1-Hazreti_Mevlana

MESNEVÎ- SER F
CLT 1
1. Dinle, bu ney nasıl sikâyet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor:
Beni kamıslıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek, kadın… herkes aglayıp inledi.
Ayrılıktan parça parça olmus, kalb isterim ki, istiyak derdini açayım.
Aslında uzak düsen kisi, yine vuslat zamanını arar.20menzil
5. Ben her cemiyette agladım, inledim. Fena hallilerle de es oldum, iyi hallilerle de.
Herkes kendi zannınca benim dostum oldu ama kimse içimdeki sırları arastırmadı.
Benim esrarım feryadımdan uzak degildir, ancak (her) gözde, kulakta o nur yok.
Ten candan, can da tenden gizli kapaklı degildir, lâkin canı görmek için kimseye izin yok.
Bu neyin sesi atestir, hava degil; kimde bu ates yoksa yok olsun!
10. Ask atesidir ki neyin içine düsmüstür, ask coskunlugudur ki sarabın içine düsmüstür.
Ney, dosttan ayrılan kisinin arkadası, haldasıdır. Onun perdeleri, perdelerimizi yırttı.
Ney gibi hem bir zehir, hem bir tiryak, ney gibi hem bir hemdem, hem bir müstak kim gördü?
Ney, kanla dolu olan yoldan bahsetmekte, Mecnun askının kıssalarını söylemektedir.
Bu aklın mahremi akılsızdan baskası degildir, dile de kulaktan baska müsteri yoktur.
15. Bizim gamımızdan günler, vakitsiz bir hale geldi; günler yanıslarla yoldas oldu.
Günler geçtiyse, geçip gitsin; korkumuz yok. Ey temizlikte naziri olmayan, hemen sen kal!
Balıktan baska her sey suya kandı, rızkı olmayana da günler uzadı.
Ham, piskinin halinden anlamaz, öyle ise söz kısa kesilmelidir vesselâm.
* * *
Ey ogul! Bagı çöz, azat ol. Ne zamana kadar gümüs, altın esiri olacaksın?
20. Denizi bir testiye dökersen ne alır? Bir günün kısmetini…
Harislerin göz testisi dolmadı. Sedef, kanaatkâr oldugundan inci ile doldu.
Bir ask yüzünden elbisesi yırtılan, hırstan, ayıptan adamakıllı temizlendi.
Ey bizim sevdası güzel askımız; sadol; ey bütün hastalıklarımızın hekimi;
Ey bizim kibir ve azametimizin ilâcı, ey bizim Eflâtun’umuz! Ey bizim Calinus’umuz!
25. Toprak beden, asktan göklere çıktı; dag oynamaya basladı, çeviklesti.
Ey âsık! Ask; Tûr’un canı oldu. Tûr sarhos, Mûsa da düsüp bayılmıs!
Zamanımı beraber geçirdigim arkadasımın dudagına es olsaydım ( sırlarına tahammül edecek bir hemdem
bulsaydım) ney gibi ben de söylenecek seyleri söylerdim.
Dildesinden ayrı düsen, yüz türlü nagmesi olsa bile dilsizdir.
Gül solup mevsim geçince artık bülbülden maceralar isitemezsin.
30. Her sey mâsuktur, âsık bir perdedir. Yasayan mâsuktur, âsık bir ölüdür.
Kimin aska meyli yoksa o kanatsız bir kus gibidir, vah ona!
Sevgilimin nuru önde, artta olmadıkça ben nasıl önü, sonu idrak edebilirim?
Ask, bu sözün dısarı çıkıp yazılmasını ister; ayna gammaz olmaz da ne olur?
Aynan, bilir misin, neden gammaz degil?
Yüzünden tozu, pası silinmemis de ondan!
Padisahın bir halayıga âsık olup satın alması, halayıgın hastalanması, onu iyi etmek için tedbiri
35. Ey dostlar! Bu hikâyeyi dinleyiniz. Hakikatte o bizim bu günkü halimizdir.
Bundan evvelki bir zamanda bir padisah vardı. O hem dünya, hem din saltanatına malikti.
Padisah, bir gün hususi adamları ile av için hayvana binmis, giderken.
Ana caddede bir halayık gördü, o halayıgın kölesi oldu.
Can kusu kafeste çırpınmaya basladı. Mal verdi, o halayıgı satın aldı.
40. Onu alıp arzusuna nail oldu. Fakat kazara o halayık hastalandı.
Birisinin esegi varmıs, fakat palanı yokmus. Palanı ele geçirmis, bu sefer esegi kurt kapmıs.
Birisinin ibrigi varmıs, fakat suyu elde edememis. Suyu bulunca da ibrik kırılmıs!
Padisah sagdan, soldan hekimler topladı. Dedi ki: “kimizin hayatı da sizin elinizdedir.
Benim hayatım bir sey degil, asıl canımın canı odur. Ben dertliyim, hastayım dermanım o.
45. Kim benim canıma derman ederse benim hazinemi, incimi ve mercanımı (atiye ve ihsanımı) o aldı
(demektir).”
Hepsi birden dediler ki: “Canımızı feda edelim. Beraberce düsünüp beraberce tedavi edelim.
Bizim her birimiz bir âlem Mesih’idir, elimizde her hastalıga bir ilâç vardır.”
Kibirlerinden Allah isterse (insaallah ) demediler. Allah da onlara insanların âcizligini gösterdi.
”nsaallah” sözünü terk ettiklerini söylemeden maksadım, insanların yürek katılıgını ve magrurlugunu
söylemektir. Yoksa ârızî bir halet olan insaallah’ı söylemeyi unuttuklarını anlatmak degildir.
50. Hey gidi nice insaallah’ı diliyle söylemeyen vardır ki canı “insaallah” la es olmustur.
lâç ve tedavi nev’inden her ne yapıldıysa hastalık arttı, maksat da hâsıl olmadı.
O halayıkcagız, hastalıktan kıl gibi olunca padisahın kanlı göz yası ırmaga döndü.
Kazara sirkengübin safrayı arttırdı. Badem yagı da kuruluk tesirini göstermeye basladı.
Karahelileyle kabız oldu, ferahlıgı gitti; su, neft gibi atese yardım etti.
Halayıgın tedavisinde hekimlerin âciz kalmalarını padisahın anlaması, Allah tapusuna yüz tutması ve bir
uluyu rüyada görmesi
55. Padisah, hekimlerin âciz kaldıklarını görünce yalınayak mescide kostu.
Mescide gidip mihrap tarafına yöneldi. Secde yeri göz yasından sırsıklam oldu.
Yokluk istigrakından kendisine gelince agzını açtı, hos bir tarzda medhü senaya basladı:
“En az bahsisi dünya mülkü olan Allahm! Ben ne söyleyeyim? Zaten sen gizlileri bilirsin.
Ey daima dilegimize penah olan Allah! Biz bu sefer de yolu yanıldık.
60. Ama sen “Ben gerçi senin gizledigin seyleri bilirim. Fakat sen, yine onları meydana dök” dedin.
Padisah, tâ can evinden cosunca bagıslama denizi de cosmaya basladı.
Aglama esnasında uykuya daldı. Rüyasında bir pir göründü.
Dedi ki: “Ey padisah, müjde; dileklerin kabul oldu. Yarın bir yabancı gelirse o, bizdendir.
O gelen hazık hekimdir. Onu dogru bil, çünkü o emin ve gerçek erenlerdendir.
65. lâcında kati sihri gör, mizacında da Hak kudretini müsahede et.”
Vade zamanı gelip gündüz olunca… günes dogudan görünüp yıldızları yakınca:
Rüyada kendine gösterdikleri zatı görmek için pencerede bekliyordu.
Bir de gördü ki, faziletli, fevkalâde hünerli, bilgili bir kimse, gölge ortasında bir günes;
Uzaktan hilâl gibi erismekte, yok oldugu halde hayal seklinde var gibi görünmekte.
70. Ruhumuzda da hayal, yok gibidir. Sen bütün bir cihanı hayal üzere yürür gör!
Onların basları da, savasları da hayale müstenittir. Ögünmeleri de, utanmaları da bir hayalden ötürüdür.
Evliyanın tuzagı olan o hayaller, Allah bahçelerindeki ay çehrelilerin akisleridir.
Padisahın rüyada gördügü hayal de o misafir pîrin çehresinde görünüp duruyordu.
Padisah bizzat mabeyincilerin yerine kostu, o gaipten gelen konugun huzuruna vardı.
75. Her ikisi de âsinalık (yüzgeçlik) ögrenmis bir tek denizdi, her ikisi de dikilmeksizin birbirine dikilmis,
baglanmıslardı.
Padisah: “Benim asıl sevgilim sensin, o degil. Fakat dünyada is isten çıkar.
Ey aziz, sen bana Mustafa’sın. Ben de sana Ömer gibiyim. Senin hizmetin ugrunda belime gayret kemerini
bagladım” dedi.
Muvaffakıyetler verici Ulu Allah’dan muvaffakıyet ve bütün ahvalde edebe riayet dileyis, edepsizlik
ve terbiyesizligin pek fena zararları
Allah’dan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimse Allah’nın lûtfundan mahrumdur.
80. Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmis olmaz. Belki bütün dünyayı atese vermis olur.
Alısverissiz, dedikodusuz Allah sofrası gökten iniyordu.
Mûsâ kavmi içinde birkaç kimse terbiyesizce “hani sarmısak, mercimek” dediler.
Ondan sonra gökyüzünün sofrası, ekmegi kesildi; ekme, bel belleme, ortak sallama kaldı.
Sonra sa sefaat edince Hak, yemek sofrası ve tabaklarla ganimetler gönderdi.
Yine küstahlar edebi terk ederek sofradan yemek artıgını asırdılar.
85. sa bunlara yalvardı. “Bu devamlıdır, yeryüzünden kalkmaz.
Bir ulu kisinin sofrası basında kötü zanna düsmek ve harislik etmek küfürdür” dedi.
O rahmet kapısı, hırslarından dolayı bu görmedik dilencilerin yüzlerine kapandı.
Zekât verilmeyince yagmur bulutu gelmez, zinadan dolayı da etrafa veba yayılır.
çine kasavetten, gussadan ne gelirse korkusuzluktan ve küstahlıktan gelir.
90. Kim dost yolunda pervasızlık ederse erlerin yolunu vurucudur, namert odur.
Edepten dolayı bu felek nura gark olmustur: Yine edepten dolayı melekler mâsum ve tertemiz olmuslardır.
Günesin tutulması, küstahlık yüzündendir. Bir melek olan Azâzîl de yine küstahlık yüzünden kapıdan
sürülmüstür.
Padisahın, kendisine rüyada gösterilen velî ile görüsmesi
Kollarını açıp onu kucakladı, ask gibi gönlüne aldı, canının için çekti.
Elini, alnını öpmege, oturdugu yeri, geldigi yolu sormaya basladı.
95. Sora sora odanın baskösesine kadar çekti ve dedi ki: “Nihayet sabırla bir define buldum.
Ey vuslatı, her sualin cevabı! Senin yüzünden nisligin anahtarıdır” sözünün mânası,
Ey vuslatı, her sualin cevabı! Senin yüzünden müskül, konusmaksızın, dedikodusuz hallolur gider.
Sen, gönlümüzde, onların tercümanısın, her ayagı çamura batanın elinitutan sensin.
Ey seçilmis, ey Allah’dan razı olmus ve Allah rızasını kazanmıs kisi, merhaba! Sen kaybolursan hemen kaza
gelir, feza daralır.
