Bâtmîliğe de hü­cum etmiştir. O, Bağdat’ta kaldığı ve Nizamiye Medre-sesi’nde müderrislik yaptığı sırada dönemin halifesinin işareti ile Bâtmîliği reddeden Mustazhirl isimli eserini yazmıştı. Bunu kendi yazdığı, hakikati keşfetmenin destanı olan el-Münkızü Mine’d-Dalâl adlı eserinde zikretmektedir. Bu kitaptan başka o konuda yazdığı üç kitabı daha var, galiba seyahatta olduğu sıralarda yaz­dığı eserlerdir: Huccetü’l-Hak, Mufassal el-Hilâf, Kasım el-Bâtınıyye. Onun yazdığı eserler listesinde bu konuda iki esere daha rastlanmaktadır. Onlar da: Fezâihü’l-İbâhiyye veMevâhim el-Bâtınıyye’ dir.

Aslında ehl-i sünnet camiası içinde Bâtınîliği red­dedecek ondan daha uygun insan bulmak zordur. O; felsefe ve tasavvufa, zahirî ilimlere ve hakikatlere, ma­rifetlere derinden vâkıftı. Bâtmîliğin sırlar diyerek bir takım uydurma iddialarını, onların akıl oyunlarını ko­laylıkla fâş ediyor, üzerinden perdeyi kaldırıp gerçek yüzlerini açıklayabiliyordu. Bâtmîliğin en büyük savaş âleti (hançeri) felsefe ve onun terim ve deyimleri idi. Bu bakımdan Gazâlî gibi pek çok özelliği ve değişik bil­gileri kendinde toplamış bir kişi, akıl bilgilerinin kes­kin görüşlü insanı, onları reddetme işini yapabilirdi. Nitekim bu işi o en güzel ve mükemmel şekilde yaptı ve ilmî bir nıetodla onu değersiz ve etkisiz hale getirdi. [24]

Hayat ve Toplum Düzenini İslâmî Tenkidi:

 

İmam Gazâlî’nin diğer bir ıslah başarısı da hayatı ve toplum düzenini islâmî kontrole tâbi tutması, onu ıslah ve yenilemeye çalışmasıydı.Onun bu çalışmasının örneği ve başarılı neticesi, onun canlı ebedi eseri îhyâu Ulûmiddîn isimli eseridir. [25]

İhyâu Ulûmiddîn:

 

İslâm tarihinde müslümanların kafa ve gönülleri­ne, yaşayışlarına en büyük etki yapan ve İslâm toplu­munun en uzun süre etkisi altında kaldığı eserler için­de îhyâu Ulûmiddîn üstün bir yer tutar. Elfiyye kita­bının yazarı Hafız Zeyneddin el-Irâkî (Ö.806 H.) diyor ki: “Gazâlî’nin İhya kitabı, İslâm’ın en üst düzeyde eserlerindendir.” Gazâlî’nin çağdaşı ve İmam el-Hare-meyn’in talebesi olan Abdülğâfır Fârisî de: “İhyâu 7-Ulûm’ a benzer bir kitap bundan önce yazılmamıştır”

demektedir.

Şeyh Muhammed Kâzerûnî’nin iddiası da şöyle: “Eğer dünyada bütün ilimler imha edilse ben onları İhya kitabı ile yeniden canlandırırım.” Hafız İbn Cevzî de bazı konularda muhalefet etse de bu kitabın etkisini ve değerini itiraf etmiş, özetini Minhâcü’l-Kâsıdîn adındaki eserinde yazmıştır.

İhya kitabı, özel şartlar özel durumlar ve özel bir heyecanla yazılmıştır. Hakikati bulmak, kesin bilgiyi aramak için Bağdat’tan başladığı yolculuk; on senelik didinme, mücâhede ve ülkeler arşınladıktan sonra ba­şarı ile bitmişti. İhyaû’l-Ulûm bu seferin, bu seyahatin hediyesidir. Gazâlî bunu hemşehrilerine getirmişti. Bu kitap onun manevî gelişmelerinin, ilmî tecrübelerinin, ıslahı düşüncelerinin ve vicdanî ahvâlinin aynasıdır.

Mevlânâ Şiblî, el-Gazâlî isimli eserinde şöyle yakı­yor:

“Bağdat’ta gerçeği araştırma arzusuna kapıldı. Bü­tün mezhebleri (dinî akımları) inceledi, hiçbiri onu tat­min etmedi. Sonunda tasavvufa yöneldi. Fakat o kâl (söz) işi değildi. Aksine baştan başa hâl (yaşama) işi idi. İlk basamağına, bâtını (içi) ıslâh etmekle (düzelt­mekle), nefsi terbiye etmekle adım atılabilirdi. Gazâlî’-nin çalışmaları ise buna tamamen engeldi. Herkes ta­rafından saygı görmek, şöhret, makam mevki, tartış­malar, mücadeleler ve bir de nefis tezkiyesi (nefsin arındırılması), Kur’an-ı Kerim’in deyimi ile “şettâne beynehüma (^birbirinden uzak iki şey arasında)” kaldı.

“Senin gittiğin bu yol; menzile (hedefe, amaca) gö­türmüyor seni.”

Sonunda herşeyi bir tarafa bırakıp, bir harmaniye bürünüp Bağdat’tan çıktı, yeryüzünü arşınlamaya baş­ladı. Çetin mücâhedelerden ve nefîs terbiyesini gerekti-

ren ibâdetlerden sonra sır meclisine ulaştı. Bu meclise ulaşınca kendi manevî hali içinde mest olarak bütün dünyadan elini eteğini çekmesi mümkündü. Ama;

“Birlikte bade kâseleri deviren dostlarını hatırla.” gibisinden genel halk arzusunu gözden geçirince herşe-yin daha berbat olacağını gördü. Zengin, fakir, avam, havas, âlim, câhil, dindar, eyyamcı kim olursa olsun hepsinin ahlâkının bozulduğunu, bozulmaya da devam ettiğini, yol göstermesi gereken âlimlerin makam mev­ki peşine düştüğünü görünce kendini tutamadı. İşte böyle bir hal ve keyfiyet içinde bu kitabı {İhya yi) yaz­dı.

Kitabın girişinde bizzat şöyle yazmaktadır: “Hastalığın her tarafı sardığını, âhiret saadet ve huzurunun bütün yollarının kapandığını gördüm. Yol gösteren âlimler ağır ağır yok olmakta, kalanların adı âlim. Şahsî hevesleri, kişisel amaçları kendilerini çepe­çevre kuşatmış, kendileri elâleme; ilim üç şeyin adıdır: Tartışma (gösteriş ve övünme vasıtası); va’z, nasihat (halkın gönlünü çekmek için tatlı, değişik, ahenkli mevzular anlatmak); fetva (davaları karara bağlama vasıtası)dır, diyerek kendi durumlarını anlatmışlardır. Âhiret ilmi de yeryüzünden silinip gitmiş, halk da onu unutmuş ve unutturulmuştur. Bunu gördüğümde ken­dimi yenemedim, sessizlik mührünü kırdım. (Kararım­dan döndüm ve bu kitabı yazdım.)”[26]

Tenkid ve Sorgulaması:

 

Gazâlî’nin bu kitabı (jhyâ yi) yazmaktan amacı; îslâm toplumunu kendi kafasında planladığı ıslah ve terbiye etme işine hazırlamak, kendi ıslahını ve çevre­sinin ıslahını arzulayan bir hava doğması için dinî ve ilmî ortamlarda ve genellikle İslâm toplumunda yayı­lan bu zayıflamalara, bozulmalara dikkat çekmekti. Hatta nefis ve şeytanın, çeşitli kesimleri aldatarak, dinî gerçekleri, dinî anlayışları nasıl değiştirdiğini de açıklığa kavuşturmak gerektiğini göstermekti. Halkın gerçeklerden, ana gayelerden uzaklaşarak şekillere ve dış görünüşe, âdetlere, örflere nasıl sarıldığını; asıl he­deften, âhiret saadetinden ve Allah’ın rızasından nasıl habersiz (gafil) kaldığını da gözler Önüne sermekti.

Bu bakımdan o, kendi devrindeki hayatı ve çağdaşı olduğu toplumu hesaba çekmiş, onu çekinmeden tenkid etmiştir. Her kesimin hastalığını ve alıştıkları kötü tu­tumları olduğu gibi, açıkça anlattı. Amaçlar ve araçla­rının (hedefler ve vasıtaları) arasındaki farkı belirtti. İlimlerde; dünya ilimlerini, din ilimlerini, sonra da fay­dalı ve beğenilen ilimleri, zararlı ve beğenilmeyen ilim­leri, farz ve farz-ı kifâyeyi sınıflandırdı. Zamanın en büyük görevine ve asıl yapılması gereken işe dikkat çekti. Servet sahiplerinin, zenginlerin kusurlarını, on­ların kendilerine has hastalıklarını bütün derinliği ile açıkladı.

Sultanları, devlet idarecilerini cesaretle tenkid etti, onların baskı ve zulümlerini, şeriata ters düşen kanun ve davranışlarını kötüledi. Bunun dışında topluca ge­nel halkın hastalıklarına, değişik kesimlerin ve mevki­lerin çirkin alışkanlıklarına, kötü âdetlere ve dine zıt âdet ve geleneklere temas ederek bunları açıkladı.

İşte bu yüzden bu kitap; bütün hayatı ve bozulan İslâm toplum yapısını tam bir otorite ve cesaretle hesa­ba çeken, ahlakî çöküntü ve hastalıkların sebeplerini, etkenlerini ve bunun tedavi yollarını açıklayan, geniş çapta ve delilli olarak yazılmış ilk kitaptır. [27]

Âlimler ve Ehli İmân:

 

Gazâlî’ye göre, bu her tarafı kaplayan dinî ve ahlâkî çöküşün en büyük sorumlusu âlimlerdir. Ona göre âlimler tuzdur. Eğer tuz bozulursa onu ne düzelte­bilir? Şâirin dediği gibi:

“Ey âlimler topluluğu, ey şehrin tuzları (olan âlim­ler),

Eğer tuz bozulursa söyleyin tuzu ne düzeltir?”

Bir yerde, kalp hastalıklarının çokluğundan ve yay­gın gafletin sebeplerinden bahsederken şöyle yazar:

“Tedavisi olmayan bir hastalık gibi olan üçüncü se­bep de hastanın ortada durmasına rağmen doktorun bulunmayışıdır. Doktor, âlimlerdir. Halbuki bugün on­ların kendileri ağır şekilde hastadırlar. O hastayı teda­viden âcizdirler.”

Ona göre; sultanların ve idarecilerin bozulmasmm-sebebi de âlimlerin zayıflığı ve görevlerinden gâfıl oluş-, larıdır. Bir yerde yine şöyle yazar:

“Sözün özü şudur: Halkın, vatandaşın bozulması­nın sebebi sultanların bozulmasıdır. Sultanların bozul­masının sebebi de, âlimlerin bozulmasıdır. Eğer Al­lah’tan korkmaz kadılarla kötü âlimler olmasaydı, bun-

lardan çekineceklerinden dolayı sultanlar bu kadar bo­zulmazlar, bu kadar fenalık yapamazlardı.”[28]

Gazâlî, o dönemin âlimlerinden; selef âlimleri gibi marufu emir, iminken menetmiyorlar ve zalim sultan karşısında doğruyu söyleme görevini yerine getirmiyor­lar diye şikâyet eder. Ona göre, bu görevi yerine getir­memenin sebebi, bizzat âlimlerin kendilerinin çoğu, dünya sevgisine, makam ve mevki hırsına yakalanma­larıdır. Gazâlî, devrin sultanlarının ve devlet idarecile­rinin karşısında gerçek İslâm âlimlerinin; cesaretli ve korkusuz davranışlarına, sultanların, idarecilerin yap­tıkları uygunsuz hareketleri kötüleyerek Allah’ın emri­ne uymaya çağırdıklarına örnekler verdikten sonra şöyle buyurur:

“İşte âlimlerin hareket tarzı böyleydi, ma’rufu emir ve münkeri nehyin hali böyleydi. Onlar sultanların azamet ve haşmetlerinden çekinmezlerdi. Onlar Al­lah’ın yüce keremine güvenirlerdi. Allah’ın kendilerini koruyacağına kesin imanları vardı ve onlar, eğer Allah bu yolda kendilerine şehid olmayı nasib etmişse ona da razı idiler. Çünkü niyetleri samimi idi. Bu bakımdan onların sözü ile taş mum haline geliyor ve en katı kalb-li bir kimse bile etkilenip yumuşuyordu.

Şimdi ise artık durum o hale geldi ki, dünya hırsı, âlimlerin ağzını dilsiz yaptı da sustular. Konuşsalar bi­le sözleri ile halleri birbirini tutmuyor, bu yüzden de hiçbir tesiri olmuyor. Eğer bugün dahi aynı samimiyet ve ihlâs ile hareket ederler de bilgilerinin hakkını ve­rirlerse mutlaka muvaffak olurlar. Çünkü halkın (va­tandaşın) bozukluğu, sultanın (devleti idare edenin) bozuk oluşunun sonucudur. Sultanın bozuk oluşu ise âlimlerin bozuk oluşunun sonucudur. Âlimlerin bozul­masının sebebi de mal, mülk, makam mevki sevgisinin ağır basmasıdır. Kimde dünya hırsı hâkim olursa artık o kimsenin sözü hiç kimseye tesir etmez. En basit biri­ni dahi hesaba çekemez, onu kötü yoldan menedenıez. Nerede kaldı ki sultanları ve diğer devlet büyüklerini kötü yoldan menedebilsin, onlara tesir edebilsin.”[29]

İmam Gazâlî devrinde, âlimin âlimi kimseler (en güçlü âlimler) fıkhın ayrıntıları ve ihtilaflı meseleleriy­le meşgul idiler. Münazara ve mübâhaseler (ilmî tartış­malar) ile ilgili toplantılar her evde, her köşede cere­yan ediyordu. Toplantılarda, düğünlerde, derneklerde ve sultanların huzurunda en neşeli tartışmalar, konuş­malar da bu dinî ve fıkhı konulardı. Bu konuya âlimler ve talebeler kendilerini o kadar kaptırmışlardı, aşırı il­gi o noktaya ulaşmıştı ki diğer bütün ilim dalları ve de­ğişik din hizmetleri gözardı edilip gidiyordu. Durum o hale gelmişti ki, nefsin ıslâhı, ahlâkın düzeltilmesi ve âhiret saadetinin, kendisi sayesinde kazanılacağı ilim ve gayretten yüz çevrilmişti. Gazâlî bu vaziyeti tenkid ederek şöyle yazmaktadır:

“Herhangi bir fakîhe bu anlattıklarımızdan birini; meselâ, tevekkül, ihlâs veya riyadan kaçınma çârele­rini sorsan durur ve cevap veremez. Halbuki bunları da bilmek farz-ı ayın olup ihmal edilmesi âhirette helaki gerektirir.

Eğer fıkıh âlimine liân, zıhar, sebk, remy gibi fıkıh meselelerinden sorsan cildler dolusu cevabı hemen ve­rir. Halbuki bunlara ömür boyu ihtiyaç duyulmaz. Du­yulursa da her yerde onu bilen bulunur. Geceli, gündüzlü bu gibi şeyleri okumak, ezberlemek, okutmakla uğraşır da mühim olan bölümleri ihmal eder. Kendisi­ne, bu yaptığın doğru değil denilse, hayır bu farz-ı kifâye olan ilimlerdendir der. Hem kendisini, hem de başkalarını şaşırtmış olur.

Aklı başında olan hemen anlar ki; bu fıkıh âliminin amacı, farz-ı kifâyedeki emrin gereğini yerine getirmek olsa, evvelâ farz-ı aynı yerine getirir. Belki kendi yap­tıklarından daha önemli olan farz-ı kifâyeleri öne alır­dı.

Nice ülkeler var ki doktorları, hâlâ müslüman ol­mayan azınlıklardandır. Halbuki tıbbın fıkıh ve fıkhın tıbla ilgili noktalarında bunların raporları, şahidlikleri geçersizdir. Buna rağmen müslümanlardan kimse bu­nunla uğraşmaz da fıkhın teferruatında, bilhassa hilâfiyyat ve cedel bölümleri ile uğraşırken, memleket bu gibi noktalarda fetva veren âlimlerle dolu. Ama hiç kimsenin ilgilenmediği ve tıb ilminin bugün farz-ı ayın olan bilgisine yönelmeyi onlar nasıl terketmişlerdir. Bunun sebebi ancak, tıb ilmi ile vakıfların mütevel-lîliğini almanın, vasîy olmanın, yetim malı yemenin, kadılığa ve hâkimliğe geçmenin, emsaline üstünlüğün ve hasımları alt etmenin mümkün olmayacağıdır.”[30]

Bir başka yerde de şöyle yazıyor:

“Nice şehirler var ki, orada farz-ı kifâye değeri taşı­yan meseleler olduğu halde hiçbir kimse onlarla asla il­gilenmemektedir. Çok uzağa gitmeyin, tıp ilmini ele alın. Pek çok İslâm şehrinde tıbbî şâhidliği kabul edile­bilir bir doktor yoktur. Âlimler böyle konularla hiç ilgi-lenmemekteler. Aynı şekilde iyiliği emretmek, kötülük­ten menetmek de farz-ı kifâyedir, (ama o da terkedilmiş durumdadır.)”[31]

O, bir yerde genel cehaletin, yaygın gafletin ve dini kavrayamamanın tasvirini çizerken ve İslâm’ı tebliğ etJ menin ve toptan bir öğretimin gerekli olduğunu açıM larken şöyle diyor:

“Dinini düşünen, gerçekten dinine hizmeti içinden geçiren insan için bu (İslâm’ı tebliğ ve Öğretme işi)nin zaten kendisi öyle bir meşguliyettir ki, bu dururken ar­tık nadiren ortaya çıkabilecek olan basit teferruatlarla,^ işe yaramayan ayrıntılarla ve bizatihi (farz-ı ayın olJ mayıp) farz-ı kifâye olan ilimler üzerinde inceleme yap-r makla vakit geçirmeye fırsat yoktur.”[32]

Gazâlî, bir tarihçi ve incelemeci olarak; ihtilaflı meJ selelerin önceki devirde neden bu kadar önem kazandık ğmın, âlimlerin bu gibi meseleleri, zekâlarını ve emek-; lerini harcadıkları bir saha haline getirişlerinin ve bük­tün dikkatlerini buna sarfetmelerinin sebebini anlatır/’ İmam Gazâlî’ye göre bunun bazı tarihî sebepleri var-^ dır. Bu sebeplerden ötürü böyle bir sonucun ortaya çık-i-ması gayet, normaldir. O bunu şöyle izah eder:             *

“Peygamberimizden sonra onun yerine geçen’ hulefâ-i râşidîn hazretlerinin kendileri büyük alim, fı­kıh bilgini ve fetva veren kimselerdi. İstişare gereken’ bazı sorunlar hariç, hüküm ve fetvalarında hiç kimseye^ ihtiyaçları yoktu. Bunun için devirlerinde âlimler ta­mamen âhiret ilmine kendilerini vermiş ve yalnız onunla meşgul olmuşlardı. Dünya işlerinden, insanları alâkadar eden hükümler ve fetvalardan çekinir, fetva vermemek için kendilerini tutarlardı. Yaşayış tarzları ve ahlâkları hakkında yapılan rivayetlerden anlaşıldığı gibi, bütün güçleri ile Allah’a yönelmişlerdi.

Halifelik zamanla yeteneksiz ellere geçince, fıkıhçı-lardan yardım dilemek ve hükümlerinden fetva almak için için her türlü durumlarda onları yanlarına almak zorunda kaldılar.

Tabiîn bilginlerinden selefin yolunu tutan ve saha-bîlerin usûlünü gözeten bir kısmı kalmıştı ki onlara ka­dılık ve fetva için müracaat edildiğinde kaçınırlar ve çekinirlerdi. Bu yüzden halifeler vazife vermek için zorlamaya mecbur oldular. Padişahların âlimlere yö­nelmesini, âlimlerin ise bunlara iltifat etmediklerini gören zamanın insanları, padişahlar katında mevkiler elde etmek için ilim öğrenmeye yöneldiler. Fetva ilmine çalıştılar ve kendilerini hükümdara takdim ettiler; on­larla görüşebilmek için aracılar aradılar, hediyeler iste­diler. Kimisi umduğunu buldu, kimisi de bulamadı. Di­leği yerine gelenler isteme adîliğinden kendini kurtara­madı. Böylece fakîhler, aranır halde iken, şimdi kendi­leri aramaya başladılar. Önceleri padişahlara minnet etmemekle yüce iken şimdi onlara yönelmekle basitleş-tiler, küçüklüler.

Ancak her asırda Allah’ın yardımına erişen bilgin­ler hariçtir. Kaza ve hükümlerde fetvalara ihtiyaç fazla olduğundan, o asırda en çok fetva ve hüküm ilimlerine yöneldiler. Sonraları İslâm akaidine dâir bazı sözleri işitip onlara meyleden âmirler, başkanlar ortaya çıktı. ; Padişahın bu temayülünü görenler Kelâm ilmine daldı­lar. Bu konuda pek çok eserler yazıp mücâdele metod-larını kurdular. Konuşmalarında muhalefet yollarını , açtılar. Böyle yaparken dini koruyup sünneti müdâfaa [ ettiklerini ve bid’atçileri horluğa düşürmek istedikleri­ni zan ve iddia ettiler. Nitekim bunlardan önce fet­valarla uğraşanların güya insanlara açıklamak ve onlara öğüt vermek için gayelerinin dini korumak, müslümanların dinî işlerini boyunlarına almak olduğunu sandıkları gibi.

Daha sonra bir sınıf ekâbir zuhur etti. Bunlar da, mamureleri harabeye çevirecek kadar açık düşmanlık­lara ve kanlı mücadelelere yol açtığı için, kelâmda mü­cadele kapısının açılmasını uygun bulmadılar da fıkıh-da mücadeleye ve bilhassa İmam Şafiî ile İmam Azamın mezheplerinin hangisinin daha üstün olduğu­nu münakaşaya yöneldiler. Bunu görenler, kelâm ve diğer ilimleri terkederek İmam Şafiî ve İmam A’zam arasındaki ayrılıklar üzerinde durdular da İmam Mâlik, Süfyân-ı Sevrî ve Ahmed b. Hanbel’in ve diğer­lerinin ictihadlarını ihmal ettiler. Böyle yaparken de gayelerinin, şeriatın inceliklerini açıklayıp mezheble-rin illetlerini yerleştirmek ve fetva usûlünü genişlet­mek olduğunu sandılar. Bu konuda birçok garib mese­leler bulup çıkardılar, çeşit çeşit mücadele yolları bul­dular ki, bu hal şimdi de devam etmektedir. Gelecek asırların ne olacağını ve Allah Teâlâ’mn mukadderatı­nın neden ibaret olacağını bilemeyiz.

İşte bilginleri bu ilimlere sevkeden, büyüklerin bu .ilimlere temayüllerinden başka bir şey değildir. Eğer padişahlar ve ekâbir, diğer imamların mezheblerine veya başka mezheblere meyletse onlar da ona yönelir­ler ve gayemiz, Allah’a yaklaşmak için din ilmi ile uğ­raşmaktır der ve bunu savunmaktan geri kalmazlardı.[33]

Gazâlî bundan sonra geniş bir şekilde tartışmanın, atışmanın, cedelleşmenin ahlakî ve manevî zararlarını, tahribatını ve onun insanda meydana getirdiği ruhî yı­kımları anlatır. Halbuki o bu tenkid konusunun bir za­manlar doludizgin giden akıncısı idi. Bu bakımdan, bu konuda onun anlattıkları gözle görülmüş olay kesinliği taşır, gözleme ve şahsî tecrübeye dayanır.

Bu sahada en büyük mugalata ve fikir saptırmala­rı, kelimeler üzerinde yapılıyordu. Gazâlî’nin dönemin­de yaygın olan ilimler için ve onların bozulmuş şekilleri için başlık ve isim görevi yapan kelimeler, Kur’an-ı Ke-rim’de, hadislerde, sahabenin sözlerinde ve ilk dönem âlimlerinin (selef âlimlerinin) hayatlarında sıkça geçen kelimelerdir. Meselâ; ihtilaflı fikıh meselelerinin nâdir olarak görülen detaya ait meseleleri ve incelikleri için hiç düşünmeden hemen “Fıkıh” kelimesi kullanılırdı. Her çeşit ilmî uğraşlara, şer’î olsun olmasın, ilme ka­yıtsız şartsız “ilim” kelimesi kullanılırdı. Kelâm ilmine ve onun felsefe ile ilgili konularına “Tevhid” adını ve­rirlerdi. Baştan başa rivayet ve basitliklere, süslü yazı dizilerine, renkli konuşmalara “Tezkîr” kelimesi kulla­nılırdı. Her çeşit sevimsiz konulara, karmaşık söz ve yazılara “Hikmet” diyorlardı. Sonra da kendi uydur­dukları bu şeylere, Kur’an-ı Kerim ve hadislerde bu ilimlerin gerçek şekilleri hakkında bildirilmiş olan bü­tün faziletleri, en üstün sıfatları yapıştırıyorlardı.

Meselâ, fıkhın o bozulmuş şekli için (sadece ihtilaflı olan ve teferruattan bahseden şekli için) Kur’an-ı Ke’-rim’in “Liyetefekkahû fiddîn” âyetini ve hadiste geçen “Men yuridillâhu bihî hayran yüfekkıhhü fiddîn” buy­ruğunu; felsefe ve beşinci asırdaki kelâm ilmi için* “Ve men yü’til hikmete fekad ûtiye hayran kesîran” müjde­sini veren âyetini; cahil ve Allah’tan korkmaz vaizlerin safsata ve boş konuşmaları için “Fezekkir İnnemâ ente

müzekkir” âyetini ileri sürerek bunlara dayandırıyor­lardı.

Gazâlî, bu saptırmaları, bu mugalatayı ortaya dök­tü. Uzun uzun bunlardan bahsederek üzerindeki per­deyi kaldırıp gözler önüne serdi ve şöyle dedi:

“Bu kelimeler, asıl kendi gerçek manalarını yitir­mişler, ifade ettikleri asıl mefhumlardan çok uzak ma­nalara yönlendirilmişlerdir. İslâm’ın ilk çağlarında bu kelimelerin taşıdıkları mana ile bugünkü âlimlerin uğ­raştıkları ilimlerin ve bu kelimeleri kullandıkları ma­naların hiçbir ilgisi yoktur. Onların anlattıkları: keli­melerin zaman içinde seyahatlerinin tatlı hatıraları ve terimlerle, metodların değişime uğramasının ibret ve­ren tarihidir. Ve de ilmî ve dinî çevrelerde o günlerde yaygın olan yanlış anlamaların giderilmesine bir vası­tadır.” [34]

 

Devlet İdarecileri ve Sultanlar:

 

Gazâlî’nin gözünde ikinci derecede bu evrensel (yaygın) bozulmanın, ahlâkî çöküşün ve dinî düşüşün sorumlusu devletin yöneticileri, sultanlar ve eyalet va­lileri kesimi idi.

Gazâlî’den ikiyüz sene önce Hz. Abdullah b. Müba­rek de bu iki (âlimler ve idareciler) grubunu; dini bo­zan, onu anayolundan saptıran güruh diye tanımlamış­tı:

“Dini ancak sultanlar kötü âlimler, hocalar ifsâd et­ti.” (bozdu).

İmam Gazâlî, sultanın kesin söz sahibi olduğu, bü­tün kanun ve prensiplerden üstün olduğu, onlara karşı

çıkmanın ölüm demek olduğu bir devirde bütün cesare­ti ile bu kesimi sorguya çekti. Onları serbestçe tenkid etti. Onun devrinde sultanların hediyelerini ve sun­dukları bağışları kabul etmek bir gelenekti. Gazâlî, sultanların mallarını haksız kazanç, genellikle şüpheli ve haram göstermiştir. Bir yerde şöyle der:

“Bu devirde sultanların para ve malları genellikle haramlıktan uzak değildir. Helâl mal onlarda ya hiç yok, ya da çok azdır. “[35]

Bir diğer yerde ise şöyle yazar:

“Asrımızda sultanların mallarının hepsi de haram­dır, ya da çoğu haramdır. Nasıl olmasın ki, helâl ölçü­ler; zekât, fey’ ve ganimet malıdır. Bunlar da ortada yok. Bunlardan hiçbiri sultana ulaşamıyor. Sadece ciz­ye kalıyor. O da binbir zulüm ve haksızlıkla alınıyor. Alınış tarzı şeriat çizgisini aştığı için helâl değil. Devle­tin maliye memurları şeriat çizgisini aşıyorlar. Ne, ma­lın ne kadar alınacağı (miktarı) hakkında şeriatın em­rini göz önünde bulunduruyorlar, ne kendilerinden ciz­ye alman zimmîler hakkında şeriata kulak veriyorlar, ne de bütün şartları yerine getiriyorlar. Sonra da müs-lümanlar üzerine konan haraç mallar ve arazilerin ver­gisi adına alınan rüşvetlerin, binbir çeşit zulümle altın gümüş olarak zaptedilen o paraların cizye ile kıyaslan­ması bile imkânsız. “[36]

İmam Gazâlî daha ileri giderek diyor ki:

“Sultanların haksız kazanç veya şüpheli kazanç sa­hibi olduklarında, kesinlikle şüphe arasında bir kanaat beslenmesi halinde bile onların verdiği parayı kabul et­mek uygun değildir. Çünkü dinî açıdan bunda zarar vardır. Alınabileceğine Örnek olarak; İslâm’ın ilk döne­minin (selef) âlimlerinden bazısı ve salih kişileri devir-i lerinin sultanlarının verdikleri hediyeleri almışlardı di­ye ileri sürebilirler.”