100. Sen, kavmin ulususun, sana müstak olmayan, seni arzulamayan bayagılasmıstır. Bundan
vazgeçmezse…”
O agırlama, o hal hâtır sorma meclisi geçince o zatın elini tutup hareme götürdü.
Padisahın hastayı görmek üzere hekimi götürmesi
Padisah, hastayı ve hastalıgını anlatıp sonra onu hastanın yanına götürdü.
Hekim, hastanın yüzünü görüp, nabzını sayıp, idrarını muayene etti. Hastalıgının ârazını ve sebeplerini de
dinledi.
Dedi ki: “Öbür hekimlerin çesitli tedavileri, tamir degil; büsbütün harap etmisler.
105. Onlar, iç ahvalinden haberdar degildirler. Körlüklerinden hepsinin aklı dısarıda.”
Hekim, hastalıgı gördü, gizli sey ona açıldı. Fakat onu gizledi ve sultana söylemedi.
Hastalıgı safra ve sevdadan degildi. Her odunun kokusu, dumanından meydana çıkar.
nlemesinden gördü ki, o gönül hastasıdır. Vücudu afiyettedir ama o, gönüle tutulmustur.
Âsıklık gönül iniltisinden belli olur, hiçbir hastalık gönül hastalıgı gibi degildir.
110. Âsıgın hastalıgı bütün hastalıklardan ayrıdır. Ask, Allah sırlarının usturlâbıdır.
Âsıklık, ister o cihetten olsun, ister bu cihetten… âkıbet bizim için o tarafa kılavuzdur.
Askı serh etmek ve anlatmak için ne söylersem söyliyeyim… asıl aska gelince o sözlerden mahcup olurum.
Dilin tefsiri gerçi pek aydınlatıcıdır, fakat dile düsmeyen ask daha aydındır.
Çünkü kalem, yazmada kosup durmaktadır, ama ask bahsine gelince; çatlar, âciz kalır.
115. Askın serhinde akıl, çamura saplanmıs esek gibi yattı kaldı. Askı , âsıklıgı yine ask serh etti.
Günesin vucuduna delil, yine günestir. Sana delil lâzımsa günesten yüz çevirme.
Gerçi gölgede günesin varlıgından bir nisan verir, fakat asıl günes her an can nuru bahseyler.
Gölge sana gece misali gibi uyku getirir. Ama günes doguverince ay yarılır (nuru görünmez olur).
Zaten cihanda günes gibi misli bulunmaz bir sey yoktur. Baki olan can günesi öyle bir günestir ki, asla gurub
etmez.
120. Günes, gerçi tektir, fakat onun mislini tasvir etmek mümkündür.
Ama kendisinden esîr var olan günes, öyle bir günestir ki, ona zihinde de, dısarda da benzer olamaz.
Nerede tasavvurda onun sıgacagı bir yer ki misli tasvir edilebilsin!
Semseddin’in sözü gelince dördüncü kat gögün günesi basını çekti, gizlendi.
Onun adı anılınca ihsanlarından bir remzi anlatmak vacip oldu.
125. Can, su anda etegimi çekiyor. Yusuf’un gömleginden koku almıs!
“Yıllarca süren sohbet hakkı için o güzel hallerden tekrar bir hali söyle, anlat.
Ki yer, gök gülsün, sevinsin. Akıl, ruh ve göz de yüz derece daha fazla sevince, neseye dalsın” (diyor).
“Beni külfete sokma, çünkü ben simdi yokluktayım. Zihnim durakladı, onu ögmekten âcizim.
Ayık olmayan kisinin her söyledigi söz — dilerse tekellüfe düssün, dilerse haddinden fazla zarafet satmaya
kalkıssın — yarasır söz degildir.
130. Esi bulunmayan o sevgilinin vasfına dair ne söyleyeyim ki bir damarım bile ayık degil!
Bu ayrılıgın, bu ciger kanının serhini simdi geç, baska bir zamana kadar bunu bırak!”
(Can) dedi ki: “Beni doyur, çünkü ben açım. Çabuk ol çünkü vakit keskin bir kılıçtır.
Ey yoldas, ey arkadas! Sûfî, vakit ogludur (bulundugu vaktin iktizasına göre is görür). “Yarın” demek yol
sartlarından degildir.
Sen yoksa sûfî bir er degil misin? Vara, veresiyeden yokluk gelir”.
135. Ona dedim ki: “Sevgilinin sırlarını gizli kapaklı geçmek daha hostur. Sen, artık hikâyelere kulak ver, isi
onlardan anla!
Dilbere ait sırların, baskalarına ait sözler içinde söylenmesi daha hostur.”
O, “Bunu apaçık söyle ki dini açık olarak anmak… gizli anmaktan iyidir.
Perdeyi kaldır ve açıkça söyle ki ben, güzelle gömlekli olarak yatmam” dedi.
Dedim ki: “O apaçık soyunur, çırılçıplak bir hale gelirse ne sen kalırsın,ne kucagın kalır, ne belin!
140. ste ama, derecesine göre iste; bir otun, bir dagı çekmeye kudreti yoktur.
Bu âlemi aydınlatan günes, bir parçacık yaklastı mı, her sey yandı gitti!
Fitneyi, kargasalıgı ve kan dökücülügü arastırma, Sems-i Tebrizî’den bundan fazla bahsetme.
Bunun sonu yoktur; sen yine hikâyeye basla, onu tamamlamana bak.
O velînin, halayıgın hastalıgını anlamak için padisahtan halayıkla halvet olmayı dilemesi
(Hekim) dedi ki: “Ey padisah, evi halvet et, yakını da uzaklastır.
145. Köseden , bucaktan kimse kulak vermesin de ben bu cariyecikten bir seyler sorayım.”
Oda bosaldı, Hekim ile hastadan baska kimsecikler kalmadı.
Hekim tatlılıkla, yumusak yumusak dedi ki: “Memleketin neresi? Çünkü her memleket halkının ilâcı baska
baskadır.
O memlekette akrabandan kimler var? Kime yakınsınız; neye baglısın?
Elini kızın nabzına koyup birer birer felekten çektigi cevir ve mesakkati soruyordu.
150. Bir adamın ayagına diken batınca ayagını dizi üstüne kor.
gne ucu ile diken basını arar durur, bulamazsa orasını dudagı ile ıslatır.
Ayaga batan dikeni bulmak, bu derece müskül olursa, yürege batan diken nicedir? Cevabını sen ver!
Her çer çöp (mesabesinde olan,) gönül dikenini göreydi gamlar, kederler; herkese el uzatabilir miydi?
Bir kisi, esegin kuyrugu altına diken kor. Esek onu oradan çıkarmasını bilmez, boyuna çifte atar.
155. Zıplar, zıpladıkça da diken daha kuvvetli batar. Dikeni çıkarmak için akıllı bir adam lâzım.
Esek, dikeni çıkarabilmek için can acısı ile çifte atar durur ve yüz yerini daha yaralar.
O diken çıkaran hekim, üstaddı . Halayıgın her tarafına elini koyup muayene ediyordu.
Halayıktan hikâye yoluyla dostların ahvalini sormaktaydı.
Kız, bütün sırlarını hekime açıkça söylemekte, kendi duragından, efendilerinden, sehrinden ve sehrinin
dısından bahsetmekteydi.
160. Hekim, kızın anlatmasına kulak vermekte, nabzına ve nabzının atmasına dikkat etmekteydi.
Nabzı, kimin adı anılınca atarsa cihanda gönlünün istedigi odur(diyordu).
Memleketindeki dostlarını saydı, döktü. Ondan sonra diger bir memleketi andı.
“Memleketinden çıkınca en evvel hangi memlekette bulundun?”dedi.
Kız bir sehrin adını söyleyip geçti. Fakat yüzünün rengi, nabzının atması baskalasmadı.
165. Efendileri ve sehirleri birer birer saydı; o yerleri, yurtları, oralarda geçirdigi zamanları, tuz, ekmek
yedigi kisileri tekrar tekrar söyledi.
Sehir sehir, ev ev saydı döktü, kızın ne damarı oynadı, ne çehresi sarardı.
Hekim seker gibi Semerkand sehrini soruncaya kadar kızın nabzı tabiî haldeydi fazla atmıyordu.
Semerkand’ı sorunca nabzı attı, çehresi kızardı, sarardı. Çünkü o, Semerkand’lı bir kuyumcudan ayrılmıstı.
O hekim, hastadan bu sırrı elde edip o dert ve belânın aslına erisince:
170. “Onun semti hangi mahallede?” diye sordu. Kız, “Köprü basında, Gatfer mahallesinde” dedi.
Hekim, “Hastalıgının ne oldugunu hemen anladım. Seni tedavi hususunda sihirler gösterecegim;
Sevin, ilisik etme, emin ol ki yagmur çimenlere ne yaparsa ben de sana onu yapacagım;
Ben, senin gamını çekmekteyim, sen gam yeme; ben sana yüz babadan daha sefkatliyim;
Aman, sakın ha, bu sırrı kimseye söyleme; padisah senden bunu ne kadar sorup sorustursa yine sakla;
175. Sırların gönülde gizli kalırsa o muradın çabucak hâsıl olur;dedi.
Peygamber demistir ki: “Her kim sırrını saklar ise çabucak muradına erisir.”
Tohum toprak içinde gizlenince, onun gizlenmesi, bahçenin yesillenmesi ile neticelenir.
Altın ve gümüs gizli olmasalardı… madende nasıl musaffa olurlar, nasıl altın ve gümüs haline gelirlerdi?
O hekimin vaitleri ve lûtufları hastayı korkudan emin etti.
180. Hakiki olan vaitleri gönül kabul eder, içten gelmeyen vaadler ise insanı ıstıraba sokar.
Kerem ehlinin vaitleri akıp duran, eseri daima görünen hazinedir. Ehil olmayanların, kerem sahibi
bulunmayanların vaitleri ise gönül azabıdır.
O velînin, halayıgın hastalıgını anlaması ve padisaha arzetmesi
Ondan sonra hekim, kalkıp padisahın huzuruna gitti, padisahı bu meseleden birazcık haberdar etti.
Dedi ki: “Çare sundan ibaret: bu derdin iyilesmesi için o adamı getirelim.
Kuyumcuyu o uzak sehirden çagır, onu altınla, elbise ile aldat.”
*Padisah, hekimden bu sözü duyunca nasihatini, candan gönülden kabul etti.
185. O tarafa ehliyetli, kifayetli, âdil bir iki kisiyi elçi olarak gönderdi.
Padisahın, kuyumcuyu getirmek üzere Semerkand’e elçiler yollaması
O iki bey, kuyumcuya padisahtan mustucu olarak Semerkand’e kadar geldiler.
Dediler ki: “Ey lûtuf sahibi üstad, ey marifette kâmil kisi! Ögülmen sehirlere yayılmıstır.
ste filân padisah, kuyumcubasılık için seni seçti. Zira (bu iste) pek büyüksün, pek kâmilsin.
Simdicek su elbiseyi, altın ve gümüsü al da gelince de padisahın havassından ve nedimlerinden olursun.”
190. Adam; çok malı, çok parayı görünce gururlandı, sehirden çoluk çocuktan ayrıldı.
Adam, neseli bir halde yola düstü. Haberi yoktu ki padisah canına kastetmisti.
Arap atına binip sevinçle kosturdu, kendi kanının diyetini elbise sandı!