Gazâlî, o devrin sultanları ile kendi döneminin ve o dönemin şart ve durumlarım karşılaştırarak aradaki farkı şöyle belirtir:

“Birinci asırdaki zalimler, Raşid halifeler devrine yakın olmaları yüzünden oldukça haksızlıktan korkar­lar, sahabe ve tabiînin gönüllerim kendilerine bağla­mak isterler, bahşiş ve ikramlarını kabul etmelerini candan arzu eder ve onları isteyicilik zilletine düşür­meden onlara gönderirdi. Hatta onların bu ikramları kabul etmelerini büyük bir lütuf ve canlarına minnet sayarlar ve bununla sevinirlerdi. Onlar da bu ikramla­rı kabul eder ve bunları verecek haklı yerleri bulur, oraya verirlerdi. Sultanların keyiflerine itaat etmezler, meclislerine uğramazlar, toplantılarına katılmazlar, sürekliliklerini arzu etmezler, aleyhlerine dua eder, on­lara dil uzatırlar ve hatalı hareketlerini reddederlerdi. Onların, dünyalık karşılığında dinlerini kaybetmele­rinden korkulmaz. Bu şekilde onların almalarında bir sakınca yoktu.

Fakat şimdi sultanlar ancak kendilerine hizmette bulunanları, meclislerini süsleyip yaltaklık edenleri ve kendilerini Överek lehlerine duâ edenleri, huzurlarında ve arkalarından övüp medhedenleri sever ve onlara vermek isterler. Eğer parayı alan, önce isteme zilletine katlanmazsa, sultanların hizmetine devam edip duâ ederek onları övmese, maksadlarmda onlara yardımcı olmasa, meclislerine iştirak etmese, düşmanlarına kar­şı sultanlara sevgi ve bağlılığını ifade etmese, zulümle­rini, hatalı ve çirkin hareketlerini gizlemeseydi bu zat

Şafiî ayarında bir kimse olsa bile sultan ona bir dirhem dahi vermezdi.

Sultanların verdiği -şüpheli veya haram olan şöyle dursun- kesin olarak helâl bildiğini dahi almaması lâzımdır. Kendisini ashaba ve tabiîne benzeterek sul­tanların mallarını almaya cesaret edenler; bekçileri, meleklere benzetmeye kalkışanlardır. Bugün sultan­lardan mal alabilmek için meclislerine katılmak, onla­ra saygı göstermek,.memurlarına hizmet etmek, üzer­lerine leke kondurmamak, onları övmek, daima ayakla­rına gidip gelmek lâzımdır ki, ilerideki bölümde açıkla­yacağımız gibi bunların hepsi günahtır”[37]

Diğer bir yerde, sultanlardan uzak durmayı ve on­ların zulümlerinden ve davranışlarından nefret etmeyi tavsiye ederek şöyle diyor:

“İkinci hal de, insanın o sultanlardan uzak durması ve onlara pek yanaşmamasıdır; ne onları o görmeli, ne de onlar onu görmeli. Gereken budur ve bunda fayda ve selâmet vardır. Zulümlerinden dolayı onlara buğz ve kin duygusu taşımalı; ne onların hayatı gibi bir hayatı arzulamak, ne de onları övmeli. Ne onların durumunu kontrol etmeli, ne de onların yakın adamları ile dostluk kurmalı.”

Bir kişinin hükümran olduğu, diktatör ve zâlim pa­dişahların ve başına buyruk vezirlerin, devlet idarecile­rinin herşeyi yapabildikleri o devirde, bütün bir mille­tin ve onun en değerli, paha biçilmez fertlerinin hayatı­nın onların merhametine kaldığı ve şüphe üzerine kat­liam yaptıkları bir zamanda Gazâlî’nin bu açık sözlülü­ğü, devletin malî düzenine, gelir giderine bu açık ve ke­sin tenkidi ve âlimleri, sultanların ve yüksek seviyedeki devlet idarecilerinin hediyelerini kabul etmemeye davet etmesi -ki bu devlete yardımcı olmamak ve öfke­yi açığa vurmak, devletle ilişkiyi kesmek kabul edilir­di- çok ciddi ve önemli bir cihaddı. Bunun ne kadar na­zik ve ciddi bir iş olduğunu, basın ve söz hürriyetinin olduğu bu devirde, demokrasi ve anayasaya göre (isim­den ibaret de olsa) idare edilen bu devirde tahmin et­mek zordur.

Gazâlî, sadece yazı ve kitabla yetinmemiştir. Hatta devrin padişahı ile görüşme fırsatı elde ettiği sıralarda, tıklım tıklım dolu olan sarayda padişahın karşısında doğruyu haykırmıştır. Selçuklu sultanı Melikşah’m oğ­lu, bütün Horasan bölgesinin genel valisi olan Sultan Sancar’la görüşmesi sırasında Gazâlî ona şöyle hitap etmiştir:

“Ne yazık ki müslümanların boynu felâketlerden, sıkıntılardan kopmak üzere; senin atlarının boyunları ise altın tokaların ağırlığından kopmak üzere.”[38]

Sancar’m ağabeyi olan Melikşah’m oğlu Muham-med, döneminin en büyük sultanı idi. Gazâlî, ona doğ­ru yolu gösteren bir mektup yazıp gönderdi. O mektup­ta sultana; makamının sorumluluğuna, Allah korkusu­na ve ülkesinin ıslahına dikkat etmesini tavsiye etti.

Doğu devletlerinde devletin bütün idarî sistemi ve­zirlerin elinde olup, sadece onlar devletin meseleleriyle ilgilendikleri ve düzenini yürüttüklerinden dolayı, an­cak onların dikkati, ilgisi ve gayretiyle ülkenin ıslâhı yapılabilirdi.

Gazâlî bu gerçeği bildiğinden, Selçuklu sultanların­dan çok onların vezirlerine yöneldi. Onlara geniş, uzun mektuplar yazıp gönderdi. Büyük bir cesaretle, çok net ifadelerle devletin kötü idare edilmesine, hakların çiğnenmesine, idarecilerin halkı ezmesine, devlet memurlarının  devleti  çökertmesine,   sorumluların  gafletine (herşeyden habersiz oluşuna) dikkat çekti. Allah korkuşunu hatırlatarak, önceki vezirlerin ve devlet idareçilerinin akıbetini gözlerinin önüne koyarak ıslah ve düzenlemeye yönelmelerini tavsiye etti. Onun bu mek- ‘y-tupları şahsî cesarete, hakkı açıkça söyleyip etkileme-‘ ye, yazı ve ifade gücüne en güzel bir örnektir.

Fahrulmelik’e yazdığı mektupta şöyle diyor:

“Bil ki, bu Tûs şehri kıtlık ve zulüm sebebiyle harap olmuştur. Senin, Damgan ve İsferâin’den bu tarafa hareket ettiğin halk tarafından duyulunca çok korktular. Çiftçiler hububatlarını satmaya, zalimler de malumlardan özür dilemeye, kendilerini affetmelerini isf temeye başladılar. Çünkü onlar senin âdil ve insaflı davranacağını, insanların ahvâlini öğrenmek isteyece-   -ğini sanıyorlardı.

Ama sen Tûs’a gelip de bu insanlar senden hiçbir hareket göremeyince, bütün korkuları gitti. Çiftçiler ve  fırıncılar tekrar eski hallerine döndüler. Fahiş fîatla mal satmak için ihtikâr yapmaya başladılar. Zalimler  !ı-tekrar cesarete geldi. Bu şehrin durumunu gerçeklere aykırı olarak haber veren herkes, bil ki dinin düşmanıdır. Şunu da unutma ki, Tuşluların iyi duaları da bed­duaları da tecrübe edilmiştir, hemen tutar. Vekilinize çok nasihat verdim, kabul etmedi; hali herkese ibret ol­du.

Ey Fahrulmelik, bu acı fakat faydalı sözleri dinle. Sultanlardan hiçbir menfaat beklemeyen, onlardan ge­lecek herşeyden yüz çevirmiş bir insandan başkası bu sözleri söyleyemez. Her kim bu sözlere ters söz söyler­se, bil ki, onun sözü, o kişinin senden beklediği menfa-

at ile hak söz arasında bir perdedir (ki o perde senin doğruyu görmene engel olur).”

Mücîrüddin’e yazdığı bir mektupta da şöyle diyor:

“Bütün halkın ihtiyaçlarına cevap vermek, feryad-larma kulak vermek şarttır. Çünkü zulüm haddi aş­mıştır. Sonra, bizzat ben durumu kendi gözlerimle gör­düm de merhametsiz zalimlerin zulmünü görmiyeyim diye bir sene önce Tûs’u terketmiştim. Mecburî durum­lar beni zorladığı için tekrar Tûs’a döndüğümde gör­düm ki zulüm aynı şekilde devam ediyor.”

Daha sonra, önceki vezirlerin akibetini yazarak Mücîrüddin’i uyarıyor ve şöyle diyor:

“Bıçak kemiğe dayandı. Zulüm ve tecavüz haddi aş­tı. Nerede ise müslümanlarm kökü kazmacak. Görevli­lerin, belde ahalisine dağıtılmak üzere sultandan ema­net olarak alıp dağıttıkları paraların kat kat fazlasını insanlardan zorla aldılar. Bu zalim adamlar halkı soy­dular. Ama bu yaptıkları kötülüklerin hiçbiri sultana ulaşmadı.”[39]

Müslümanların Diğer Kesimleri

 

Âlimler, sultanlar ve yüksek idareciler kesiminden başka Gazâlî genel halk hayatını da denetlemiş, halkın yaşayışına ne kadar İslâm dışı unsurlar, bid’atlar, çir­kinlikler ve mugalata ile kendini aldatmalar girmişse onları tenkid etmiştir.

İhyâu’l-Ulûm dikkatle okunduğunda Gazâlî’nin, ilmî çalışmalarına ve hiç boş vakti yokmuşçasına, onca meşguliyetlerine rağmen o günün toplumunu ve genel hayatı çok iyi tanıdığı anlaşılıyor. Gazâlî’nin hayatı incelemesi derinden ve çok cep-‘,. helidir. Müslümanların genel hayatına, ümmetin değil( şik kesimlerine ve onların değişik hastalıklarına ve ku-\ surlarına parmak basışından, onun ne kadar keskin görüşlü olduğu anlaşılmaktadır. Hayata giren o İslâm . dışı uygulamaları ve çirkinlikleri genişçe açıklamak ? için kitabında ayrı bir bölüm yazmıştır. Bu çirkinlikler ‘. âdet haline gelmiş, sürekli işleniyor, halk ise onların İslâm dışı, çirkin (şeriata ve ahlâka aykırı) şeyler oldu­ğunu anlamıyordu. Bu sahada bütün sivil hayatı ince­lemiş ve o hayatın göze batan çirkin, İslâm dışı alış­kanlıklarını zikretmiştir. Camilerden tut da çarşıya, pazara,  caddelere,  sokaklara, hamamlara ve İslâm’a davet toplantılarına kadar her yer ve kesimin çirkinlik­lerini bir bir sayıp dökmüştür[40]

Gazali,.İhya ‘mn müstakil bir bölümünü (gururun kötülenmesi kitabı) değişik türden mugalatalar ve nef­sin hilesine yakalanmış kişiler hakkında yazmıştır. Bu konuda o, her kesimin aldatılmış, nefsin hilesi ile uyu­tulmuş kişilerinin nasıl yanıldıklarını, aldatıldıklarını anlatmış ve onların öyle bazı psikolojik hastalıklarını ve özelliklerini anlatmıştır ki, onları sadece derin gö­rüşlü bir ıslahatçı ve tecrübeli, uzman bir psikolog gö­rebilirdi. Bu bölümde o; âlimleri, âbidleri, zâhidleri, devlet idarecilerini, zenginleri ve tasavvuf ehlini, yani herkesi incelemiş, araştırmış ve hepsinin kendilerine özgü hastalıklarının, dengesizliklerinin üzerinden per­deyi kaldırmış ve her biri hakkında onları tanıtıcı söz­ler yazmıştır ki bu sözlerden onun zekâsı, gerçeği görü­şü ve en ince noktalan kavrayışı anlaşılmaktadır.

Kendi döneminin âlimlerini, basit fikhî meseleler, hilâfiyyât, kelâm, cedel, nahiv, lügat, şiir, mecaz gibi1 âlet ilimleri ile lüzumundan fazla meşgul olanları da; tenkid etmiştir. Sadece meşayih-i kiramın sözlerini vei haberlerini muhafaza etmekle iktifa eden sofileri de; tenkid etmiştir. Bu adamların; sahip oldukları ilimle­rin, şer’î ilimlere bağlı olması sebebiyle mağrur olduk­larını düşünmüştür. Ancak tıp, matematik ve sanat gi­bi ilimlerin şer’î ilimlerden olmamasından dolayı bu sa­hadaki bilginlerin; bu ilimler vasıtasıyla ilâhî mağfire­te ulaşacaklarına inanmadıklarını,” bu bakımdan bun­ların şer’î ilimlerle meşgul olanlardan daha az mağrur olduklarını belirtmiştir.

Sofilerin mübalağalarından ve hakkı bâtılla karış­tırmalarından öyle şeyler nakletmiştir ki, sadece bu bi­le onun insaflı ve araştırıcı bir âlim olduğunu isbata yeter.