Ey yüzlerce razılıkla sefere düsen ve bizzat kendi ayagı ile kötü bir kazaya giden!
Hayalinde mülk, seref ve ululuk. Fakat Azrail “Git, evet, muradına erisirsin” demekte!
195. O garip kisi yoldan gelince, hekim, onu padisahın huzuruna götürdü;
Güzellik mumunun bası ucunda yakılması için onu, padisahın yanına izzet ve ikramla iletti.
Padisah, onu görünce pek agırladı, altın hazinesini ona teslim etti.
Sonra hekim dedi ki: “Ey büyük sultan o cariyecigi bu tacire ver;
Ki visali ile iyilessin, visalinin suyu o atesi gidersin.”
200. Padisah, o ay yüzlüyü kuyumcuya bahsetti, o iki sohbet müstakını birbirine çift etti.
Altı ay kadar murat alıp murat verdiler. Bu suretle o kız da tamamen iyilesti.
Ondan sonra hekim, kuyumcuya bir serbet yaptı, kuyumcu içti, kızın karsısında erimeye basladı.
Hastalık yüzünden kuyumcunun güzelligi kalmayınca kızın canı, onun derdinden azat oldu, ondan vazgeçti.
Kuyumcu, çirkinlesip hastalanınca, yüzü sararıp solunca kızın gönlü de yavas yavas ondan sogudu.
205. Ancak zâhirî güzellige ait bulunan asklar ask degildir. Onlar nihayet bir âr olur.
Keske kuyumcu bastanbasa ayıp ve âr olsaydı, tamamıyla çirkin bulunsaydı da basına bu kötü hal
gelmeseydi!
Kuyumcunun gözünden ırmak gibi kanlar aktı, yüzü canına düsman kesildi.
Tavus kusunun kanadı, kendisine düsmandır. Nice padisahlar vardır ki kuvvet ve azametleri helâklerine sebep
olmustur.
Kuyumcu, ”Ben o ahuyum ki göbegimin miskinden dolayı bu avcı, benim sâf kanımı dökmüstür.
210. Ah, ben o sahra tilkisiyim ki postum için beni tuzaga düsürüp tuttular, basımı kestiler.
Ah, ben o filim ki disimi elde etmek için filci benim kanımı döktü.
Beni, benden asagı birisi için öldüren, kanımı döken; bilmiyor ki benim kanım uyumaz!
Bugün bana ise yarın onadır. Böyle benim gibi bir adamın kanı nasıl zayi olur?
Duvar gerçi (günün ilk kısmında yere) uzun bir gölge düsürür; fakat o gölge, gölgeyi meydana getirene avdet
eder.
215. Bu cihan dagdır, bizim yaptıklarımız ses. Seslerin aksi yine bizim semtimize gelir” dedi.
Kuyumcu, bu sözleri söyledi ve hemen toprak altına gitti. O cariyecik de asktan ve hastalıktan arındı, tertemiz
oldu.
Çünkü ölülerin askı ebedî degildir, çünkü ölü, tekrar bize gelmez.
Diri ask, ruhta ve gözdedir. Her anda goncadan daha taze olur durur.
O dirinin askını seç ki bakidir ve canına can katan saraptan sana sakilik eder.
220. O‘nun askını seç ki bütün peygamberler, onun askıyla kuvvet ve kudret buldular, is güç sahibi oldular.
Sen “Bize o padisahın huzuruna varmaya izin yoktur” deme. Kerim olan kisilere, hiçbir is güç degildir.
Kuyumcuyu öldürme ve zehirlemenin Allah emriyle olup padisahın istegiyle olmadıgı
O adamın, hekimin eliyle öldürülmesi, ne ümit içindi ne korkudan dolayı.
Allahnın emri ve ilhamı gelmedikçe hekim, onu padisahın hatırı için öldürmedi.
Hızır’ın o çocugun bogazını kesmesindeki sırrı halkın avam kısmı anlayamaz.
225. Allah tarafından vahiy ve cevaba nail olan kisi her ne buyurursa o buyruk, dogrunun ta kendisidir.
Can bagıslayan kisi öldürse de caizdir. O, nâibdir eli Allah elidir.
smail gibi onun önüne bas koy. Kılıcının önünde sevinerek, gülerek can ver.
Ki Ahmed’in pâk canı, Ahad’la nasıl ebediyse senin canın da ebede kadar sevinçli ve gülümser bir halde kalsın.
Âsıklar, ferah kadehini, güzellerin elleri ile öldürdükleri vakit içerler.
230. Padisah o kanı sehvet ugruna dökmedi. Suizanda bulunma, münakasayı bırak!
Sen onun hakkında kötü ve pis is isledi deyip fena bir zanda bulundun. Su süzülüp durulunca, berrak bir hale
gelince bu berraklıkta bulanıklık ve tortu kalır mı, süzülüs suda tortu bırakır mı?
Bu riyazatlar, bu cefa çekmeler, ocagın posayı gümüsten çıkarması içindir.
yinin, kötünün imtihanı, altının kaynayıp tortusunun üste çıkması içindir.
Eger isi Allah ilhamı olmasaydı o, yırtıcı bir köpek olurdu, padisah olmazdı.
235. Sehvetten de tertemizdi, hırstan da, nefis isteginden de. Güzel bir is yaptı, fakat zâhiren kötü
görünüyordu.
Hızır, denizde gemiyi deldiyse de onun bu delisinde yüzlerce saglamlık var.
O kadar nur ve hünerle beraber Mûsâ’nın vehmi, ondan mahçuptu; artık sen kanatsız uçmaya kalkısma!
O, kırmızı güldür, sen ona kan deme. O, akıl sarhosudur, sen ona deli adı takma!
Onun muradı Müslüman kanı dökmek olsaydı kâfirim, onun adını agzıma alırsam!
240. Ars kötü kisinin ögülmesinden titrer; suçlardan ve süpheli seylerden korunan kisi de kötü
methedilince, metheden kisi hakkında fena bir zanna düser.
O padisahtı, hem de çok uyanık bir padisah. Has bir zattı, hem de Allah hası.
Bir kisiyi böyle bir padisah öldürürse onu, iyi bir bahta eristirir,en iyi bir makama çeker, yüceltir.
Eger onu kahretmede yine onun için bir fayda görmeseydi; o mutlak lûtuf, nasıl olur da kahretmeyi isterdi?
Çocuk hacamatçının nesterinden titrer durur, esirgeyen ana ise onun gamından sevinçlidir.
245. Yarı can alır, yüz can bagıslar. Senin vehmine gelmeyen o sey yok mu? Onu verir.
Sen kendince aklından bir kıyas yapmaktasın ama çok, pek çok uzaklara düsmüssün; iyice bak!
Bakkal ve dudunun hikâyesi, dudunun dükkândaki gülyaglarını dökmesi
Bir bakkal vardı, onun bir de dudusu vardı. Yesil, güzel sesli ve söyler duduydu.
Dükkânda dükkân bekçiligi yapar; bütün alısveris edenlere hos nükteler söyler, lâtifeler ederdi.
nsanlara hitap ederken insan gibi konusurdu, dudu gibi ötmede de mahareti vardı.
*Efendisi, bir gün evine gitmisti. Dudu, dükkânı gözetliyordu.
*Ansızın fare tutmak için bir kedi, dükkâna sıçradı. Duducagız can korkusundan,
250. Dükkânın bas kösesinden atıldı, bir tarafa kaçtı; gülyagı sisesini de döktü.
Sahibi, evden çıkageldi. Tacircesine huzuru kalple dükkâna geçti oturdu.
Bir de baktı ki dükkan yag içinde, elbisesi yaga bulasmıs. Dudunun basına bir vurdu; dudunun dili tutuldu,
bası kel oldu.
Dudu, birkaç güncegiz sesini kesti, söylemedi. Bakkal nedametten âh etmeye basladı.
Sakalını yolmakta, eyvah, demekteydi; nimet günesim bulut altına girdi.
255. O zaman keske elim kırılsaydı; o güzel sözlünün basına nasıl oldu da vurdum?
Kusu, yine konussun diye yoksullara sadakalar vermekteydi.
Üç gün, üç gece sonra saskın ve meyus, ümitsiz bir halde dükkânda otururken,
Ve binlerce gussaya, gama es olup; bu kus acaba ne vakit konusacak; diye düsünüp dururken,
Ansızın tas ve legen dibi gibi tüysüz kafası ile bir Cevlaki geçiyordu.
260. Dudu, hemencecik dile gelip akıllılar gibi dervise bagırdı:
“Ey kel, neden kellere karıstın; yoksa sen de siseden gülyagı mı döktün?! “
Onun bu kıyasından halk gülmeye basladı. Çünkü dudu, hırka sahibini kendisi gibi sanmıstı.
Temiz kisilerin isini kendinden kıyas tutma, gerçi yazıda (aslan mânasına gelen) sîr, (süt manasına gelen) sîre
benzer.
Bütün âlem bu sebepten yol azıttılar. Allah Abdallarından az kisi agâh oldu.
265. Peygamberlerle beraberlik iddia ettiler (biz de onlar gibiyiz dediler); Velîleri de kendileri gibi sandılar.
Dediler ki: “ste biz de insanız, onlar da insan. Bizde uyumaya ve yemege baglıyız, onlar da.
“Onlar körlüklerinden aralarında uçsuz bucaksız bir fark oldugunu bilmediler.
Her iki çesit arı, bir yerden yedi. Fakat bundan zehir hâsıl oldu, ondan bal.
Her iki çesit geyik otladı, su içti. Birinden fıskı zuhur etti, öbüründen halis misk.
270. Her iki kamıs da bir sulaktan su içti. Biri bombos öbürü sekerle dopdolu.
Böyle yüzbinlerce birbirine benzer seyler var, aralarında bulunan yetmis yıllık farkı sen gör!
Bu, yer; ondan pislik çıkar… o, yer; kâmilen Allah nuru olur.
Bu, yer; ondan tamamı ile hasislik ve haset zuhur eder… o, yer; ondan tamamı ile Tek Allah’nın nuru husule
gelir.
Bu temiz yerdir, o çorak ve pis yer. Bu temiz melektir o seytan ve canavar!
275. Her iki suretin birbirine benzemesi caizdir, acı su da, tatlı su da berraktır.
Zevk sahibinden baska kim anlayabilir? Onu bul! Tatlı su ile acı suyun farkını iste o anlar.
(Zevk sahibi olmayan) sihri, mucizeyle mukayese ederek her ikisinin de esası hiledir sanır.
Mûsâ ile savasan sihirbazlar, inatlarından ellerine onun asâsı gibi asâ aldılar.
Bu asâ ile o asâ arasında çok fark var, bu isle o isin arasında pek büyük bir yol var.
280. Bu isin ardında Allah lâneti var, o ise karsılık da vade vefa olarak Allah rahmeti var.
Kâfirler inatlasmada maymun tabiatlıdırlar. Tabiat, içte, gönülde bir âfettir.
nsan ne yaparsa maymunda yapar; maymun her zaman insandan gördügünü yapıp durur.
O, “Bende onun gibi yaptım” sanır. O inatçı mahlûk aradaki farkı nereden bilecek?
Bu emirden dolayı yapar, o, inat ve savas için. natçı kisilerin baslarına toprak saç!
285. O münafık; muvafıkla beraber, inat ve taklide uyup namaza durur; niyaz ve tazarru için degil.
Müminler; namazda, oruçta, hacda, zekâtta münafıkla kazanıp kaybetmektedirler.
Müminler için nihayet kazanç vardır, münafıka da ahirette mat olma.
kisi de bir oyun basındaysa da birbirlerine nispetle aralarında ne kadar fark var; biri Merv’li öbürü Rey’li!
Her biri, kendi makamına gider, her biri kendi adına uygun olarak yürür.
290. Onu mümin diye çagırırlar, ruhu hoslanır. Münafık derlerse sertlesir, ates kesilir.
Onun adı, zatı yüzünden sevgilidir. Bunun adının sevilmemesi, âfetleri yüzünden, nifakla sıfatlanmıs olan
zatından dolayıdır.
Mim, vav, mim ve nun harflerinde bir yücelik yoktur. Mümin sözü ancak tarif içindir.
Ona münafık dersen… o asagılık ad, içini akrep gibi daglar.
Bu ad, cehennemden ayrılmıs ve kopmus degilse niçin cehennem tadı var?
295. O kötü adın çirkinligi harften degildir. O deniz suyunun acılıgı “kab” dan degildir.
Harf kabdır ondaki mâna su gibidir. Mâna denizi de “Ümm-ül-Kitap” yanında bulunan, kendisinde olan zattır.
Dünyada acı ve tatlı deniz var. Aralarında bir perde var ki birbirine tasmaz karısmazlar.
Fakat su var ki bu iki denizin her ikisi de bir asıldan akar. Bu ikisinden de geç, tâ… onun aslına kadar yürü!
Kalp altınla halis altın ayarda belli olur. Kalpla halisi, mehenge vurmadıkça tahminî olarak bilemezsin.
300. Allah kimin ruhuna mehenk korsa ancak o kisi, yakini süpheden ayırdedebilir.
Diri bir kisinin agzına bir sıçrayıp girse o adam, onu dısarı çıkarıp attıgı zaman rahatlasır.
Binlerce lokma arasında agzına ufacık bir çöp girdi mi, diri kisinin hissi onu duyar, sezer.
Dünya hissi, bu cihanın merdivenidir, din hisside göklerin merdiveni.
Bu hissin saglıgını hekimden isteyiniz, o hissin saglıgını Habib’den (H.Muhammed’den) .
305. Bu hissin saglıgı, vücut saglamlıgındandır, o hissin saglıgı vücudu harabetmektedir.
Can yolu, mutlaka cismi viran eder, onu yıktıktan sonra da yapar.
* Ne mutludur ve ne kutludur o can ki mâna askıyla evini, barkını, mülkünü, malını bagıslamıstır.
Altın definesi için evi harabetmistir; fakat o altın definesini elde ettikten sonra o evi daha mamur bir hale
getirmistir.
Suyu kesmis, suyun aktıgı yolu temizlemis, ondan sonra arka içilecek su akıtmıstır.
Deriyi yarmıs,termeni çıkarmıs… ondan sonra orada yepyeni bir deri bitmistir.
310. Kaleyi yıkıp kâfirden almıs, ondan sonra oraya yüzlerce burç ve hendek yapmıstır.
Hikmetinden sual edilmeyen Allah’’nın isini kim anlayabilir, o isin hakikatine kim erisebilir? Bu söyledigim
sözler, ancak anlatmak için söylenmis zaruri sözlerdir.
Gâh böyle gösterir, gâh bunun aksini. Din isinin künhünü anlamaya imkân yoktur. Ona ancak hayran olunur.
Fakat din isinde hayrete düsen, arkasını ona çevirmis ondan haberi olmayan bir hayran degil, sevgiliye
dalmıs, onun yüzünden sarhos olmus, kendisinden geçmis bir hayrandır.
Birisinin yüzü sevgiliye karsıdır, öbürünün yüzü yine kendisine dogru.
315. Her ikisinin yüzüne de bak. Her ikisinin yüzünü de hatırında tut. Hizmet dolayısıyla yüz tanır olman
mümkündür.
Zira nice insan suratlı seytan vardır. Binaenaleyh her ele el vermek lâyık degildir.
Kus tutan avcı, kusu avlamak için ıslık çalar, ötme taklidi yapar.
Asagılık kisi dervislerin sözlerini, bir selim kalpli kisiye afsun okumak, onu afsunlamak için çalar.
320. Erlerin huyu açıklık ve sıcaklıktır. Asagılıkların isi hile ve utanmazlıktır.
Dilenmek için yünden aslan yaparlar. (yol aslanlarının sekline bürünür, onlar gibi görünürler), Ebu Museylim’e
Ahmet lâkabı verirler.
Ebu Müseylim’in lâkabı yalancı olarak kaldı, Muhammed’e de akıllar sahibi dendi.
O, Hak sarabının mührü, sisesinin kapagı; halis misktir. Âdi sarabın mührü, sisesinin kapagı ise pis koku ve
azaptır.
Yahudi padisahın hikâyesi
Yahudiler içinde zâlim, sa düsmanı ve Hıristiyanları yakıp yandırır bir padisah vardı.
325. sa’nın devriyle, nöbet onundu. Mûsâ’nın canı oydu, onun canı Mûsâ.
Sası padisah, Allah yolunda o iki Allah demsâzını birbirinden ayırdı.
Usta, bir sasıya “yürü, var, o siseyi evden getir” dedi.
Sası,”O iki siseden hangisini getireyim? Açıkça söyle dedi.
Usta dedi ki: “O iki sise degildir. Yürü, sasılıgı bırak fazla görücü olma!”
330. Sası, “Usta, beni paylama. Sise iki” dedi. Usta dedi ki: “O iki sisenin birini kır!”
Çırak birini kırınca ikiside gözden kayboldu. nsan tarafgirlikten, hiddet ve sehvetten sası olur.
Sise birdi onun gözüne iki göründü. Siseyi kırınca ne o sise kaldı, ne öbürü!
Hiddet ve sehvet insanı sası yapar; dogruluktan ayırır.
Garez gelince hüner örtülür. Gönülden, göze, yüzlerce perde iner.
335. Kadı kalben rüsvet almaya karar verince zâlimi, aglayıp inleyen mazlûmdan nasıl ayırtedebilir?
Padisah, yahudice kininden dolayı öyle bir sası oldu ki aman Ya Rabbi, aman!
Musa dininin koruyucusuyum, arkasıyım diye yüz binlerce mazlûm mümin öldürttü.
Vezirin padisaha hile ögretmesi
Padisahın öyle yol vurucu, öyle hilekâr bir veziri vardı ki hile ile suyu bile dügümlerdi.
Dedi ki: “Hıristiyanlar, canlarını korurlar ve dinlerini padisahtan gizlerler.
340. Onları az öldür, çünkü öldürmede fayda yok, Dinin kokusu çıkmaz; misk ve öd agacı degil ki!
Yüz tane kılıf içinde gizli sırdır. Dısı, sana malûmdur ama içi aksine.”
Padisah : “Peki söyle bakalım, ne yapalım; bu hususta ne hile ve tezvirde bulunalım, çaresi ne?
Ne yapalım ki dünyada ne açık dindar, ne gizli din tutar bir Hıristiyan kalmasın” dedi
Vezir dedi ki: “Bana gazebederek hükmet, kulagımı elimi kestir; burnumu, dudagımı yardır!
340. Ondan sonra beni dar agacına götür. O esnada bir sefaatçi suçumun affını dilesin.
Bu isi dört yol agzı bir yerde, tellâl pazarında yaptır.
Ondan sonrada beni, huzurundan uzak bir sehre sür ki ben, onların arasına yüz türlü din kayıtsızlıgı sokayım.
Vezirin Hıristiyanlara hilesi
Bu halde diyeyim ki: ben gizli Hıristiyanım; ey sır bilen Allah; sen benim gönlümü bilirsin!
Padisah, benim imanımı anladı; taassuptan dolayı canıma kasdetti.
350. Dinimi padisahtan saklamak, onun dininden görünmek istedim.
Padisah, benim sırlarımdan bir koku sezdi. Sözlerim huzurunda kusurlu göründü.
Dedi ki: “ Senin sözlerin, içinde igne olan ekmek gibidir. Benim gönlümden senin gönlüne pencere var.
Ben, o pencereden halini gördüm; artık lâfını dinleyemem.”
Eger sa’nın ruhaniyeti bana imdat etmeseydi o, yahudicesine beni parça parça ederdi .
355. sa için basımla oynar, canımı verir ve bunu canıma yüz binlerce minnet bilirim.
sa’dan canımı sakınmam, fakat onun din bilgisine iyiden iyiye vâkıfım.
O pâk dinin cahiller arasında mahvolması, bana dokunmakta.
Allah’ya, sa’ya sükrolsun ki biz, bu hak dine yol gösterici olduk.
Belimizi zünnarla bagladıgımızdan beri Yahudiden ve Yahudilikten kurtulduk.
360. Ey halk; devir, sa’nın devridir. Onun dininin sırlarını candan dinleyin!”
*Vezir, bu hileyi, padisaha sayıp dökünce padisahın gönlünden endiseyi tamamiyle giderdi.
Padisah, vezire, vezir ne dediyse yaptı.Halk, bu gizli ve hakikati meçhul hileden dolayı sasırıp kaldı.
Onu Hıristiyanların oturdukları tarafa sürdü.Vezir de ondan sonra halkı davete basladı.
Hıristiyanların vezirin hilesine inanmaları
Yüz binlerce Hıristiyan, azar azar ozun etrafına toplandı.
O, onlara gizlice ncil’in, zünnarın ve namazın sırrını anlatmaktaydı.
365. Görünüste din hükümlerini anlatıyordu; fakat bu anlatıs, hakikatte onları avlamak için ıslık ve tuzaktı.
Bunun için (gizli hileyi anlamak müskül oldugundan) bazı Eshab, Peygamber’den, azgın ve hilekâr nefsin
hilesini sorarlar;
“ Nefis, ibadetlere ve candan gelen ihlâsa gizli garezlerden ne karıstırır?” derlerdi.
Peygamber’den ibadetin faziletini ve sevabını arayıp sormazlar;”Apaçık ayıp hangisidir?”diye kötü huyları
sorarlardı.
Gülü, kerevizden fark edercesine kıldan kıla,zerreden zerreye nefis hilesini tanır, bilirlerdi.
370. Eshab’ın kılı kırk yaranları, umumiyetle o vaız ve beyana hayran olurlardı.
Hıristiyanların vezire uymaları
Hıristiyanlar tamamıyla ona gönül verdiler. Zaten avamın taklidinin kuvveti ne olabilir ki?
Kalplerinin içine onun muhabbetini ektiler, onu sa’nın halifesi sandılar.
O ise hakikatte tek gözlü melûn Deccâl’dı. Ey Allah, feryadımıza yetis; sen ne güzel yardımcısın!
Ey Allah, yüz binlerce tuzak ve yem var, bizler de yemsiz kalmıs halis kuslar gibiyiz.
375. Her an yeni bir tuzaga tutuluyoruz, istersek her birimiz, birer dogan ve simurg olalım.
Sen bizi her zaman tuzaktan kurtarmaktasın. Ey gani ve müstagnî Allah, biz yine bir tuzaga dogru
gitmekteyiz!
Biz bu ambarda bugday biriktirmede, toplanan bugdayı yine kaybetmekteyiz.
Biz, bu vahsi mahlûklar toplulugu, düsünmüyoruz ki bugdayın noksanlasması farenin hilesindendir.
Fare, ambarımızı deldikçe, hilesinden ambar harab olmustur.