Bu konuda şöyle der:

“Çok defa komşularının açlık, sefalet ve ihtiyaç içinde kıvrandıklarını bilirler de onları bırakırlar ve servetlerini tekrar tekrar hacca gitmekle harcarlar. Çünkü hac yaptıklarını herkes görür ve bilir. İbn Mes’ud (r.a) ne kadar doğru demiş: Âhir zamanda se­bepsiz yani farz olmadığı halde hacılar çoğalır. Yollar­da yaptıkları ticaretleri ile hac işi onlara kolay gelir, kazançları çoğalır. Ecirden mahrum, sevaptan soyul­muş olarak geri dönerler. Kumlu susuz çöllerde, binek­leri onları dolaştırır da yambaşmdaki komşusunun hal ve hatırını sormazlar.

Ebu Nasr el-Temmâr anlatıyor: Adamın biri hacca gitmek üzere Bişr b. el-Hâris’e vedâya gelir ve Bişr’e sorar:

— Ben hacca gidiyorum, bir emriniz var mı? Bişr;

— Ne kadar harçlığın var? diye sorunca adam;

— İki bin dirhem harçlığım var, diye cevap verir.iri Bişr;

— Hacca gitmekle zühdünü mü, yoksa Kabe’ye olan aşkını mı, veya Allah rızasını mı kastediyorsun? diye sorunca adam:

— Allah rızasını kastediyorum, der. Bunun üzerine Bişr;

— O halde evinde dururken peşin olarak Allah rı­zasını kazandıracak bir şeyi söylersem yapacak mısın? der. Adam;

— Evet yaparım, deyince Bişr;

— O halde sen bu iki bin dirhemi, borcunu Ödeye­meyen bir fakire, yiyeceği olmayan bir yoksula, nüfusu kalabalık, geçimi dar olan bir aileye, yetimi sevindiren bîr yetim bakıcısına ve onlar gibi on kişiye yirmişer dirhem, hatta istersen hepsini bunlardan birine ver. Zi­ra müslümam sevindirmek, düşkünlere el uzatmak, sı­kıntıyı gidermek, zayıflara yardım etmek nafile olarak yapılan yüz hacdan daha fazla sevaptır. Kalk da dedi­ğimi yap. Şayet böyle yapmak istemiyorsan asıl kalbin­de olanı bana söyle, dedi.

Adam:

—  Doğrusu kalbimde hacca gitme tarafı kuvvetli­dir, deyince Bişr gülümseyerek adama döndü ve:

—  Servet, şüpheli şeylerden kazanıldığı takdirde nefis kendi arzularından birinin yerine getirilmesini ve -saiih ameller yaptığını göstermek ister. Halbuki Allah

^Teâlâ yalnız müttakîlerin amelini kabul eder, dedi.[41] Avam halkın hastalıklarını ve kendilerini aldatma­larını anlatırken de şöyle yazar:

“Servet sahibi ve avamdan olan bir grup insan da zikir ve vaaz meclislerine devam etmekle aldandılar. Bunları dinlemenin kâfi geleceğini sanarak bunu âdet haline getirdiler. Gereğine göre amel etmeden kuru ku­ruya yalnız dinlemekle mükâfatlanacaklarını sandılar. İşte bunlar da aldanmışlardır. Zira vaaz meclislerinin fazileti hayra teşvik bakımındandır. Hayrı teşvik etme­yen dinlemede bir fayda yoktur, hayrı teşvik eden din­leme makbuldür. Çünkü o amele sevkeder. Şayet ame­le aracı olmazsa yine hayırsızdır. Çünkü vaaz ve nasihat dinlemek, ondan ders alıp amel etmek içindir. Başkası için murad olunan bir şey, murad olunan şeyi yaptırmaz. Kendisinde hayır olmayan amel için dinle­nen vaaz neticesi amel yapılmadığı takdirde bu vaazı dinlemekte de hayır yoktur.

Bazan vaaz dinlemenin ve vaazda.ağlamanın fazi­letini duyar da buna aldanır. Hatta bazan da kadınlar gibi kalbi yumuşayarak ağlamaya başlar. Bazan kor­kunç azab âyetlerini duyduğu zaman: “Allah’ım sen koru, aman yâ Rab, sübhânallah” gibi dualar söyleye­rek ellerini oğuşturur, böyle yapmakla bir iyilik işledi­ğini zanneder. Bu kişi de aldanmıştır. Yakalandığı has­talığı sebebiyle hekimlerin yanma gidip onların bu has­talık hakkındaki sözlerinden üzülen, veya yanında ne­fis yemeklerden bahsedilirken buna iştahlanan aç bir adamın haline benzer. Tâatlann vasıflarım dinlemek bir fayda sağlamaz. Dinlediğin vaazlardan ders alıp kö­tü huylarının hepsini veya bir kısmını terkedip Allah’a teveccüh etmezsen o vaaz lehinde değil aleyhinde bir delildir. Senin onu iyiliğine kabul etmen gurur ve aldanmaktır.”[42]

 

Islâh Edici ve Eğitici Bir Kitap:

Fakat İhyâu’l-Ulûm, sadece tenkid kitabı değildir. O, ıslah ve eğitmenin bir çok yönünü ve pek çok konu­yu toplamış bir kitaptır. Onun yazarı; bir hak yolcusu­nun ve doğruyu arayan birinin kendini eğitip ıslah et­mesi, başkalarına İslâm’ı tebliğ etmesi ve öğretmesi için tek başına yeterli olsun ve büyük ölçüde bir kütüp­hane yerine geçsin de dinî hayatı yaşayanlara rehber olsun diye bunu yazmaya çalışmıştır. O bakımdan bu kitap; akâid, fıkıh, tezkiye-i nefs, tehzîb-i ahlâk ve Al­lah’ın lütfü olan manevî yolların nasıl aşıldığı gibi -son üçünün bileşimi tasavvufu meydana getirir- üç ana ko­nuyu içine alır.

Bu kitabın en göze çarpan niteliği onun insan üze­rinde bıraktığı tesirdir.

Binlerce okuyucu, İhya’mn okunması sonucu in-: sanda meydana gelen dehşetli etkilenmenin, onun ge-.î nel özelliği olmasından dolayı, Mevlânâ Şiblî’nin şu et­kilenmesine ortak olacaktır:                                        »

“Her konu neşter gibi kalbe işliyor. Her söz sihir gi-; bi etkiliyor. Her kelimede coşturucu bir hal yayılıyor. Bunun   en   büyük  sebebi;   bu   kitabı  yazdığı   sırada Gazâlî’nin, manevî cezbe içinde kendini kaybetmiş hal­de bulunması, ilâhî aşkın sarhoşu olmasıdır. [43]

Bu yolculuk ve kitabın yazılışı sırasında yazarın içinde bulunduğu ruh hali ve bu kitaba akseden yaza­rın durumu ve ahvâli bazan okuyuculara öyle etki ya­pıyor ki; kalp dünyadan tamamen ilgisini kesiyor. İba­det ve takvaya öyle şiddetli ve bazan normal dışı çekim meydana geliyor, korku ve heybetin öyle bir anlatılmaz hali insanı sarıyor ki, bazan insanın sağlığına, çalışma­larına tesir ediyor. Bunun sebebi de bu kitabı yazarken Gazâlî’nin kendisinin işte bu ruh hâli içinde bulunuyor olması idi. Bu sebepten dolayı mürşid kimseler, yeni tasavvufa intisab etmiş kimselere bu kitabı okumayı tavsiye etmezler. Tam itidal ve sağlam ölçü ancak pey­gamberin hayatını ve hadis kitaplarını okumak ve ol­gun örnek bir kişinin, yani mürşid-i kâmilin terbiyesi ve kontrolü altında bulunmakla elde edilebilir.[44]

İhyâu’l-Ulûm ve Ahlâk Felsefesi:

 

İmam Gazâlî’nin meziyet ve üstünlüğü, sadece üst düzeyde bir fıkıh âlimi, ictihad sahibi (yeni görüş orta­ya koyan) bir kelâm ilmi bilgini ve gönül ehli bir tasav-vufçu olmaktan ibaret değildir. Aynı zamanda İslâm ahlâkçılığının ve ahlâk felsefesinin ünlü bir yazarı, in­ce görüşlü, derin kavrayışlı bir ahlâk ve psikoloji uzma­nıdır da. İslâm ahlâkının ve ahlâk felsefesinin tarihi ondan bahsetmeden mükemmelliğe erişemez[45]

İhyâu’l-Ulûm, bu konuda da onun bir şaheseridir. Kalp hastalıkları ve psikolojik durumlar üzerine yaz­dıkları ince görüşlülüğüne ve sağlam düşüncesine ör­nektir. Burada ona da bir örnek sunulacaktır:[46]

Makam Mevkî Hırsı:

 

İhyâu’l-Ulûm’ da, “Makam mevki neden tabiî ola­rak insana sevimli gelir? O derecede ki, çok çetin bir mücâhede ve mücadele olmadan kalp bundan kurtula­maz” adı altında bir başlıkta şöyle yazmaktadır:

“Bilmiş ol ki, gümüş, altın ve diğer servetleri sev­meyi gerektiren sebep ne ise; makam ve mevkiin sevil­mesi de odur. Hatta altın ile gümüş miktar bakmmdan müsavi oldukları zaman altın tercih edildiği gibi, ma­kam ve mevkî de servet üzerine tercih edilirler. Çünkü altın ve gümüş, yenilip içilmediği ve giyilmediği için maddeleri bakımından diğer çakıl taşlarından farklı değillerdir. Bunların sevilmesi, insanın bütün arzuları­nın tatmin olmasına sebep olmalarından dolayıdır. Ma-‘ kam da bunun gibidir. İnsanların gönüllerini fethet-1 inek bir amaç değildir. Ancak insan, altın ve gümüş sayesinde kendisine yarayışlı birçok sonuçlara ulaşaca­ğı gibi gönülleri fethetmek sayesinde de bütün arzula­rına kavuşabilir. Demek ki, her iki tarafta da sebep ay­nıdır. Sebepteki ortaklık sevgide ortaklığı gerektirir. Makamın mal üzerine tercihi ise; makamın maldan da­ha sevimli olmasından dolayıdır. Şu halde üç bakım­dan makam ve mevki, mal üzerine tercih edilir;

Birincisi: Makam ile servet sahibi olmak, servet ile makam sahibi olmaktan daha kolaydır. Gönüllere yer­leşen bir âlim ve zahidin, arzu ettiği anda servet sahibi olması kolaydır. Zira ona gönül bağlayan zenginlerin serveti onun emrindedir. Onda kemâl olduğuna inanan zenginler, servetlerini ona feda ederler. Fakat cimri bir zengin ne kadar servet sahibi olursa olsun; mevki sahi­bi olamaz. Demek ki mevki, servete de sebeptir. Mevki sahibi aynı zamanda servet sahibidir. Fakat her servet sahibi, mevki sahibi değildir. Bu bakımdan mevki, ser­vetten daha sevgilidir.

İkincisi: Mal, çeşitli âfetler; hırsızlık v.s. sebeplerle her an yok olmaya mahkumdur. Zalimler, servete göz

diker, bunun için korunmaya muhtaçtır. Fakat gönül­leri fethettikten sonra bu gibi tehlikeler bahis mevzuu değildir. Bu gönülleri başka kimse çalamaz, kimsenin eli bunlara uzanamaz. Bununla beraber bazı değişik­likler sebebiyle gönüller de dönebilir. Fakat bunun ıslâhı mümkündür.

Üçüncüsü: Kalplerin kazanılın asında artış, gelişme ve çoğalma devam eder gider. Bunun için ise hiçbir gayret ve zahmet çekmeye gerek yoktur. Bir kimsenin bilgisi veya amelinden dolayı kalpler onun çevresinde toplanmaya ve ona saygı duymaya başlayacağından diller artık ondan bahsetmeye koyulacak, insanlar onu başkalarına anlatacak ve yeni yeni kalpler ona açılma­ya başlayacaktır. İnsan normal olarak ve yapısı itiba­riyle şöhret ve üne düşkündür. Başka şehirlerde, ülke­lerde onun şöhreti dalgalandıkça yepyeni kalbler kaza­nılacak ve onun bağlıları grubuna girmiş olacaktır. Bu şekilde onun azamet ve sevgisi birinden diğerine geçe­cek ve çoğalma, artma devam edip gidecektir. Bir yere varıp durmayacak. Mal varlığı böyle değil. Bir insan ne kadar mala sahipse ancak o kadarının sahibidir. Gay; ret, meşakkat ve uğraştan başka hiçbir şey onu artır^ maz. Fakat makam kendi kendine gelişme gösterir, bii sınırı da yoktur. Malda bir duruş, bir durgunluk olur, makam ise gelişir, artar, yükselir. Bu bakımdan bir inr sanın şöhreti artıp makam ve mevkii yükseldikçe, in­sanlar da onu öve öve bitiremiyorlarsa, mal mülk onun gözünde sıfır olur. İşte bu da malın, mevki üzerine ter-^ cih edilmesinin açıkça görülen sebepleridir. Eğer geniş1 letilirse daha pek çok sebepler ortaya çıkar.                !

Mal olsun, mevki olsun, her ikisinin de ele geçiril1 meşinde zorluk vardır. İnsana yakışan, bunların hiçbir rini sevmemektir. Ancak yiyecek, içecek ve tedavi gi

derleri gibi zarurî ihtiyaçlarım giderecek; menfaatim sağlayıp zararını önleyecek kadar mevki ve servet edinmek kâfidir. Binaenaleyh bu kadarı sevilir, çünkü sevgiliye ulaştıran her şey sevilir. Ama fazlasını sev­meye lüzum yoktur.

Halbuki insanın öyle tuhaf hali var ki, dünyanın bütün servetlerine, hazinelerine sahip olmak ister. Hatta bir vadi dolusu altını olsa, ikinci bir vadi altını olmasını da ister. Ayrıca hiç gidip görmiyeceği yerlere kadar şöhretinin yayılmasını ister. Bunda hiç bir yara­rı olmayacağı halde arzular,

Ne dünya ne âhirette faydası dokunan böyle bir sevgi peşinde koşmak ahmaklıktan başka ne olabilir? dersen; Deriz ki: Doğrudur. Gerçekten makam mevki hırsı, yok edilmesi imkânsız olan kalplere özgü bir du­rumdur. Bunun iki sebebi vardır:

Biri; açık olan sebeptir, ki herkes bunu görür ve an­lar.

İkincisi; gizli olandır ki, asıl ana sebep de budur. Bunu geri zekâlılar bir tarafa, zeki kimseler bile anla­yamaz. Çünkü bu sevgi insan tabiatmdaki çok gizli bir istekten meydana gelir. Bunu ancak hikmet deryasına dalanlar bilir, anlayabilir.

1- Birinci sebep: İnsan yaratılışı gereği sevdiği şey hakkında şüpheci ve sû-i zan içinde bulunur ve tehlike­leri, sû-i zanlarını yok etmek ister.

Şiir:

“Aşk varsa, binlerce şüphe ve sû-i zan da vardır.”

İnsanoğlunun elinde yaşamasına, geçimine yetecek malı olsa bile istek ve arzuları daha çok olur, daha -üzün emeller peşindedir. Bu sebeple elindeki servetin

tükeneceğinden veya yok olup başkalarına muhtaç ola­cağından korkar. Bunları hatırlayınca korkar ve heye­canlanır. Emniyetini, ancak yedek servet temininde bulur. İşte; bu giderse o var diye teselli bulur. Kendini düşünmesi ve hayatı sevmesi, kendisini bu yollara sü­rükler. Bu sıkıntısını ancak servet çokluğu ile teskin eder. Bunun içindir ki, serveti sever.

Bu öyle bir korkudur ki; belirli bir miktar servet, bu sıkıntıyı gidermez. Bunun için yeter diyeceği son bir sınır da yoktur. Nitekim Resulü Ekrem Efendimiz:

“İki hırslı kimse var ki, bunlar doymazlar. Bunlar; ilim ve mal harisleridir.” [47] buyurmuştur.

Hırs; ilim ve malda olduğu gibi makam ve mevkide de aynıdır. Hırslı insan, uzak yerlerde de meşhur olma­sını ister. Çünkü o, birgün kendi memleketinde her­hangi bir sebeple sevilmez hale gelirse; o memleketlere gidebileceğini veya onların onun yanma gelebileceğini, sonuçta bunun kendisine yarar sağlayacağını düşünür. Bunlar; mümkün olan şeylerdir. Mümkün oldukları için uzaktakilerin gönüllerine girmekten tabiî olarak zevk alır. Zira bunda güven vardır.

2- İkinci sebep: En güçlü sebep de budur. Ruh bir ilâhî emir (iş, olgu)dir. Nitekim Allah, âyetinde:

“Sana ruhdan sorarlar. De ki: Ruh; Rabbimin em­ridir, ” buyurmuştur[48]

Ruhun ilâhî bir emir olması; genişçe açıklanmasına izin verilmeyen mükâşefe ilminin sırlarından olmasın­dandır. Çünkü Resulü Ekrem Efendimiz bunu açıkla­mamıştır. Fakat sen bunu bilmeden önce şunu bilmen gerekir: Kalbinin; yeme, içme, giyme ve cinsî münâsebet gibi hayvanı safatlara; dövme, eziyet etme ve öldürme gibi yırtıcı hayvan sıfatlarına; hile, aldatma ve teşvik gibi şeytanî sıfatlara; kibirlenme, böbürlen­me, yükselme ve üstünlük taslama gibi ilâhî sıfatlara eğilimi vardır. Zira kalb, izah ve açıklaması uzun za­man alan değişik temel duyguların buluştuğu bir yer­dir. Kendisinde ilâhî emir (iş ve olgu) bulunduğu için normal olarak rubûbiyeti (ilâhî özellikleri) sever.

Rubûbiyet demek; kemâlde tekleşmek ve varlıkta istiklâliyet ve serbestliktir. Kemâl, rubûbiyet sıfatla­rından olduğundan insan tabiatı bunu sever. Kemâl, varlıkta tekleşmektir. Çünkü varlıkta ortaklık, nok­sanlıktır. Güneşin kemâli tek oluşundadır. Bir başka güneş daha olsaydı, güneşin kemâli düşerdi. Halbuki her yönden tek olan Allah Teâlâ’dır. Zira onunla bera­ber olan hiçbir kimse yoktur. Ondan başka her ne var­sa onun kuvvet ve kudretinin eseridir. Hiçbiri kendi başına varlığını devam ettiremez. Zira kendi başına varlığı devam eden (bizatihi kâim olan) Allah’tır. Çün­kü onunla birlikte bir başka mevcud yoktur. Zira bera­berlik, rütbede ortaklığı gerektirir. Rütbe ve mevkide ortaklık ise noksanlıktır, bir kusurdur.

Kâmil; benzeri, eşi olmayandır. Güneşin gökyüzü­nün her tarafında parlaması, güneşte eksiklik olmayıp kemâl olduğu, noksanlık ise onun benzeri başka bir gü­neşin bulunması olduğu gibi, âlemde olan herşeyin vücûdu, kudret nurlarının parlamasına bağlıdır. Bu ise kudret sahibinin kemâlidir. Fakat âlemde olan nurlar tâbidir, metbû değil. Demek ki rubûbiyetin manası var­lıkta tekleşmektir.

Kemâl de budur. Her insan bu tekleşmeyi arzu eder. Bu bakımdan sofilerden biri: “Firavun’un: !Ben si-

zin rabbinizim’ dediği gibi, her insanın içinde aynı duy­gu vardır, ama buna yol bulamaz” demiştir ki, bu söz doğrudur. Zira kulluk, nefsi kahreden, nefse bir eziyet­tir. Bu bakımdan rubûbiyet tabiî olarak sevimlidir. Bu da Allah Teâlâ’nm: “De ki: Ruh, Rabbimin emrinden-dir.” buyurmakla îma ettiği, nisbet-i rabbâniyeden ile­ri gelmektedir.

Fakat insan, kemâlin son haddini idrakten âciz olduğu için ümidini kesmez ve daima kemâli arzu eder. Kemah, kemâlin ardında başka bir maksatla değil, yal­nız kemâl olduğu için sever. Her mevcûd; varlığını, var­lığının kemâlini sever. Kendisinin ve kemâl sıfatının yok olmasına üzülür. Kemâl, ancak varlık âleminde tek olmayı ve bütün mevcudata hâkim olmayı elde etmektir.

Kemâlin en üstünü de, başkasının varlığı kendisine minnettar olmaktır. Şayet, başkası sana minnettar ol­mazsa o zaman sen en azından ona hâkim olman gere­kir. Bu bakımdan hâkim olma herkesin tabiatının sev­diği şeydir. Zira bu da kemalin bir çeşididir.

Kendi varlığını tanıyan her kişi kendini sever, ken­dinin kemâlini de sever ve bundan zevk alır. Yalnız bir şeye hâkim olmak, ona tesir etmek ve arzuya göre onu değiştirmekle mümkündür. Emrine bağlı olup; istedi­ğin tarafa çekip çevirmen lâzımdır. Bunun için insan; herşeyi emri altına almak ister.

Varlıklar ikiye ayrılır: Biri, zâtında değişikliği ka­bul etmeyendir; Allah Teâlâ’nm zat ve sıfatları gibi. Bunlar asla değişmezler.

Diğeri de; değişikliği kabul edendir. Bunlar da iki­ye ayrılır:

Değişikliği kabul eder, fakat bu değişiklikte yara­tıkların etkisi olamaz. Felekler, yıldızlar, melekût âlemi, melek, cin, şeytan, dağlar, denizler; dağ ve denizlerin altlarında olan şeylerdeki değişiklik gibi.

Değişikliği kabul edenlerin diğer kısmına ise insanların etkisi olur. Karalar ve kara parçaları ve bunların v üzerinde bulunan madenler, bitkiler ve hayvanlarda kî olan değişiklikler gibi. Bunlarda insanların etkisi vare dır. Kulun kudretinde olan değişikliklerden biri de insanların kalbidir. İnsan ve hayvan cesetleri gibi, insan … gönülleri de etki ile değişebilmeye yeteneklidir.Varlıklar; insanoğlunun tasarrufuna muktedir ol­duğu yeryüzü ve yeryüzündeki şeyler ile, tasarrufuna muktedir olamadığı; Allah Teâlâ’nm zâtı, melekler ve gökler olarak, ikiye ayrıldığına göre; insanoğlu ilim ile s  gökleri fethetmeye ve ondaki esrarı çözmeye heves etti s ki; bu da bir çeşit hâkimiyettir. Zira bilinmekle kuşatılan şey, ilmin emri altına girmiş ve onun âlimi de ona  hâkim   olmuş   gibidir.   Bunun  için;   insanoğlu  Allah Teâlâ’yı, melekleri, felekleri, yıldızları ve göklerin, de-v nizlerin,    dağların   sırlarını   çözmek   istemiştir.   Bu ‘ : sayede onlara da hâkim olmuş olur ki bu bir çeşit •>; kemâldir. Bu, tıpkı acayip bir san’atı görüp de ondan ki âciz olduğu halde; o sanat ile ne iş gördüklerini öğren-r.i inek isteyenin hali gibidir. Meselâ; satranç gibi. Bu oyunu icâd edene şaşar. Kendisi bunu icâd edemez. Fa­kat ne için icâd edildiğini ve bununla nasıl oynandığını merak edenin hali gibidir. Bir de hendesedeki san’at  inceliğini gören ve benzeri akıl erdiremiyeceği şeyleri gören kimse; bunları yapamıyacağım bilir. Fakat nasıl : yaptıklarını merak eder ve anlamadığına üzülür. Anlayabilirse,  anladığına  sevinir.  İşte  bu  da  onun  gibi-[49]

 

Nefis Muhasebesi:

 

Kitabın en tesirli bölümü; Gazâlî’nin öğüt verdiği, yapılan her güzel amele müjde verdiği, kötü amellere de büyük azabları örnek gösterdiği; yani iyiye özendire­rek kötüden sakındırmada kalem oynattığı ve dünya­nın durmadan değişip sebatsız oluşu, âhiretin dehşeti, iman ve salih amele duyulan ihtiyaç, nefsin ıslahı ve kötülüklerden temizlenmesinin önemi, kalb ve ruh has­talıklarının zararlarına dikkat çektiği yerlerdir.

Böyle bir yerde o, tatlı dilli bir nasihatçı, ince gö­rüşlü bir hakîm, karşısmdakilerin durumlarını, hasta­lıklarını ve neye ihtiyaçları olduğunu çok iyi bilen tec­rübeli ve uzman psikolog bir tedavici olarak karşımıza çıkmaktadır. O; onları kendilerinden daha iyi savun­makta ve büyük bir maharet ve insafla onların maze­retlerini ve delillerini öne koymaktadır. Sonra da uz­man bir hukukçu ve psikolog gibi onlardan her birine cevap vermektedir. Sonra şefkatli bir tedavici ve iyi ni­yetli eğitici gibi onlara tedavi yolu göstermektedir. Bu yüzden onun vaaz ve nasihatları sadece vaaz türünden etkileme örneği değil, hikmet ve belagatta da örnektir. •Her devirde binlerce insan onun nasihatlarmdan ve anlattıklarından faydalanmıştır. Çok sayıda insanın ıslâhına sebep ve vasıta olmuştur.

Kitabın son dörtte birlik bölümünde bu konuda en büyük birikim vardır. Burada bir Örnek takdim edil­mektedir. Bu örnekde o, nefsi azarlamış, sıkıştırmıştır. Okuyuculara, kendi nefisleri ile nasıl konuşmaları ge­rektiğini, âhiret durağı için o nefsi nasıl hazırlamaları icâb ettiğini anlatırken, “Nefsin azarlanıp kötülenme-sinde altıncı oturum” adı altındaki bahiste şöyle yaz­maktadır:

“Ey nefis, biraz insaf et! Bir yahudi sana; filan ye­mek senin için zararlıdır dese onu hemen terkediyor, onun uğruna zahmete katlanıyorsun. Mucizelerle des­teklenen peygamberlerin sözü, Allah’ın buyrukları ve semavî kitapların anlattıkları sana o yahudinin söyle­diklerinden daha az değerde midir? Halbuki o doktor yahudi, tahmin ve kıyasla söylüyor ki, onun aklı da bil­gisi de eksiktir.

Bir çocuk; senin elbisenin içinde akrep var dese, hiçbir delil ve isbat istemeden hemen elbiseyi soyar atarsın. Peygamberlerin, velîlerin, hikmet sahibi kişile­rin ittifak ettikleri mesele; senin yanında o çocuğun sö­zünden daha mı az değer taşımaktadır? Veya cehenne­min ateşi, zincirleri, gürzü, azabı, zakkumu, yılanı, ak­rebi ve zehirli şeyleri senin için bir akrepften daha mı az zararlıdır? Halbuki bu akrebin ızdırabı en fazla bir gün sürer. Bu akıllı kimselerin işi değil. Eğer senin bu halini hayvanlar bilseydi sana güler, senin bilgiçliğinle alay ederlerdi.

Öyle ise ey nefis, bu şeyler sence biliniyor da bunla­ra inanıyorsan, o zaman bunları yapmakta neden tem­bel davranıyorsun? Halbuki ölüm hemen bir sıçrayışta senin üzerine çullanacağı bir siperde beklemektedir. Farzet ki yüz sene yaşaman için sana ömür verilmiştir. O zaman şöyle mi düşünüyorsun? Bir dereyi geçmesi gereken adamın dağın eteğinde güven içinde hayvanını otlatması halinde o dereyi geçebileceğini mi sanıyor­sun? Böyle zannediyorsan ne kadar ahmaksın.

İlim öğrenme düşüncesiyle gurbete giden birinin gittiği yerde birkaç sene tembel, âvâre dolaşarak geçir­dikten sonra ülkesine dönerken bütün bilgileri öğrene­rek döneceğine inanmasına sen ne fersin? Onun akıl ve mantığına gülersin ve onun bu salaklığıyla, ilim ve

geniş dinî bilgi bu kadar kısa zamanda öğrenilir mi di­ye alay edersin. Hele de-kadılık makamının ilim, bilgi ve fikıh bilgisi (hukuk bilgisi) olmadan sadece umarak, tevekkül içinde beklenti ile ele geçeceğine inanılmasına ne dersin? Böyle bir şeye inanılsa bile umulan ele geçer mi?

Bu kadar açık ve seçik şekilde anlatılan bu husus­ları hâlâ nazara almayıp yine, ileride yaparım iddiası­na kalkışırsan hâlâ nasıl hikmetten dem vurursun? Bundan daha büyük ahmaklık olur mu?

Belki de; beni ibâdetten alıkoyan şehvetlerimin is­teklerine olan düşkünlüğüm, zahmet ve eziyetlere kat-lanamayışım diyeceksin ki, bu da açıkça ahmaklık ve çirkin bir mazerettir. Şayet bu iddianda doğru isen saf ve temiz olup ardı arkası gelmeyen nimetlerin zevkini ara. O da bu dünyada değil cennette olur. Şayet şehvet­lerinin arzusuna bakıyor, onların temini için çalışıyor­san, bu da o şehvetlere karşı çıkmakla elde edilir. Öyle lokma var ki birçok lokmalara engel olur.