380. Ey can, önce farenin serrini defet, sonra bugday biriktirmeye çalıs, çabala!
O büyükler büyügünün haberlerinden birini dinle: “Huzuru kalb olmadıkça namaz tamam olmaz.”
Eger bizim ambarımızda hırsız bir fare yoksa kırk yıllık ibadet bugdayı nerde?
Her günlük azar azar sadikane ibadet taneleri niçin bu ambarımızda toplanmıyor?
Çakmak demirinden birçok ates yıldızı sıçradı, o yanmıs gönül, onları kabul edip çekti.
385. Ama karanlıkta bir hırsız, gizlice kıvılcımlara parmak basmakta.
Onları, felekte bir çırag parlamasın diye, birer birer söndürmekte.
*nayetlerin bizimle oldukça o bayagı hırsızdan bize nice ve ne vakit korku olabilir?
Bir adımda binlerce tuzak olsa, sen bizimle oldukça hiç gam yok!
Her gece ten tuzagından ruhları kurtarmakta, tahtaları sökmektesin.
Ruhlar, her gece bu kafesten kurtulurlar, ne kimsenin hâkimi,ne de mahkûmu olmayarak feragate ulasırlar.
390. Geceleyin zindandakilerin izndandan haberleri yoktur, sultana mensup davetliler, geceleyin devletten
haberdar degildirler.
Ne gam var, ne kâr ve ne zarar düsüncesi.Ne bu filân kadının hayali, ne o filân erkegin kuruntusu!
Ârifin hali , uyanıkken de budur, Allah”onlar uykudadırlar” dedi, bunu inkâr etme.
Onlar, gece gündüz dünya ahvalinden uykudadırlar;Rabb’in elinde evirip çevirdigi kalem gibidirler.
Yazı esnasında eli görmeyen kimse, kalemin hareketini, kalemden sanır.
395. Allah, ârifin bu halinden halka pek az bir miktarını gösterdi; halkı ise hisse mensup uyku kapladı
(gaflete dalıp ârifi anlamadılar).
Onların canı:sırrına akıl almaz sahraya gitti.Ruhlarıda istirahatte, bedenleri de.
Sonra tekrar bir ıslıkla onları tuzaga çeker, hepsini teklif kaydine düsürürsün.
*Sabah vaktinin nuru bas kaldırıp felegin altın gerkesi kanat çırpınca,
Sabahı zuhura getiren, srafil gibi, herkesi o diyardan sûret âlemine getirir;
Yayılmıs ruhları cisim yapar, her cismide tekrar gebe bırakır.
400. Can atlarını egersiz kor; bu, “uyku ölümün kardesidir”sırrıdır.
Fakat gündüzün geri gelmeleri için ayaklarını uzun bir bagla baglar.
Tâ ki o çayırdan, onu geri çeke ve otlaktan yine yük altına getire.
Keski Eshâb-ı Kehf gibi, yahut Nûh’un gemisi gibi bu ruhu koruyaydı.
Da bu fikir, bu göz ve kulak;su uyanıklık ve akıl tufanından kurtulaydı.
405. Dünyada nice Eshab-ı Kehf vardır ki bu zamanda senin yanıbasında ve önündedir.
Magara da , dost da onunla terennüm etmektir. Ne fayda, senin gözünde ve kulagında mühür var?
Halifenin Leylâ’yı görmesi
Halife, Leylâ’ya dedi ki:”Sen o musun ki Mecnun, senin askından perisan oldu ve kendini kaybetti.
Sen baska güzellerden güzel degilsin. ” Leyla, “Sus, çünkü sen Mecnun degilsin” diye cevap verdi.
Uyanık olan daha ziyade uykudadır. Onun uyanıklıgı uykusundan beterdir.
410. Canımız Hak ile uyanık olmazsa uyanıklık, bizim için iki dag arasındaki bogaz ve geçit gibidir.
Canın; her gün hayalin tekmesini yemeden, ziyandan, faydadan, elden çıkarma, kaybetme korkusundan.
Ne temizligi kalır, letâfeti, ne kuvveti, ne de göklere çıkacak yolu!
Uyumus ona derler ki o, her hayalden ümitlenir, onunla konusur;
Uykuda Seytan’ı Hûri gibi görür, sonra sehvetle Seytan’a erlik suyu döker.
415. Nesil tohumunu çoraga dökünce uyanır, kendine gelir, hayalde ondan kaçar.
O rüyadan elde ettigi bas agrısı, sersemlik beden pisligidir. Ah, o zâhirde görünen, hakikatte görünmeyen, aslı
olmayan hayalden!
Kus havadadır, gölgesi yerde kus gibi uçar görünür.
Ahmagın biri, o gölgeyi avlamaya kalkısır, takati kalmayıncaya kadar kosar.
O gölgenin havadaki kusun aksi oldugundan; o gölgenin aslının nerde bulundugundan haberi yok!
420. Gölgeye dogru ok atar. Bu arastırma yüzünden okluk bombos kalır.
Ömrünün oklugu bosaldı. Ömür gitti; gölge avı ardında kosmada yandı eridi!
Bir kisinin dadısı, Allah gölgesi olursa onu gölgeden ve hayalden kurtarır.
Allah’ya kul olan, Allah gölgesidir. O bu âlemden ölmüs, Allah ile dirilmistir.
Fırsatı kaçırmadan ve süphe etmeksizin onun etegine sarıl ki âhir zamanın sonundaki fitnelerden kurtulasın.
425. Allah gölgeyi nasıl uzattı (âyeti) evliyanın naksidir. Çünkü velî , Allah günesi nurunun delilidir.
Bu yolda bu delil olmaksızın yürüme, Halil gibi “Ben batanları sevmem ” de!
Yürü, gölgeden bir günes bul. Sah Sems-i Tebrîzî’nin etegine yapıs!
Bu dügün ve gelinin bulundugu yerin yolunu bilmezsen Hak ziyası Hüsameddin’den sor!
Haset, yolda gırtlagına sarılırsa… bil ki blis’in tugyanı hasettedir.
430. Çünkü o, haset yüzünden Âdem’den arlanır… Kutlulukla haset yüzünden savasır.
Yolda bundan daha güç geçit yoktur. Ne kutludur o kisi ki yoldası, haset degildir.
Bu beden, haset evi olagelmistir. Soy sop hasetten bulasık bir hale düser.
Ten haset evidir ama Allah, o teni tertemiz etmis, arıtmıstır.
“Evimi temizleyin” “âyeti” beden temizligini bildirir. Bedenin tılsımı topraga mensupsa da hakikatte nur
definesidir.
435. Sen (hakikatte) teni olmayana hile ve haset edersen o hasetten gönül kararır.
Allah erlerinin ayakları altına toprak ol! ,bizim gibi sen de hasedin basına toprak at!
Vezirin haset etmesi
O vezircigin yaratılısı hasettendi, onun için abes yere kulagını, burnunu yele verdi!
O ümitle ki haset ignesinden akan zehirle mahzunları tâ canlarından zehirliye.
Hasetten burnunu koparan kisi, kendisini kulaksız ve burunsuz bırakır.
440. Burun, odur ki bir koku alsın ve kokuda, koku alanı bir yüzün bulundugu tarafa götürsün.
Kim koku almazsa burunsuzdur, koku da ancak din kokusudur.
Bir koku alıp onun sükrünü eda etmiyen kimse, küfranı nimet etmis ve kendi burnunu mahveylemistir.
Hem sükret, hem sükredenlere kul ol. Onların huzurunda ölerek ebedî hayat kazan!
Vezir gibi sermayeyi, yol vuruculuktan edinme. Allah kullarını namazdan menetme.
445. O kâfir vezir, din nasihatçisi olarak hile ile badem helvasına sarımsak karıstırmıstı!
Vezirin hilesini aklı eren Hıristiyanların anlaması
Zevk sahibi olanlar onun sözünde acılık karısmıs bir tat sezdiler.
O, garezle karısık lâtif sözler söylemekte, gül sulu seker serbetinin içine zehir dökmekteydi.
Sözünün dıs yüzü, yolda çevik ol, diyordu. Ardından da cana, gevsek ol demekteydi.
Gümüsün dısı ak ve berraksa da el ve elbise ondan katran gibi bir hale hale gelir.
450. Ates, kıvılcımlarıyla kızıl çehreli görünürse de onun yaptıgı isin sonundaki karanlıga bak!
Yıldırım, bakısta sâf bir nurdan ibaret görünür; (fakat) göz nurunu çalmak (gözü kamastırmak) onun
hassasıdır.
Vezirin sözleri, uyanık ve zevk sahibi olanlardan baskaları için bir boyun halkasıydı (onun sözlerini kabul
etmisler,ona uymuslardı).
Vezir, padisahtan altı ay ayrı kaldı, bu müddet zarfında sa’ya uyanlara penah oldu.
Halk, umumiyetle dinini de, gönlünü de ona ısmarladı. Onun emir ve hükmü önünde herkes, can feda
ediyordu.
Padisahın vezire gizlice haber göndermesi
455. Padisahla onun arasında haber gidip geliyordu. Padisah, ona gizlice vahitlerde bulunuyordu.
*Nihayet muradının hâsıl olması, hıristiyanların topragını yele vermesi için.
Padisah “Ey devletli vezirim, vakit geldi, kalbini gamdan tez kurtar”diye mektup yazdı.
Vezir de “Padisahım; iste simdicik sâ dinine fitneler salma isindeyim” diye cevap verdi.
Hıristiyanların on iki kısmı
Hükümetleri zamanında, sâ kavminin on iki emîri vardır.
Her fırka bir emîre tâbiydi; kendi beyine tamah yüzünden kul olmustu.
460. Bu on iki emîrler kavimleri, o kötü vezire baglanmıslardı.
Hepsi, onun sözüne itimad ediyordu, hepsi onun meslegine uymustu.
O, öl, der demez her emîr hemen o anda ölürdü.
Vezirin ncil ahkâmını karıstırması
Vezir, her emîrin adına birer tomar düzdü. Her tomarın yazısı, baska bir olaydı.
Her birinin hükmü baska bir çesittir. Bu bastan asagıya kadar ona aykırıdır.
465. Birinde riyazat ve açlık yolunu tövbenin rüknü, Allah’ya dönüsün sartı yapmıs.
Birinde “Riyazat faydasızdır, bu yolda cömertlikten baska kurtulus yoktur” demisti.
Birinde demisti ki: “Senin açlık çekisin, mal verisin mâbuduna sirk kosmadır.
Gam ve rahat zamanında Allah’ya dayanmak ve tamamiyle teslim olmaktan gayri hepsi hiledir, tuzaktır.”
Öbüründe demisti ki: “Vacip olan hizmettir, yoksa tevekkül düsüncesi suçtan ibarettir.”
470. Birinde; “Dindeki emir ve nehiyler, yapmak için degil, aczimizi bildirmek içindir.
Tâ ki onlardan âciz oldugumuzu görelim de Allah kudretini bilelim, anlayalım” demisti.
Öbüründe, “Kendi âczini görme, uyan, kendine gel; o aczi görüs, küfranı nimettir.
Kendi kudretini gör ki bu kudret ondandır.
Kudretini, onun nimeti bil ki, kudret odur” demisti.
Birinde demisti ki: “Bu ikisinden de geç, nazarına her ne sıgarsa put olur!”
475. Öbüründe; “Bu mumu söndürme ki bu görüs, meclise mum mesabesindedir.
Eger nazardan ve hayalden geçersen gece yarısı visâl mumunu söndürmüs olursun” demisti.
Birinde demisti ki: “Söndür, hiç korkma ki yüz binlerce karsılıgını göresin.
Çünkü nazar mumunu söndürmekle can mumu artar, kuvvet bulur. Sabrının yüzünden Leylâ’n Mecnun olur!
Kim, zâhitligi yüzünden dünyayı terk ederse dünya onun önüne çok, daha çok gelir!”
480. Baska birinde; “Hak sana ne verdiyse onu icat ederken tatlılasmıs.
Kolaylastırmıstır. Onu güzelce al; kendini zahmete sokma” demisti.
Birinde demisti ki: “Kendine ait olanı terk et, çünkü tabiatının kabul ettigi, merduttur, kötüdür.
Birbirine aykırı yollar, nefse kolaydır, herkese bir din, can olmustur.
Eger Hak’kın din islerini kolaylastırması, dogru bir yol olsaydı her yahudi ve mecusi, Allah’yı duyar, anlardı”
demisti.
485. Öbüründe demisti ki: “Kolay, odur ki gönlü hayatı ve canın gıdası ola.
Tabiatın hoslandıgı her sey, vakti geçince, çorak yere ekilmis tohum gibi mahsul vermez.
Onun mahsulü, pismanlıktan baska bir sey olmaz; onun kazancı, sahibine ziyandan baska bir sey getirmez.
O zevk, sonunda da önünde oldugu gibi kolay ve hos görünmez; nihayette adı güç olur, güçlenmis bir hale
gelir.
Sen güçlestirilmisle, kolaylastırılmısı, birbirinden ayırdet; bunun yüzünü de sonuna nazaran gör, onun yüzünü
de sonuna nazaran.”
490. Bir tomarda da; “Bir üstad ara. Âkıbeti görme hassasını nesepte (sunun bunun soyundan gelmis
olmakta ve bununla ögünende) bulamazsın.
Her çesit din sâlikleri üstad aramaksızın, peygamberlere tâbi olmaksızın islerin âkibetlerini gördüler, kendi
akıllarınca netice hakkında istidlâllerde bulundular da bu yüzden hata ve dalâlete düstüler.
Âkıbet görme; elle dokunmus, örülmüs degildir. Böyle olsaydı dinlerde nasıl ayrılık olurdu?” demisti.
Bir tanesinde demisti ki: “Usta da sensin; çünkü ustayı da sen tanırsın.
Er ol, erlerin maskarası olma; kendi basının çaresine bak sersemlesme.”
495. Bir digerinde; “Bunların hepsi birdir. ki gören kimse sası adamcagızdır” demis.
Bir tomarda da; “Yüz, nasıl bir olur, bunu kim düsünür, meger ki deli olsun!
Bunların her biri, öbürünün zıddıdır. Gayrı zehirle seker nice bir olur?
Zehirden de, sekerden de geçmedikçe vahdet bahçesinden nice koku alabilirsin? demisti.
O sâ dinine düsman olan vezir bu tarz da, bu çesitte on iki tomar yazdı.
htilaf; gidis tarzındadır, yolun hakikatinde degil
500. O, sâ’nın bir renkte olusundan koku almamıstı. O, sâ küpünün mizacından huy kapmamıstı.
Yüz renkli elbise, sâ’nın sâf küpünden saba rüzgârı gibi sade ve lâtif bir hale gelir, tek bir renge boyanırdı.
Birlikteki bu tek renklilik, insana usanç ve sıkıntı veren tek renklilik degildir.
Belki o tek renk deniz gibidir, ona dalanlar da balık gibi hayat ve nese içindedirler.
Karada gerçi binlerce renk var, ama balıkların kurulukla cengi var!
Misal olarak söylenen balık kimdir, deniz nedir ki yüce ve ulu padisah, ona benzesin!
505. Varlık âlemindeki yüz binlerce denizler ve balıklar, o ikram ve ihsan huzurunda secde ederler.
Nice ihsan yagmuru yagdı da deniz, inciler saçıcı bir hale geldi.
Nice kerem günesi nur saçtı da bulut ve deniz, cömertlik ögrendi.
Suya ve topraga zatının ısıgı vurdu da o sebeple yeryüzü, tane ve tohum kabul eder oldu.
Toprak emindir; ona her ne ekersen ihanet görmeksizin onun cinsini toplar, devsirirsin.
510. Toprak bu eminligi o eminlikten bulmustur, çünkü adalet günesi ona nur saçmıstır.
lkbahar, Hak fermanı getirmedikçe, toprak sırrını nice açıga vurur?
O, öyle bir cömert ve vericidir ki bu haberleri, bu eminligi ve bu dogrulugu bir cemada , kuru yeryüzüne
vermistir.
Fâzıl ve ihsanı, kuru topragı haberdar eder, kahır ve celâli de akıllı insanları kör eyler.
Canda, gönülde o cosmaya takat yoktur. Kime söyliyeyim? Cihanda bir tek kulak yok!
515. Nerede bir kulak varsa; onun yüzünden, göz oldu. Nerede bir tas varsa; onun lûtfiyle yesim tasına
döndü.
Kimyayı meydana getiren o dur, kimya ne oluyor ki? Mucize bagıslayıcıdır, simya ne oluyor ki?
Benim bu ögüsüm, ögmeyi terk etmenin ta kendisidir; çünkü bu ögüs, varlık delilidir, varlık ise hatadır.
Onun varlıgına karsı yok olmak gerektir: onun huzurunda varlık nedir? Mânasız bir seyden ibarettir!
Varlık kör olmasaydı… Ondan erirdi, günesin hararetini tanır, anlardı.
520. Bu zâhiri vucudun Allah’ın varlıgıyla var oldugunu bilmemesi körlügüne delildir.
Vezirin bu hilede ziyana ugraması
Padisah gibi vezir de cahil ve gafildi. Varlıgı vacip olan Kadim Allah ile pençelesiyordu.
Öyle kudretli bir Allah ile pençelesiyordu ki bir anda yoktan bu âlem gibi yüz tanesini var eder.
Senin gözüne kendini görmek hassasını verince nazarında âlem gibi yüzlerce âlem meydana getirir.
Her ne kadar dünya senin yanında azametli ve nihayetsizse de bil ki kudrete karsı bir zerre bile degildir.
525. Zaten bu âlem sizin canlarınızın hapishanesidir; uyanın, o tarafa gidin! Zira o taraf sizin sahranız,
mesire yerinizdir.
Bu âlemin hududu vardır, o âlem ise esasen hadsizdir. Nakıs ve sûret, o mânaya settir, mâniadır.
Firavun’un yüz binlerce mızragını tek bir Musa’nın bir tanecik asâsıyla kırdı.
Yüz binlerce Câlînus’un yüz binlerce hekimlik hünerleri vardı; sâ’nın ve nefesinin yanında bâtıl oldu.
Yüz binlerce siir defterleri vardı, bir tek Ümmi’nin kitabına karsı ayıp ve âr haline geldi.
530. Asagılık olmayan kisi böyle galip Allah huzurunda niçin ölmesin*
Çok dag gibi gönüller kopardı. Kurnaz kusu, iki ayagından asakoydu.
Akıl ve zekâda kemale ermekle Allah’ya varılmaz. Padisahın fazıl ve ihsanı aczini bilen kisiden baskasını kabul
etmez.
Hey gidi hey… Çok köse, bucak kazıcı ve hazine doldurucular; o kurup duran kisiye, o öküze (vezire) maskara
oldular.
Öküz kimdir ki sen onun maskarası olasın. Toprak nedir ki sen onun otu olasın.
535. Bir kadının kötü isten yüzü sararınca, utanınca Allah, onu çarpıp Zühre yıldızı yaptı.
Bir kadını Zühre yapmak çarpma oldu da balçık haline gelis, çarpılma degil midir? Be inatçı?!
Ruh, seni en yüksek göklere çıkarırken sen en asagılıklara, su ve çamura dogru gittin.
Akılların bile imrendigi öyle bir varlıgı, bu alçaklık yüzünden degistin.
Simdi bak, bu senin kendini çarpman nasıl? O çarpılma yanında bu, gayet asagı.
540. Himmet atını yıldız cihetine sürdün, nücum ilmi ile ugrastın da secde edilmis Âdem’i tanımadın!
Ey hayırsız evlât! Nihayet sen Âdemoglusun, ne vakte dek alçaklıgı seref sayarsın.
Niceye dek “ben âlemi zaptedeyim, bu cihanı kendi varlıgımla doldurayım” dersin?
Dünyayı bastanbasa kar kaplasa günesin harareti, bir görünüste onu eritir.
O vezirin vebalini de, daha onun gibi yüz binlercesinin vebalini de Allah bir kıvılcımla yok eder.
545. O, aslı olmayan hayelleri, tamamıyla hikmet yapar; o, zehirli suyu serbet haline getirir.
O zan ve süphe doguran sözleri, hakikat ve yakîn haline getirir. Kin ve adavet sebeblerinden dostluk ve
muhabbet belirtir.
brahim’i ates içinde besler; korkuyu, ruhun emniyeti ve selâmeti yapar.
Onun sebep yakıcılıgına hayranım. Onun hayallerinde Sofestâî gibiyim!
Hıristiyanları azdırmak hususunda vezirin baska bir hile kurması
O vezir kendince baska bir hile kurdu. Vaiz ve nasihati bırakıp halvete girdi.
550. Müritleri yakıp yandırdı. Tam kırk, elli gün halvette kaldı.
Halk onun istiyakından, hal ve tavrı ile sözünden, sohbetinden uzak düstükleri için deli oldular.
Onlar yalvarıp sızlanıyorlardı, vezir ise halvette riyazattan iki büklüm olmustu.
Hepsi birden ”Biz sensiz kötü bir hale düstük, karısıklık içindeyiz. Degnegini yeden birisi olmadıkça körün
ahvali ne olur?
nayet et. Allah için olsun, bundan ziyade bizi kendinden ayırma!
555. Bizler çocuk gibiyiz, sen bize dadısın; sen bizim üzerimize o gölgeyi döse” demislerdi.
Vezir dedi ki: “Ruhum dostlardan uzak degildir. Fakat dısarı çıkmaya izin yok.”
Emirler rica ve sefaate, müritler dil uzatmaya basladılar:
“Ey kerem sahibi! Bu ne kötü talih ki sensiz gönülden de yetim kalmısızdır, dinden de.
Sen bahaneler ediyorsun, biz ise dertle yürek yangınlıgından soguk soguk ah edip duruyoruz.
560. Biz senin sohbetine alısmısız. Biz senin hikmet sütünle beslenmisiz.
Allah askına bize bu cefayı yapma; lûtfet, bugünü yarına bırakma!
Gönlün razı olur mu, âsıkların, âkıbet istifadesiz kalsınlar?
Hepsi de karadaki balık gibi çırpınıyorlar. Suyu aç, ırmagın bendini yık!
Ey zamanede nazîri olmayan zat ! Allah askına halkın imdadına yetis!”
Vezirin müritleri defetmesi
565. Vezir dedi ki: “Dikkat ediniz, ey dedikodu düskünleri! Dilden çıkan ve kulakla duyulan zâhiri vaizleri
arayanlar!
Bu asagılık duygu kulagına pamuk tıkayın, ten gözünden duygu basını çözün!
O gizli kulagın pamugu, bas kulagıdır, bu kulak sagır olmadıkça o can kulagı sagırdır.