Doktor, bir hastaya; “Üç gün su içmeyeceksin, içer­sen hastalığın azar ve hayatın boyunca bir daha soğuk su içemezsin. Eğer bu tavsiyeye uyar da içmezsen iyile­şirsin ve hayatın boyunca soğuk suyu içersin.” dediğin­de; ne olursa olsun ben şu anda içeceğim diyen hasta hakkındaki görüşün nedir? Bu adama deli demez mi­sin?

İşte senin bütün hayatın, ebedi olan âhirete göre üç gün bile değildir. Acaba üç günlük olan şu geçici dün­yada şehevî arzuların zorlamalarına sabretmek mi da­ha zor, yoksa süresi uçsuz bucaksız, elem ve kederi sonsuz olan cehennem ateşine dayanmak mı daha zor­dur? Dünyadaki üç günlük çabanın acısına, sıkıntısına sabredemiyen, acaba Allah’ın en ağır, ebedi azabına nasıl dayanacaktır?

Bütün bu durumlar karşısında hâlâ nefsinle mücâ-hede etmeyip ona müsamaha göstermen, ya gizli küf­ründen ya da ahmaklığından ileri gelir. Gizli küfrün, sevab ve ikâbın önemini bilmemen ve hesab gününe inanmandaki zayıflığındır. Açık ahmaklığın ise Al­lah’ın senin ibâdetine ihtiyacı olmadığım düşünerek hiçbir kötülükten çekinmeden, onun keremine, afvma güvenmendir. Halbuki öte yandan bir lokma ekmek ve­ya bir kuruşta, ona güvenin yoktur. Bütün imkânla­rınla onları elde etmeye çalışır ve her çareye başvurur­sun. İşte bu tutum ve davranışlarınla Hz. Peygam-ber’den ahmaklık damgasını yersin. Nitekim yukarıda geçen bir hadis-i şerifde Hz. Peygamber: “Akıllı adam nefsini hesaba çekip ölümden sonrası için çalışan; ah­mak adam da nefsinin isteklerine uyduğu halde Al­lah’tan iyilik uman kimsedir,” buyurmuştur.

Yazıklar olsun sana ey nefis! Şeytana ve dünyaya aldanmak senin için doğru olmaz. Sen herkesten önce kendine bak. Vakitlerini kaybetme, nefesler sayılıdır. Bir nefesin gidince, bir parçan gitmiş demektir. Hasta­lık gelmeden sıhhatini, iş gelmeden boş vaktini, yoksul­luk gelmeden varlığını, ihtiyarlık gelmeden gençliğini ganimet bil de âhiretteki ebedî hayatını düşünerek, onun için çalış.

İnsaf et, önümüzde kış gelecek diye onun günlerini hesab ederek yiyecek, giyecek, yakacak gibi bütün kış hazırlıklarını yapmıyor musun? Burada neden Allah’ın lütuf ve keremine bağlanmıyorsun? Yakacaksız, giye-ceksiz de Allah beni üşütmez, onun buna gücü yeter de­meden çâre ve tedbirlere başvuruyorsun. Acaba cehen­nem soğuğunun, bu kış soğuğundan daha az, süresinin bu süreden daha kısa olduğunu mu zannediyorsun?

Yoksa aralarında bir benzerlik bulunduğunu mu düşü­nüyorsun? Yoksa hiç çalışmadan bundan kurtuluş ola­bileceğine mi inanıyorsun? Asla, hiçbiri öyle değil. Kı­şın soğuğunu; elbise, mesken ve ateşin gidereceği gibi cehennemin sıcaklığı ve soğukluğunu da ancak tevhid kalesi ve itaat hendeği önleyebilir. Allah’ın sana iyiliği, sana korunma yollarını öğretmesi ve bunu sonra kolay­laştırma sidir. Onun iyiliği; azabı, eziyeti tamamen yo-k’etmesi değildir. Allah’ın bu dünyadaki kanunu soğuk­tan korunmak için ateşi yaratıp, ateşi ne şekilde elde edeceğini sana bildirmesi ve imkânlarını yaratıp bu se­beplerin temininde kendisi müstağni olup bunları biz­zat senin temin etmen gerektiği gibi, cehennemden de kurtuluş yollarım sana bildirmek ve sebeplerini yarat­maktır.

Allah Teâlâ, maddî sebeplerden müstağni olduğu gibi, senin tâat ve ibadetinden de müstağnidir. Bunlar senin kurtuluş yollarındır. Âyet: “İyilik eden kendine, kötülük eden de kendine eder, Allah Teâlâ herşeyden müstağ-nîdir, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.”

Yazıklar olsun sana  ey nefis!  Cahilliği bırak da âhiretini dünyan ile kıyasla. Ayet: “Hepinizin yaratıl­ması ve diriltilmesi bir nefis gibidir.” Ayet: “Bizi nasıl yoktan var ettiyse, yok ettikten sonra yine var ederiz. Ayet: ‘Allah’ın sünnetinde hiçbir değişiklik yoktur.”[50]

 İhyâ’nınTenkidçisi:-

 

Şeyhülislâm İbn Teymiye, Îhyâu’l-Ulûm’u bir bü­tün olarak övmüş ve onun değerli bir kitap olduğunu itiraf etmiş; ve: “Onun İhya’ daki anlatışı ve ifadesi gü­zeldir.” diye yazmıştır. Bununla birlikte dört konuda kitabı tenkid etmektedir:

1- Birinci tenkidi: Kitapta felsefecilerin pek çok gö­rüşü yer almakta; onların, Allah’ın birliği (vahdaniyet), peygamberlik ve âhiretle ilgili düşünceleri, sözleri bu­lunmakta, demektedir. Ona göre Gazâlî, filozofların az veya çok kesinlikle etkisinde kalmıştır. Her ne kadar o, onlara karşı olan ve şiddetle onları tenkid eden biri ise de eserlerinde onların düşüncelerini (farkında olma­dan) yer yer aks ettirmiştir.

İbn Teynıiyye’nin felsefecilere ve felsefeye karşı oluşu çok şiddetli olduğu için, onun ölçüsüne göre Gazâlî’-nin bazı sözlerinin felsefeden etkilenmiş olma­sına şaşılmam alıdır;

2- İkinci tenkidi de şöyle: Kitapta kelâmla ilgili öyle konular var ki bunlar İbn Teymiye’ye göre Kur’an-ı Kerim’in ve sünnetin ruhuna uymamakta ve onun öl­çüsüne göre tam olarak oturmamaktadır.

3- Üçüncü tenkidi ise; kitapta tasavvuf erbabının, bazı aşırı sözleri, asılsız ve aldatıcı ifadeleri vardır de­mektedir.

4- Bir tenkidi de İhya’ da pek çok zayıf hadislerin bulunduğu, hatta uydurma hadis ve rivayetlerin oluşu üzerindedir.

Buna rağmen Şeyhülislâm îbn Teymiye, İhya hak­kında şöyle bir kanaat belirtmektedir:

“Buna rağmen İhya’ da hak yol üzerinde olan mari­fet sahibi tasavvuf erbabının, kalbin amelleri üzerinde pek çok öyle sözleri var ki onlar kitap ve sünnete uy­gundur. Ve pek çok bölümü kabul edilebilir durumda­dır. Bu bakımdan bu kitap hakkında âlimlerin değişik görüşleri var ve birbirine zıt görüşler ileri sürmüşlerdir”[51]

Allâme îbn Cevzî’nin de en ağır tenkidi zayıf ve uy­durma hadisler üzerindedir. Ona göre; bunun sebebi, Gazâlî’nin hadisle fazla ilgilenmemesidir.

Hafız Zeyneddin el-Irâkî (Elftye kitabının sahibi), İhyâu’l-Ulûm’ a büyük bir hizmet ederek içindeki ha­disleri tahric etmiş, her hadisin ve râvînin durumunu incelemiş, hadisin derecesi ve sıhhatini kaynakların­dan araştırarak bulmuş, doğrusunu, yanlışını açığa çı­karmıştır.

İbn Cevzî, Gazâlî’nin bazı tarihî olayları geçiştir­mesini, onları atlamasını da zikretmektedir. Bundan da anlaşılıyor ki, hadis gibi tarihle de pek fazla ilgilen­meye zaman ve fırsat bulamamıştır[52]

İbn Cevzî’nin ikinci karşı çıkması da, bazı kalp has­talıklarının (gösteriş, makam, mevki hırsı vs. gibi) te­davisi konusunda nefsi öldürme ve ıslah etme yolunda tasavvufçuların öyle bir takım maceralarını nakletmiş-tir ki, bunların tatbiki, yapılması imkânsızdır. Fıkıh yönünden onun caiz olduğunu isbat etmek de imkân­sızdır.[53]

Bu kusurlarına rağmen İhya’nm değerli ve Önemli olduğuna inanmaktadır ve kendisi bizzat Minhâcü’l-Kaşıdın  adında yazdığı eserde İhya’ yi özetleyerek kı­saltmış, itiraz edilen yerleri kitaba hiç almamıştır. Fa­kat bu özette, asıl kitabın ruhu ve etkisi de kalmamıştır.[54]

İmam Gazâlî ve Kelâm İlmi:

 

Gazâlî gibi ictihadçı bir kafaya sahip olan birinin, Önceki âlimlerin anlattıklarını ve incelemelerini sadece nakletmekten ibaret kalması veya kendi kişiliğini orta­ya koymadan, onların ne demek istediğini anlatıp iza­ha çalışan biri olmaktan öteye geçmemesi, olacak şey değildir. Kısmetsizlikten, dördüncü hicrî asırda kelâm ilmi ortamı da -ki bu ilmin diğer bütün ilim dalların­dan daha çok kendi döneminin akıl ve ilim düzeyine göre hareket etmesi gerekli idi- donmaya, diğer bilgile­re uyma hastalığına yakalanmıştı.

Eş’arî kelâmcıları, sadece Eş’arî’nin incelemeleri­nin sonuçlarım ve onun akidelerini (inanç sistemlerini) kabul etmekte ısrar etmiyorlar; hatta o akidelerin tes-biti için Ebu’l Hasan Eş’arî ve Ebu Bekir Bâkıllânî vs.nin ortaya koyduğu görüşleri ve delilleri de (isbat tarzları da) olduğu gibi kabul edilmelidir; bunun dışın­da başka görüşler ve deliller kabul edilmemelidir diye ısrar ediyorlardı.

İmam Gazâlî, eserlerinde müctehid edası içinde te­mel meseleler ve akideler üzerinde söz söylemiş, kalem oynatmış ve onları isbat etmek için kendisince daha et­kili ve gönle hoşgelen delilleri, görüşleri ileri sürmüş­tür. Allah’ın sıfatları, peygamberlik, mucizeler, şer’î yükümlülükler, azab, sevap, kabir hayatı, kıyametle il­gili olarak o, yeni kelâma üslubuyla konuşmuş ve yaz­mıştır. Onu isbat için pek çok kelâmcı gibi ihtimaller­den, şüpheye düşürücü sözlerden, mantıkî görüşler ve sonuçlardan hareket etme yerine daha çok herkesin anlıyacağı, doyurucu bir kanaat veren deliller ortaya koymuştur.

Bu konuda o, önceki kelâmcılarm isbat tarzlarına, kullandıkları dile, terimlere ve onların metoduna bağlı kalmamış ve böylece, Eş’arî ilm-i kelâmını yenileme hizmeti yapmıştır. Bu hizmetten dolayı Eş’arî kelâm-alarmın ona minnettar kalmaları ve onun çok büyük

hizmetlerini itiraf etmeleri gerekirdi.

Fakat Gazâlî bu hizmeti genel kelâmcılarm hareket tarzından saparak yaptığı ve yer yer Ebu’l Hasan Eş’arî’nin ve onun ünlü tâbilerinin görüşlerinden, anla­yışlarından farklı hareket ettiği için Eş’arî görüşünde olanlar (kaldı ki Gazâlî de aynı görüşe bağlı olmasına rağmen) onun bu kelâm ilmine kullandığı metoduna, isbat tarzına yüzlerini ekşitiyorlardı. Bu sahanın pek çok heyecanlı âlimleri onun bu metodunda sapma, sa­pıtma ve selef anlayışından uzaklaşma, ayrılma görü­yorlardı.

Îhyâu’l-Ulûm’ un yazılışı ve onun normal üstü be­nimsenip yayılmasından  sonra  bu konuda  Eş’arî  â-limleri arasında homurdanmalar çok arttı ve pek çok kimsede Gazâlî’nin akaidinden tereddütler meydana geldi. Samimi biri Gazâlî’ye mektup yazarak ve durum­ları haber vererek üzüntülerini belirtti. Gazâlî ona ge­niş bir cevap yazarak ayrı bir kitapçık, Faysal et-Tefri-ka Beyne’l-hlâmi ve’z-Zenâdika   adıyla sundu. Kitapçı­ğın baş tarafında şöyle yazmaktadır:

“Şefkatli kardeşim! Ç e kem iyeni er güruhu (esrâr-ı din ile ilgili) bazı eserlerim üzerinde tenkidler yapıyorlar ve onların eski İslâm âlimlerinin ve ilm-i kelâm önderlerinin görüşlerine aykırı olduğunu zannediyorlar.  Eş’arî akideden kıl payı ayrılmayı küfür kabul ediyor­lar. Onların bu davranışından duyduğun üzüntüyü an-ii lıyorum. Fakat azizim sabretmelisiniz. Hz. Peygamber Efendimiz saldırılardan, kötülemelerden kurtulamadı-U gına göre ben kim oluyorum. Kim ki Eş’arîlere, Mutezi­leye, Hanbelîlere veya diğer grublara muhalif olmayı, onlardan ayrı fikir belirtmeyi küfür kabul ediyorsa bil ki o kör bir mukallid (uydu)dir. Onu düzeltmeye çalış­mak için vaktini boşa harcama, onu susturmak için

muhaliflerin iddiaları yeterlidir.

Bütün (kelâm) mezheplerinde Eş’arî’nin görüşün­den farklı görüşler bulunduğu için şimdi biri kalkar da, eğer bütün teferruatta, meselelerin kıyısı kenarına ka­dar uzanan genişliklerde de Eş’arî’ye uymak şarttır, en küçük aykırı bir görüş küfürdür derse, ondan şunu so­runuz: Haklı oluşun, doğru görüşün Eş’arî’ye özgü ol­duğu ve haklı oluşun ona bağlanmaya, onun peşinden gitmeye bağlı olduğu ne ile isbat edilir? Öyle olsaydı Bâkıllânî’nin kâfir olduğuna fetva vermeleri gerekirdi. Çünkü, “beka” (Allah’ın sonsuz oluşu) sıfatı üzerindeki görüşünde Bâkıllânî Eş’arî’den farklı bir görüş ileri sürmüş ve onun, Allah’ın zâtının dışında fazladan bir sıfat olmadığını söylemiştir.

Sonra şunu da sormak lâzım: Bâkıllânî, Eş’arî’den farklı görüş ileri sürmekle neden küfre lâyık olsun? Hak neden sadece onlardan birine bağlı kılınsın? Eğer Eş’arî    öncelikli,    (daha    Önce    gelmiştir)    denilirse, Eş’arî’nin kendisinden Önce de Mutezile gelmiştir. O zaman Mutezilenin hakkın tepesinde olması gerekir. Yok eğer üstünlük, sadece pek çok özellikleri şahsında toplama faziletinde ve ilimde ise, bir kişinin kendi ön­derini ilim ve fazilette en üstün seviyede kabul etmesi için bu değerleri ölçüp biçecek terazi nerededir, göster­sinler. Eğer Bâkıllânî’ye, Eş’arî’ye muhalefet hakkı ta­nıyorlarsa,  Bâkıllanî’den   sonra  gelenler  bu  hakdan yoksun bırakılsın da bu hak neden bir kişiye özgü kı-hnsm?”[55]

İlm-i kelâm üzerinde müctehidçe sözler söyledikten ve ona çok değerli ilâveler yaptıktan sonra Gazâlî te­miz karakterinden, hakka bağlılığından ve şahsî tecrübelerinden dolayı kelâm ilminin faydalarının çok sınırlı olduğu, hatta bazı kereler zararımn faydasından daha fazla olduğu sonucuna vardı. Hatta şöyle dedi:

“İlm-i kelâm, belirli bir zaman diliminin ihtiyacı olan şeydir. Bu bir ilaç, bir deva, bir şifâdır ki, sağlam, sıhhatli bir insanın, ruhî düzeni yerinde olan kimsenin ona ihtiyacı yoktur. Hiçbir insanın ihtiyaç duymamaz-hk yapamayacağı sağlam gıda durumunda olan şey sa­dece Kur’an-ı Kerim’in anlatış tarzı ve isbatlama meto­dudur. Bundan da herkes kendi nasibini almakta, sevi­yesine göre onu anlayıp faydalanmaktadır. Hiçbir kim­se bundan mahrum kalmamaktadır.”

Son eseri olan Îlcâmü’l-Avâm an Îlmi’l-Kelâm adlı kitabında şöyle yazıyor:

“Kur’an-ı Kerim’in delilleri, isbatlama tarzı insan­ların (hayatlarım devam ettirdikleri) gıda gibidir. Kelâmcılarm isbatları, delilleri ise deva ve ilaca benzer ki, bazı kimseler bundan fayda görseler de çoğunluk in­sanlar bundan zarar görür. Hatta Kur’an-ı Kerim’in is­bat tarzı ve ileri sürdüğü deliller su gibidir. Bu sudan, süt emen bebekle güçlü, yetişkin bir adam aynı şekilde eşit fayda sağlar. Bunun dışındaki (kelâm ilminin) de­lilleri yemek çeşitlerine, türlerine benzer ki, bazan on­dan güçlü yetişkin insanlar fayda sağlar, bazan zarar görür. Bebeklere ise asla bir fayda sağlamaz.[56]

İlm-i kelâmın verdiği zararları anlatırken kendi tecrübe ve görgülerini naklederek şöyle der:

“Halkın ilm-i kelâmdan zarar gördüğünün delili bizzat benim başımdan geçen, gözlerimle gördüğüm tecrübe ve müşâhedelerimdir. îlm-i kelâm ortaya çıktı­ğında ve şöhreti her tarafı tuttuğunda nasıl bir felâket gelip de ortalığı fesada verdiğini tecrübe sahipleri bilir­ler. Sahabenin devri bu fesaddan uzaktı ve ondan ko­runmuştu.”[57]

Öğretim İçin Tekrar Israr Edilmesi  ve Onun Bunu Geri Çevirmesi:

 

H. 499 yılının Zilkade ayında Gazâlî Nişâbur’daki Nizamiye Medresesinin ders koltuğuna şeref verip oturmuştu. Bu dönem, (Melikşah’m oğlu) Selçuklu sul­tanı Sen-cer’in padişahlığı ile (Nizamülmülk’ün oğlu) Fahrülmülk’ün sadrazamlığı dönemi idi. Fahrülnıülk, H. 500 yılının Muharrem ayında bir bâtını tarafından şehid edildi. Onun şehid edilmesinden birkaç gün son­ra Gazâlî, Nizamiye Medresesi’ndeki tedris görevinden ayrıldı. Memleketi Tûs’a giderek yerleşip orada kalma­ya karar verdi. Evinin yanında bir medrese bir de zaviye (tekke)nin temelini attı, orada eğitim ve öğretim işiyle uğraşmaya başladı.

H. 500’de Sultan Melikşah’m oğlu Muhammed, Nizamülmülk’ün büyük oğlu Muhammed’i başvezir ta­yin edince, başvezir onu Bağdat’a geri dönmeye çağırdı. Gazâlî’nin Nizâmiye’deki yeri doldurulmuş ise de aslın­da o boştu. İmam Gazâlî’nin yerini tutacak birini bütün İslâm âleminde bulmak imkânsızdı. Nizamiye Medre­sesi (üniversitesi) Abbasî saltanatının süsü, Bağdat’ın da şerefi idi. Eksikliği herkes hissediyordu. Hilâfet ma­kamından da Gazalinin tekrar Nizamiye Medresesi’ni şereflendirmesi teşvik ediliyordu. Başvezir Kıvâmüd-din Nizamülmülk’ün kendisi mektup yazarak Nizâmi-ye’nin önemini ve merkezî yapısını anlattı ve bizzat Abbasî halifesi tarafından böyle yapması istendiğini bildirdi. Başvezir şöyle yazıyordu:

“Hz. Peygamber’in mukaddes makamından (yani hilâfet makamından) da bu istek belirtildi ve ısrarla tekrar tekrar bu işin halledilmesini (Gazâlî’nin Nizamiyeye döndürülme sini) istediler. Çünkü Gazâlî, âlemde bir tane, parmakla gösterilen, herkesin sevdiği ve güvendiği biridir, dediler.”

Bu fermana hilâfet makamının her ferdi imza attı ve şu ifadeleri belirtti: “Hilâfetin etek öpenleri ve salta­natın her bir ferdi, İmam Gazâlî hazretlerinin gelmesi­ni dört gözle beklemekteler.”

Nizamülmülk’ün oğlu Ahmed, bizzat Gazâlî haz­retlerine mektup yazar ki, özeti şudur: “Her ne kadar, siz her nereye adını atsanız orası herkesin koşacağı ge­nel bir dersane olacak olsa da; nasıl ki siz devrin uyma­sı gereken kişisi iseniz, bulunduğunuz yer de İslâm dünyasının yöneldiği; herkesin, dünyanın her yerinden gelen insanların kolaylıkla ulaşabileceği merkez bir şe­hir olması gerekir. Böyle bir şehir de sadece sulh ve sükûn yuvası Bağdat’tır.”

Gazâlî bu ferman ve mektuplara cevap olarak uzunca bir mektup yazdı ve Bağdat’a gelememesinin sebeplerini ve mazeretlerini belirtti:

“Birinci mazeretim şu ki; burada (yani Tûs’da) iki-yüz elli kabiliyetli, yeteneği yüksek talebelerim tahsille meşguller. Onların Bağdat’a gitmesi çok zor olacak İkincisi de; ben daha önce Bağdat’ta iken çoluk çocu­ğum yoktu. Şimdi çoluk çocuk mücâdelesi var. Hem de onlar memleketi terketme eziyetine katlanamazlar. Üçüncüsü ise; ben Makam-ı Halil’de (Kabe’deki Halil-i İbrahim makamında) hiçbir zaman tartışmalara, cedel-leşmelere girmiyeceğime söz verdim. Bağdat’ta ise bunlardan uzak kalmak imkânsız. Bunun dışında bir de hilâfet makamına (sultanın huzurunda) selamlaşmada bulunmak için gitmek gerekecek. Ben ise buna katla­namam. Hepsinden öte ben şöhret, unvan ve maaş ka­bul edemem. (Geçinmem için) benim Bağdat’ta bir ma­lım mülküm yok.”

Kısacası; hilâfet ve saltanat makamından hayli ıs­rar ve istek gösterildi ise de Gazâlî, kesin bir tavırla bu isteği geri çevirdi ve huzur köşesinden dışarı çıkmadı.[58]

Hayatının Geri Kalan Bölümü:

 

İmam Gazâlî, hayatının geri kalan bu bölümünü ilmî ve dinî meşguliyetlerle geçirdi. Hâlâ onda talebelik ruhu, ilim öğrenme aşkı vardı. Daha önce o aklî ilimle­re ve bazı naklî ilimlere yöneldiği kadar hadis ilmine yönelememişti. Şimdi artık bu döneminde o eksikliğini tamamlamayı düşündü. Nitekim meşhur hadis âlimi Hafız Ömer b. Ebi el-Hasan el-Ravâsî’yi yanında misa­fir ederek kendisinden Sahih-i Buharı ve Müslim der­si aldı. Bu konuda yetenekli olduğunu gösteren bir bel­ge de aldı. Bu son dönemi sürekli hadis okumakla geçti.

îbn Asâkir diyor ki:

Onun hayatının son dönemi, Hz. Peygamber Efen­dimizin hadislerini okumak, onlar üzerinde tetkik yap­makla, hadis âlimlerinin yanına oturup İslâm’ın iki hücceti olan (en sağlam hadis kaynağı ve delili olan) Sahih-i Buharî ve Müslim’ i incelemekle geçti.”[59]

Vefatından bir sene önce H. 504 yılında el-Mustasfâ isimli kitabını yazdı. Onun bu eseri, fıkıh usûlü ilminde üç ana’direkten biri sayılır.[60] Âlimler bu ese­re çok önem vermişlerdir. Bu, onun en son eseridir.

Gazâlî; 14 Cemaziyelâhir 505 yılında, 55 yaşında Taberân’da vefat etti. Bu çok değerli hazine işte o top­rağa tevdi edildi.

İbn Cevzî, onun ölüm olayını kardeşi Ahmed Gazâ-lî’den şöyle nakîetmiştir:

“Pazartesi günü sabahleyin uykudan uyandı. Ab-destini alıp namazını kıldı. Sonra kefen getirtti, onu> gözlerine sürdü. “Efendimin emri başım gözüm üstüne” diyerek yere uzandı. Oradakiler bir de ne görsünler, ruhunu teslim etmiş.”  [61]                                  .

Gazâlî’nin İki Önemli Özelliği:

 

İmam Gazâlî’nin iki özelliği çok önemli, çok daha seçkindir. Onun ihlâsmı, üstün azmini; ona karşı olan veya onu destekleyen herkes itiraf etmektedir. Bu iki özellik onun kelime kelime her sözünden damlamakta­dır.

Her ne kadar îbn Teymiye onu tenkid edenlerden ve onun pek çok hükmüne katılmayanlardan ise de, bu­nunla birlikte onu ihlâs sahiplerinin en büyüklerinden saymaktadır.[62]

Onun kitaplarının benimsenmesinin ve çok etkili olmasının asıl sebebi işte onun bu ihlâsıdır. Bu ihlâstır ki ona ilim ülkesinin sultanlık koltuğunu bıraktırdı; senelerce bâdiyelerin, çöllerin topraklarını arşınlattı. Is­rarlara, şiddetli taleplere rağmen, sultanların sarayına gitmeye ve döneminin en büyük payesi ve şerefi olan mevkiye iltifat etmeyip ondan yüz çevirttirdi.

Bir yerde o şöyle yazar: “Sıddîklarm (en büyük ma­nevi makama ulaşan kişilerin) kalbinden en son çıkan şey makam ve mevki isteğidir.”

Hayatının son dilimi şahidlik yapıyor ki; o bu ma­kamdan (sıddîklar makamından, mertebesinden) mah­rum değildi.

Üstün azim onun hayatının imtiyaz madalyası idi. O ilim ve amel (aksiyon) çizgisinde kendi döneminin düzeyine varmakla ve çağdaşlarının eriştikleri nokta­lara ulaşmakla yetinmedi. O ilim ve aksiyonun en ge­lişmiş rütbesine erişince kulaklarına;

Şiir:

“Ey sonsuzluk yolcusu, burası senin konağın değil, durma yürü.”

sesi geldi. Bu ses onu daima daha ileriye hamle yaptır­dı.

Naklî ilimlerde de o kendi döneminin ve kendi çağ­daşlarının genel seviyesinden daha çok yukarıdadır. Onun fikıhda ve fıkıh usûlü ilminde yazdığı kitapları asırlarca âlimler şerh etmişler, onun üzerinde açıkla­ma ve izahlar yapmakla uğraşmışlardır. Sonra da ken­di devrinin âdetinin ve âlimlerin nakledegeldikleri bil­gilerin aksine o aklî ilimlere yönelmiş, mantık ve felse­feyi Öyle incelemiş, etüd etmiş ki Kadı Ebu Bekir b. el-Arabî’nin deyişiyle; felsefenin ciğerine, felsefecilerin de karnına oturmuştur. Sonra onları tenkid ve red üzerin­de öyle kitaplar yazmıştır ki, o kitaplar sayesinde felse­fenin binası bir asır boyu yer tutamamış, sallanıp dur­muştur.

Amel ve hareket konusunda kendi zihnî, ahlâkî ve manevî terakkinin, kemâle ulaşmanın dolaşmadığı, uğ­ramadığı hiç bir köşesini bırakmadı. Denizler gibi ilim dolu olmasına, pek çok özellikleri kendinde toplaması­na ve olgun bir şahsiyete sahip olmasına rağmen devri­nin ihlas ve basiret deryası bir mürşidi ve tarikat şeyhi olan Şeyh Ebu Ali Farmidî’ye (ö. 477) biat etti. Tasav­vuf bilgisi aldı. Sonra da bu yolda herşeyini feda ederek o tarikatın hedefine ve amaçladığı noktaya ulaştı ve te­miz zevklerin tadını tanıdı.