Hissiz, kulaksız, fikirsiz olur ki “rciî – Allahna geri dön” hitabını isitesiniz.
Sen uyanıklık dedikodusunda oldukça uyku sohbetinden nasıl olur da bir koku alabilirsin!
570. Bizim sözümüz isimiz, hariçte yürümektedir. Bâtınî yürümek ise gökler üzerinde olur.
Cisim, kurulugu (bu âlemi) gördü, çünkü kuruluktan (bu âlemden) dogdu; can sâ’sı, ayagını denize attı.
Kuru cismin yürümesi, kuruya düstü, ama canın yürümesine gelince: Ayagını denizin ta ortasına bastı.
Ömür kuruluk yolunda; gâh dag, gâh deniz, gâh ova asarak geçip gittikten sonra…
Abıhayatı, nerede bulacaksın; deniz dalgalarını nerede yaracaksın?
575. Kara dalgası, bizim kuruntularımız, anlayısımız ve fikrimizdir. Deniz dalgası ise kendinden geçis,
sarhosluk ve yokluktur.
Sen bu sarhoslukta oldukça o sarhosluktan uzaksın. Bundan sarhos oldukça o kadehten nefret eder durursun.
Zâhir dedikodusu toz gibidir. Kulak gibi bir müddet dinlemeyi âdet edin!”
Müritlerin, halveti terk et diye tekrar ısrarla yalvarısları
Hepsi dediler ki: “Ey bahane arayan hakîm bu cefayı bize reva görme!
Hayvana takati derecesinde yük yüklet. Zayıflara iktidarları nispetinde is havale et!
580. Her kusun yiyecegi lokma, kendine göredir. Nasıl olur da her kus bir inciri (bütün olarak) yutabilir?
Çocuga süt yerine ekmek verirsen zavallı yavruyu o ekmek yüzünden öldü bil!
Ondan sonra disleri çıkınca kendi kendine onun içi ekmek ister.
Henüz kanadı çıkmayan kus uçmaya kalkısırsa her yırtıcı kedinin lokması olur.
Ama kanatlanınca o kendisinden teklifsizce, iyi ve kötü ıslık olmaksızın uçar.
585. Senin sözün Seytan’ı susturur, senin lûtuf ve keremin, bizim kulagımıza akıl ve fehim verir.
Söyleyen, sen olunca kulagımız, tamam akıldan ibarettir. Madem ki deniz sensin, kurumuz da denizdir!
Ey (sekizinci gökteki) Simak burcundan (denizin dibindeki) balıga kadar her sey, kendisinden nurlanmıs olan!
Seninle olunca yer, bize gökten daha iyidir. Sensiz, biz gögün tâ üstünde bile karanlık içindeyiz. Ey ay! Gayrı
bu felek, nedir ki seninle mukayese edilebilsin?
Göklerin sûreta yüksekligi var. Mâna yüzünden yükseklik, temiz ruhundur.
590. Sûreta yükseklik, cisimlerindir, fakat mâna huzurunda cisimler, isimlerden ibarettir.
Vezirin “ Halveti terk etmem “ diye cevap vermesi
Vezir dedi ki: “Delillerinizi kısa kesiniz; nasihatimi, can ve gönülden dinleyiniz.
Emin isem, emin adam ittiham edilmez göge ver desem bile!
Eger ben mahzı kemâl isem kemâli inkâr nedir? Degilsem bu zahmet, bu eziyet ne oluyor?
Ben bu halvetten çıkmayacagım çünkü, kalp ahvali ile mesgulüm.”
Müritlerin vezire yalvarması
595. Hepsi birden dediler ki: “Ey vezir, inkâr etmiyoruz, bizim sözümüz agyarın sözü gibi degildir.
Ayrılıgından göz yaslarımız akmakta, canımızın tâ içinden ahu vahlar cosmakta!”
Çocuk dadı ile kavga etmez. Gerçi ne kötüyü bilir ne iyiyi… Fakat boyuna aglar durur!
Biz çenk gibiyiz sen mızrak vurmaktasın; inleme bizden degil, sen inliyorsun!
Biz ney gibiyiz, bizdeki nagme senden. Biz dag gibiyiz, bizdeki seda senden.
600. Kazanıp kaybetmede satranç oyunu gibiyiz; ey huyları güzel! Bizim kazanıp kaybetmemiz sendendir.
Ey bizim canımıza can olan! Biz kim oluyoruz ki seninle ortada olalım, görünelim!
Biz yokuz. Varlıklarımız, fâni sûretle gösteren Vücud-u Mutlak olan sensin.
Biz umumiyetle aslanlarız ama bayrak üstüne resmedilmis aslanlar! Onların zaman zaman hareketleri,
hamleleri rüzgârdandır.
605. Hareketimiz de, varlıgımız da senin vergindir. Varlıgımız umumiyetle senin icadındır.
Yoksa, varlık lezzetini gösterdin. Yok olanı kendine âsık eylemistin!
O n’am ve ihsanın lezzetini… mezeyi, sarabı ve kadehi esirgeme!
Esirgersen kim arayıp tarıyabilir? Nakıs nakkasla nasıl mücadele eder?
Bize, bizim ef’alimize bakma; kendi ikramına, kendi cömertligine bak!
610. Biz yoktuk, mücadelemiz de yoktu. Senin lûtfun bizim söylenmemis sırlarımızı da isitiyordu.
Nakıs, nakkasın ve kaleminin huzurunda ama karnındaki çocuk gibi âciz ve eli baglıdır.
Kudret huzurunda bütün âlem mahlûkları, igne önünde gergef gibi âcizdir.
Kudret gergefe bazen seytan resmi, bazen insan resmi isler; gâh nese, gâh keder nakseder.
Gergefin eli yok ki onu def’ için kımıldatsın; dili yok ki fayda, zarar hususunda ses çıkarsın.
615. Sen beytin tefsirini Kur’an’dan oku Allah “Attıgın zaman sen atmadın” dedi.
Biz bir ok atarsak, atıs, bizden degildir. Biz yayız, o yayla ok atan Allah’dır.
Bu “cebir” degil, cebbarlıgın mânasıdır. Cebbarlıgı anıs da, ancak Allah’ya tazarru ve niyaz içindir.
Bizim figanımız muztar ve kudretsiz oldugumuzun delilidir. Yaptıgımızdan utanmamız da elimizde ihtiyar
olduguna delildir.
Yapıp yapmamada ihtiyarımız varsa utanma ne? Bu acıklanma, bu utanıs, bu teeddüp ne?
620. Hocaların sakirtleri terbiye etmesi niçin; fikir, neden tedbirlerden tedbirlere dönüyor?
Eger sen: “O, cebirden gafildir. Hak’ka mensup olan ay, bulutta yüzünü gizliyor” dersen,
Buna hos bir cevap var; dinlersen küfürden geçer, dini tasdik eder, bana tâbi olursun:
Hasret ve figan, hastalık zamanındadır. Hastalık zamanı tamamı ile uyanıklık zamanıdır.
Hasta oldugun zaman günahından istigfar eder durursun.
625. Sana günahın çirkinligi görünür; iyilesince yola geleyim diye niyet edersin.
Bundan sonra kulluktan baska bir is ihtiyar etmiyeyim diye ahdeylersin.
Su halde bu yakinen anlasıldı ki hastalık sana akıllılık, bahsediyor.
Ey asıl arayan kimse! Su aslı bil ki kimde dert varsa o, koku almıs, dermana ermistir.
Kim daha ziyade uyanıksa o daha ziyade dertlidir. Kim isi daha iyi anlamıssa onun benzi daha sarıdır.
630. Hak’kın cebrinden agâh isen feryadın nerede? Cebbarlık zincirini görüsün hani?
Zincire baglanan nasıl olur da neselenir? Hapiste esir olan nasıl hürlük eder?
Eger ayagını bagladıklarını, basına padisah çavuslarının dikildigini görüyorsan.
Gayrı sende âcizlere çavusluk etme. Çünkü bu vazife âcizlerin huyu ve tabiatı degildir.
Madem ki görmüyorsun; Allah’nın cebrinden bahsetme! Görüyorsan hangi gördügünün nisanesi?
635. Hangi bir ise meylin varsa o iste kendi kudretini apaçık görür durursun;
Hangi ise meylin ve istegin yoksa… Bu, Allah’dandır diye kendini Cebrî yaparsın!
Peygamberler, dünya isinde Cebrîdirler, kâfirler de ahiret isinde.
Peygamberlerin, ahiret isinde ihtiyarları vardır, cahillerin de dünya isinde.
Zira her kus, kendi cinsinin bulundugu yere gider, bedeni, geride uçmaktadır, canı daha tez, daha ileri
gitmekte!
640. Kâfirler “Siccin” cinsinden olduklarından dünya zindanına rahat rahat gelmislerdir.
Peygamberler, (lliyyi) cinsinden olduklarından can ve gönül lliyyine dogru gitmislerdir.
Bu sözün sonu yoktur, fakat biz yine dönüp o hikâyeyi tamamlayalım:
Vezirin, halveti terk etmede müritleri ümitsiz bırakması
Vezir içerden seslendi: “Ey müritler, benden size su malûm olsun.
Ki sâ bana “Hep yakınlarından, arkadaslarından ayrıl, tek ol,
645. Yüzünü duvara çevirip yalnızca otur, kendi varlıgından da halveti ihtiyar et” diye vahyetti.
Bundan sonra konusmaya izin yok, bundan sonra dedikodu ile isim yok.
Dostlar, elveda! Ben öldüm, yükümü dördüncü göge ilettim.
Bu suretle de atese mensup felegin altında zahmet ve mesakkatler içinde yanmayalım.
Bundan sonra dördüncü kat gök üstünde, sâ’nın yanında oturacagım.”
Vezirin her emîri ayrı ayrı veliaht yapması
650. Neden sonra o emîrleri yalnız ve birer birer çagırıp her birine bir söz söyledi.
Her birine “sâ dininde Allah vekili ve benim halifem sensin,
Öbür emîrler senin tâbilerindir. sâ, umumunu senin taraftarın ve yardımcın etti.
Hangi emîr, bas çeker, tâbi olmazsa onu tut; ya öldür yahut esir et, hapse at.
Ama ben sag iken bunu kimseye söyleme, ben ölmedikçe, reislige talip olma.
655. Ben ölmedikçe bunu hiç meydana çıkarma. Saltanat ve galebe dâvasına kalkısma.
ste su tomar ve onda Mesîh’in hükümleri… Bunu ümmete tasih bir tarzda oku!” dedi.
O, her emîre ayrı olarak sunu söyledi: “Allah dininde senden baska naib yoktur!”
Her birini ayrı ayrı agırladı. Ona ne söyledi ise buna da onu söyledi.
Her birine bir tomar verdi, her tomar öbürünün zıddını ifade ediyordu.
660. O tomarların metni “Ya” harfinden “Elif” harfine kadar olan harflerin sekilleri gibi birbirine aykırıdır.
Bu tomarın hükmü, öbürünün zıddıydı, bu zıt diyeti bundan önce bildirdik.
Vezirin halvette kendini öldürmesi
Ondan sonra daha kırk gün kapısını kapadı. Kendisini öldürüp varlıgından kurtuldu.
Halk onun ölümünü haber alınca kabrinin üstü kıyamet yerine döndü.
Bir hayli halk onun yası ile saçlarını yolarak, elbiselerini yırtarak mezarı üstüne yıgıldı.