Islah ve inkılap (kendini iyiliğe çevirme) çizgisinde sadece yazıp çizmekle yetinmedi. Bilâkis yeni bir İslâm devletinin temellerinin atılmasında onun da eli vardır.

Mevlânâ Şiblî şöyle yazıyor:

“Gazâlî, bu işlerle ve bu hizmetlerle avunamıyor, teselli bulamıyordu. O; mevcud devlet idaresinin ha­murunun mayasının tamamen bozulduğunu görüyor­du. Bu bakımdan islâmî temellere dayalı yeni bir dev­let kurulmadıkça asıl maksad elde edilemeyecek, hede­fe ulaşılamayacaktı.

Fakat Gazâlî’nin, ibadet, riyâzat, mücâhede ve ilâhî sezgiye dalma meşguliyetlerinden böyle büyük bir işe el atmaya fırsatı yoktu. Ama tesadüfe bak ki, îhyâu’l-Ulûm yayılmaya başlayınca 571 H. yılında İspanya’ya da ulaştı. İşte o zaman İspanya’da sultan olan Ali b. Yusuf b. Taşfîn, katılığından ve basit görüşlülüğünden dolayı bu kitabın yakılmasını emretti. Sonra da merha­metsizce bu emir yerine getirildi.

Gazâlî’nin bu olaydan haberi olunca çok üzüldü.Bu sırada İspanya’dan bir kişi Gazâlî’den ilim öğrenmek üzere geldi. Adı Muhammed b. Abdullah b. Tumrut idi. Bu kimse çok üstün seviyede, şerefli bir aileye mensup­tu, ataları, dedeleri eskiden beri onurlu hayat yaşama-

yi ve hürriyeti seven cesaret sahibi kimselerdi. Ga-zâlî’nin yanında bir süre kalarak bütün bilgilerde azımsanmayacak bir payeye ulaştı. Kendi şahsî him­met ve gayretinden midir, yoksa Gazâlî’nin öğrettiği bilgilerin feyzinden midir, nedir, İspanya’da Ali b. Yu­suf un saltanatını devirip yeni bir devletin temelini at­maya karar verdi. Bu düşüncesini hocasının görüşüne arzetti. Gazâlî’nin kendisi de adaletli bir devletin istek­lisi olduğu için, bu görüşünü beğendi ve herşeyden önce böyle büyük.bir işi başarmak için imkânlar var mıdır yok mudur, diye sordu. Muhammed b. Abdullah[63] gü­vence verince Gazâlî büyük bir sevinç ve neş’e içinde bu işi başarması için hareket etmeye izin verdi.

Allâme îbn Haldun bu olayla ilgili olarak şöyle yaz­maktadır:

“Hakkında düşündüğü gibi, o Ebu Hâmid el-Gazâlî ile buluştu. Onunla içinden geçenleri görüştü. Gazâlî onu destekledi. Çünkü o günlerde İslâm bütün dünya­da gittikçe zayıflıyordu. Bütün ümmeti bir bayrak altı­na toplayıp İslâm dinini ayakta tutacak bir sultan da ortada yoktu. Fakat Gazâlî önce ona; yanında yeterli malzeme ve kuvvet olup olmadığını sordu.”

Sözün kısası, Muhammed b. Abdullah b. Tumrut geri dönerek iyiliği emretmeyi kendine prensip edine­rek yeni bir devletin temelini attı. Bu devlet bir süre ayakta kaldı. Muvahhidîn (Allah’ın birliğini prensip edinenler) adı ile anılırdı.

Ali b. Yusuf idaresinde zulüm ve haksızlık her tara­fa yayılmıştı. Askerler serbestçe halkın evine dalıyor, namuslu, iffetli kadınların ırzına geçiliyordu. Ali b. Yu-sufun sülâlesinde bir süreden beri erkekler; yüzlerine peçe takarak tersine bir âdet uyguluyorlar, kadınları ise yüzleri açık geziyordu. O bakımdan bu kimselere Mülemmisîn de denirdi.

Muhammed b. Tumrut ilk önce bu iki bid’atı ortadan kaldırıp silmeye azmetti. Gittikçe bu çalışmalar içinde mülemmisînin devleti yok olup yeni bir devlet kuruldu. Muhammed b. Tumrut kendisinin lider olma­sını hiç düşünmemişti. Bu yüzden Abdülmü’min adın­da ehliyetli bir kimseyi tahta geçirdi.

Abdülmü’min ve onun hanedanının idare tarzı İmam Gazâlî’nin ideali olan temellere (temel İslâm prensiplerine) uygundu. İbn Haldun, üçüncü kitabın (Ahbâr-ı Berber) üçüncü bölümünde Abdülmü’min ve oğulları ile ilgili olarak şöyle demektedir:

Onun kurduğu devlet şöyle tanıtılabilir: âlimlere çok değer verilirdi. Bütün olaylar ve muamelelerde on­larla istişare edilir, fikirleri alınır, İslâm’a en uygun davranışın hangisi olduğu sorulurdu. Yardım ve imdat isteyenlerin seslerine kulak verilir, emniyet güçleri halka zulüm ve haksızlık yaparlarsa cezalandırılırlar­dı. Zalimlerin eli tutulur, zulümden alıkonulurdu. Sul­tan saraylarında mescidler inşâ edilmişti. Avrupa sa­hillerine bakan sınırlar baştan başa askerî güçle tah­kim edildi. Askerî hareketler ve fetihler gün geçtikçe artıyordu.”[64]

Gazâlî’nin islâm Dünyası Üzerinde Tesiri:

 

Gazâlî, ilim ve ameldeki olgunluğu (derin bilgisi ve bildiklerini yapması, yaşaması) ve güçlü şahsiyetinin bir sonucu olarak İslâm dünyası üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Çağ açan kitapları ve görüşleri ilim ortam­larında fikrî bir dalgalanma, düşünce ortamlarında bir çalkalanma ve fikir hürriyeti doğurdu. Düşünceye yeni bir gıda ve güç ulaştırdı.

İslâm dünyasının kafa ve gönlüne ve onun bilim ve düşünce kesimlerine asırlarca hükmeden birkaç İslâm büyüğü içinde Gazâlî de bulunmaktadır. Onun eserler ortaya koyusu, bilgi üstünlüğü, eserlerinin önemi ve et­kisi; kendisine karşı çıkan veya kendisini destekleyen herkes tarafından kabul edilmektedir.

Yüzlerce inkılap ve bunca değişmelerden sonra meydana geldiği halde onun adı ve başarısı hâlâ canlı­dır. Yazdığı eserler büyük bir kitle arasında değerli ve makbuldür. Okuyanlarını bugün dahi etkilemektedir.[65]



[1] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/175-176.

[2] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/176-177.

[3] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/177.

[4] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/178-179.

[5] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/179-180.

[6] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/180.

[7] ibrâhim    14/4

[8] Araf, 7/19.

[9] Kavâidi Akaidi Âli Muhammed (Bâtiniyye), Muhammed b. Hasan Deylemî Yemânî, yazılışı 707 H, s.17-18.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/180-184

[10] Kâdiyânîler de Bâtınîler gibidirler. Terimleri değiştirmedik­leri halde onlara değişik manalar vererek gerçekleri saptır­maya çalışırlar. Onların hiç şüphe edilemeyen gerçek mana­larını inkâr ederler. Peygamberliğin son buluşu, Mesih, Mesih’in yere inişi, mucizeler, deccâl v.s.yi aynı kullanırlar ama onları Bâtınîler gibi uydurma manalarla açıklarlar. Gulâm Mirza’nın kitabları ve Muhammed Ali’nin tefsîri bunun Örnekleri ile doludur.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/

Bahâüer de tamamen yeni şeriat koydular. Orucun im-sakda değil, güneşin doğması ile başlaması, orucun 19 gün olması, insanların 11 yaşından 42 yaşına kadar dinin emirlerine bağlı kalması onun dışında serbest kalması, kadınla-q’lr ra bakmanm caiz olması, nâ mahrem olmaması, cemaatle sadece cenaze namazının kılınması, Bahâîliğin kurucusu-‘    nun doğduğu evin ziyaret edilmesinin şart olması, iman ettikten sonra hiç bir şeyin pis olmayacağı, Bahâîlİğe gireninancak temiz olacağı v.s. gibi kendilerine göre İslâm şeriatını ^    değiştirip yeni şeriat maddeleri koydular.Kâdıyânîlik olsun, Bahaîlik ve benzerleri olsun hepsi deği­şik zaman ve yerlerde ortaya çıkan Bâtınîliğin değişik siyasî  ve nefsânî güçlerin etkisiyle hortlatıîmasından başka bir şey  değildir.

[11] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/184-186.

[12] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/186-187.

[13] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/188-189.

[14] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/190-197.

[15] Ankebût, 29/2-3.

[16] En am, 6/34.

[17] el-Münkızü Mine’d-Dalâl, s.28-30 özet.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/198-202.

[18] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/203.

[19] Tehâfütü’l Pelâsife, s. 32. Mısır, AJâmiye matbaası

[20] A.g.e, s.30.

[21] A.g.e, s.32

[22] A.g.e, s.31.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/203-207.

[23] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/207-208.

[24] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/208-209.

[25] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/209.

[26] el-Gazâlî, s. 63-64. Bu kitap Yusuf Karaca tarafından Türk-] çeye çevrilmiş ve Baytan Kitabevi tarafından 1972 yılında1 yayımlanmıştır.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/209-211.

[27] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/212-213.

[28] İhyau Ulûmüddin, c.2, s.132.

[29] A.g.e, c.2, s.312.

[30] A.g.e, el, s.19.

[31] A.g.e, c.l, s.38.

[32] A.g.e,c.2,s.303.

[33] A.g.e, el, s.38.

[34] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/213-221.

[35] A.g.e, c.2, s.120.

[36] A.g.e, c.2, s.122.

[37] A.g.e,c.2, s.123.

[38] Mektubât-ı İmam Gazâlî.

[39] Mefctubât-ı İmam Gazâlî.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/221-227.

[40] Bkz. îhyau Ulûmüddin, c.2, s.294-299.

[41] İhyâu IHûmüddin, c.3, s.352

[42] A.g.e, c.3, s.352.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/227-231.

[43] Gazâlî, Şiblî Numanî. Tercüme; Yusuf Karaca, Baytan Ki­tabe vi

[44] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/232-233.

[45] Bk. Dr. Muhammed Yusuf Mûsâ, Tarih el-Ahlâfc ile Felse-fetü’l-Ahlâk ve Sîlâtuhâ bil-Felsefeti’l İfrîkiyye.

[46] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/233.

[47] Taberânî, İbn Mes’ûd’dan rivayet etmiş, ayrıca Bezzâr, Ev­safında Taberânî ve İbn Abbas’tan nakletmiştir.

[48] İsra, 17/85.

[49] . İhyâu Ulûmiddin, c.3, s.241-244.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/233-240.

[50] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/241-245.

[51] . Fetâvâ İbn Teymiye, c.2, s.194.

[52] el-Müntezam, c.9, s.169-170.

[53] A.g.e., s.9, s.169.

[54] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/245-247.

[55] Faysal et-Tefrika Beyne’1 İslâmi ve’z-Zenâdıka.

[56] İlcâmü’l Avam an İlmil Kelâm, s.20.

[57] tlcâmü’I Avam an îlmil Kelâm, s.20.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/247252.

[58] Gazâlî, ŞiblîNûmânî,s.36-37.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/252-254.

[59] Tebyînü Kizbİ’l Müfteri, s.396.

[60] Usûlü ftkhm üç ana direği sayılan bu üç kitap şunlardır: Hasan   Basrî’nin   kitabı:   el-Mutemed’i,   İmam   el-Hare-meyn’in el-Burhân’ı ve Gazâlî’nin el-Mustasfa sidir.

[61] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/254-255.

[62] İthaf el-Sâde el-Müttekîn (İhya şerhi), s.ll,

[63] Muhammed b. Abdullah b. Tumrut, büyük bir devlet kurup onu da Gazâlî’nin amacı olan temeller üzerine oturttuğu için, hayat hikâyesinin bir özetini Tabakât-ı İbn Sübkî’den naklederek yazalım:

Muhammed b. Abdullah, uzak Mağrib’de (Fas’ın en batı noktasında) yaşayan biri idi. İlk önce kendi yurdunda bü­yüyüp gelişti. Sonra doğuya yolculuk yaptı. Fıkıh ve kelâm „ «T     tahsili yaptı. Son derece nefsine hâkim, haramdan sakınır,

ibâdetlerine bağlı, gözü tok biri idi. Tahsilini tamamladıktan sonra Allah’ın emirlerini uygulatmaya, yasaklarından menetmeye karar verdi. Hemen harekete geçti, Mısır’a geldi. Halkı öyle şiddetle kötülüklerden menetti ki halk kendisine cephe aldı ve onu şehirden dışarı çıkardılar. Mısır’dan İskenderiye’ye geçti. Birkaç gün orada kaldıktan sonra Fasa doğru yola çıktı. H. 505 yılında Mehdiye’ye geldi ve kendi işine koyuldu. Bir süre sonra oradan da hareket ederek Becâye’ye, oradan da Merakeş’e geldi.

Burada da alabildiğince serbest bir edâ ile iyiliği emret­meye, kötülüğü menetmeye çalıştı. Nihayet bir noktaya ge­lince sultan sülâlesi ile çatıştı. Dönemin sultanı Ali b. Yu­suf b. Taşfîn, onu huzuruna çağırdı. Sarayın âlimleri ona; böyle âdil ve insaflı bir sultanın devlet idaresine öfkelenmenin sebebini ne ile izah edersiniz, diye sorduklarında nrrr-;”;    Muhammed b. Abdullah coşarak heyecanla: Bu şehirde ale-:jit       nen içki içilmiyor mu? Alınıp satılmıyor mu? dedi. Yetimle­rin mallarına, haklarına el atılmıyor mu? Onun samimî, heyecanlı konuşmasından sultan da etkilendi; o derecede ki “îtö S    gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Muhammed, Merakeş’ten çıkarak Ağmat’a geldi. Sonra gün geçtikçe büyük bir insan topluluğu çevresinde toplan­dı, kendisine katıldı. Sonra Tinmal’de ayaklanarak Mesa-mide kabilesinin yardımı ile kurduğu devletin temellerini   atmaya başladı ve başarıya ulaştı.

[64] Gazâlî, s.245-248. Baylan Kitabevi, Tercüme: Yusuf Karaca

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/255-260.

[65] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/260-261.

Yazar: nasihatler.org

paylaş

Bir yorum yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>