665. Arap’tan ,Türk’ten, Rum’dan, Kürt’ten oraya toplananların sayısını da ancak Allah bilir.
Mezarın topragını baslarına serptiler. Onun derdini yerinde ve dertlerine derman gördüler.
Bir ay ahali, mezarı üstünde gözlerinden kanlı yaslara yol verdiler. Onun ayrılıgı derdinden padisahlar da,
büyükler de, küçükler de ah u figan ediyorlardı.
sâ Aleyhisselâm ümmetinin emîrlere “ çinizde veliaht kimdir? “ diye sorması
Bir ay sonra halk dedi ki: “Ey ulular! Siz beylerden o vezirin makamına oturacak kimdir.
Ki biz o zatı, vezirin yerine imam ve mukteda tanıyalım. Elimizi de, etegimizi de onun eline teslim edelim.
670. Madem ki günes battı ve bizim gönlümüzü dagladı, onun yerine çıragı yakmaktan baska çaremiz yok.
Sevgili, göz önünden kayboldu mu, onun visâlinden mahrum kaldık mı, yerine birisinin vekil olması, birisinin
bize yadigâr kalması gerekir.
Gül mevsimi geçip gülsen harap olunca gül kokusunu nereden alalım? Gül suyundan!
Ulu Allah açıkça meydan da olmadıgından, bu peygamberler Hakk’ın vekilleridir.
Hayır yanlıs söyledim. Vekil ile vekil edeni iki sanırsan (bu) hatadır, iyi bir sey degil.
Sen sûrete taptıkça ikidir. Sûretten kurtulana göre ise birdir.
675. Sûrete bakarsan gözün ikidir. Sen onun nuruna bak ki o birdir.
Bir adam, gözün nuruna bakarsa iki gözün nuru, birbirinden ayırdedilemez.
Bütün peygamberler dogrudur. “ Allah peygamberlerini birbirinden ayırdetmeyiz
Bir yerde on tane çırag bulundurulursa görünüste her biri, öbüründen ayrıdır.
Nuruna yüz çevirirsen süphesiz ki birinin nurunu öbürlerinden ayırt etmeye imkân yoktur.
680. Yüz tane elma, yüz tane de ayva saysan her biri ayrı ayrıdır. Onları sıkarsan yüz kalmaz, hepsi bir
olur.
Mânalarda taksim ve sayı yoktur, ayırma, birlestirme olamaz.
Dostun, dostlarla birligi hostur. Mâna ayagını tut (ona meylet), sûret serkestir.
Serkes sûreti, eziyetle eritip mahveyle ki onun altında define gibi olan vahdeti göresin.
Eger sen eritmezsen onun (Allah’ın) inayetleri, esasen onu eritir. Ey gönlüm, kulu olan Allah!
685.O, hem gönüllere kendini gösterir, hem dervisin hırkasını diker.
Hepimiz yayılmıstık ve bir cevherdik. Orada bassız ve ayaksızdık;
Günes gibi bir cevherdik, dügümsüz ve sâftık… su gibi.
O güzel ve lâtif nur sûrete gelince kale burçlarının gölgesi gibi sayı meydana çıktı.
Mancınıkla burçları yıkın ki bu bölügün arasından ayrılık kalksın.
690. Mutlaka ben bunu açar, anlatırdım, fakat bir fikir bile sürçmesin, (bundan) korkarım.
Nükteler keskin bir çelik kılıç gibidir. Eger kalkanın yoksa gerisin geriye kaç!
Kalkansız bu elmasın karsısına gelme. Çünkü kılıca, kesmekten utanç gelmez.
Ben bu sebepten kılıcı kına koydum; Ters okuyan birisi, aykırı mâna vermesin.
Hikâyeyi tamamlamaya, dogrular toplulugunun vefakârlıgından bahse geldik:
695. O reisin ölümünden sonra kalktılar, yerine bir vekil istedilerdi.
Emîrlerin veliahtlık için savasları ve birbirlerine kılıç çekmeleri
O emîrlerin birisi öne düsüp o vefalı kavmin yanına gitti.
Dedi ki: “ste o zatın vekili; zamanede sa halifesi benim.
ste tomar, ondan sonra vekilligin bana ait olduguna dair burhanımdır.”
Öbür emîrde pusudan çıkageldi. Hilâfet hususunda onun dâvası da bunun dâvası gibiydi.
700. O da koltugundan bir tomar çıkardı, gösterdi. Her ikisinin de Yahudi kızgınlıgı basladı.
Diger emîrler de bir bir katar olup (birbirlerinin ardınca dâvaya kalkısıp keskin kılıçlar çektiler.)
Her birinin elinde bir kılıç ve bir tomar vardı; sarhos filler gibi birbirlerine düstüler.
Yüz binlerce Hıristiyan öldü, bu suretle kesik baslardan tepe oldu.
Sagdan, soldan sel gibi kanlar aktı. Havaya, daglarcasına tozlar kalktı.
705. O vezirin ektigi fitne tohumları, onların baslarına âfet kesilmisti.
Cevizler kırıldı; içi saglam olan, kırıldıktan sonra temiz ve lâtif ruha malik oldu.
Ancak ten naksına ait olan öldürmek ve ölmek, nar ve elmayı kırmak, kesmek gibidir.
Tatlı olan nardenk serbeti olur, çürümüs olanın ise bir sesten baska bir seyi kalmaz.
Esasen mânası olan meydana çıkar; çürümüs olan rüsvay olur, gider.
710. Ey sûrete tapan! Türü, mânayı elde etmeye çalıs! Çünkü mâna sûret tenine kanattır.
Mâna ehliyle düs, kalk ki hem atâ ve ihsan elde edesin, hem de fetâ olasın.
Bu cisimde mânasız can; hilâfsız, kılıf içinde tahta kılıç gibidir.
Kılıfta bulundukça kıymetlidir. Çıkınca yakmaya yarar bir alet olur.
Tahta kılıcı muharebeye götürme, ah-ü figane düsmemek için önce bir kere kontrol et;
715. Eger tahtadansa, yürü… baskasını ara; eger elmassa sevinerek ileri gel!
Elmas kılıç, velîlerin silâh deposundandır. Onları görmek, size kimyadır.
Bütün bilenler, ancak ve ancak bunu böyle demislerdir: bilen âlemlere rahmettir.
Nar alıyorsan gülen (çatlak) narı al ki onun gülmesi, sana tanesi oldugunu haber versin.
O ne mübarek gülmedir ki can kutusundaki inci gibi, agızdan gönlü gösterir.
720. Mübarek olmayan gülme, lânetin gülmesidir: Agzını açınca kalbinin karalıgını gösterir.
Gülen nar bahçeyi güldürür. Erler sohbeti de seni erlerden eder.
Katı tas ve mermer bile olsan, gönül sahibine erisirsen cevher olursun.
Temizlerin muhabbetini tâ… canının içine dik. Gönlü hos olanların muhabbetinden baska muhabbete gönül
verme.
Ümitsizlik diyarına gitme, ümitler var. Karanlıga varma günesler var.
725. Gönül, seni, gönül ehlinin diyarına; ten, seni su ve çamur hapsine çeker.
Agâh ol, bir gönüldesten gönül gıdasını al, onunla gönlünü gıdalandır. Yürü, ikbali bir ikbal sahibinden
ögren!!!
Mustafa salâvatullahi aleyh’in ncil’de anılan iyi vasıflarını ululamaları
ncil’de Mustafa’nın, o Peygamberler basının, o sefa denizinin adı vardı;
Sıfatları, sekli, savası, oruç tutusu ve yiyisi anılmıstı.
Hıristiyan taifesi, o da, o hitaba geldikleri zaman sevap için.
730. Yüce adı öperler; lâtif vasfa yüz sürerlerdi.
Bu söyledigimiz fitne esnasında o taife, fitneden, kargasalıktan emindiler.
Onlar, o emîrlerin ve vezirin serlerinden emin olup Ahmed adının sıgınagında korunmuslardı.
Onların nesli de çogaldı. Ahmed’in nuru, bunlara yardım etti, yâr oldu.
Hıristiyanlardan Ahmed adını hor tutan diger fırka,
735. Fitnelerden ve o tedbiri de som, fitnesi de som vezir yüzünden hor ve kıymetsiz bir hale geldi.
Mânaları ters, sözleri aykırı tomarlara uymalarından dolayı dinleri de müsevves bir hale geldi, hükümleri de!
Ahmed’in adı böyle yardım ederse acaba nuru nasıl korur?
Ahmed adı saglam bir kapı olunca o emin ruhun zatı ne olur?
Vezirin belâsı yüzünden yoldan çıkmıs olan o nasihat kabul etmez padisahtan sonra.
sâ dinini mahva çalısan diger bir Yahudi padisahının hikâyesi
740. sa kavminin dinini mahv için aynı Yahudinin neslinden diger bir padisah meydana çıktı.
Bu diger padisahın meydana çıkısını haber almak istersen “Vessemâi zatülburûc” sûresini oku.
Birinci padisahtan dogan kötü âdete bu padisah da ayak uydurdu.
*Bil ki o çesit sitem ve zulümlerden bu, ne yaparsa Allah, günahını artıksız, eksiksiz ilk zâlimden sonra, arar.
Kim fena bir âdet koyarsa ona her an lânet gider durur.
yiler gittiler, güzel usul ve âdetleri kaldı; kötü adamlardan da zulümler ve lânetler!
745. Kıyamete kadar o kötülerin cinsinden kim vücuda gelse yüzü o kötülügedir.
Bu tatlı suyla tuzlu su; damar damardır. Halk arasında sûr üfürülünceye dek birbirine karısmadan böylece
gider durur.
yilere tatlı su miras kaldı. O ne mirasıdır? “Evrensel kitap” mirası.
Dikkat edersen görür anlarsın ki taliplerin dilegi Peygamberlik cevherinin sûleleridir, o sûleleri dilerler.
Sûleler, mücevherlere tâbi olarak parıldar ve dönerler. Sûle, nereden çıkıyorsa, madeni neredeyse oraya
gider.
750. Günes, bir burçtan bir burca gidip durdugundan pencereye vuran ziyası da evin etrafında döner
dolasır.
Kimin bir yıldızla alâka ve merbuyeti varsa o; kendi yıldızıyla döner, dolasır, o yıldızın tesiri altındadır.
Talihli Zühre ise sevkı, çalıp çagırmayı, askı diler, onlara adamakıllı meyli vardır.
Kan dökücü huylu Mirrih’e mensup ise cenk, bühtan ve düsmanlık arar.
Yıldızların ardında yıldızlar vardır ki onlarda ihtirak ve nahis olmaz.
755. Onlar, bu meshur yedi kat gökten baska diger göklerde seyir ve hareket ederler.
Birbirlerine bitisik ve birbirlerinden ayrı olmayan bu yıldızlar, Allah nurlarının ısıgında dururlar.
Her kimin talihi o yıldızlardan olursa o kimsenin zatı, kâfirleri taslayıp yakar.
Onun hısmı, bazen galip gelen, bazen maglûp olan ve tesiri böylece degiserek yürüyen Mirrih’in hısmına
benzemez.
Galip nur, noksandan ve karanlıktan emindir. Allah nurunun iki parmagı arasındadır.
760. O nuru, canlara Hak saçtı. Devletliler, onunla eteklerini doldurmuslardır.
O nur saçısını bulan yüzünü Allah’nın gayrısından çevirmistir.
Kimin ask etegi yoksa o nur saçısından nasipsiz kalmıstır.
Cüzülerin yüzü, külle dogrudur. Bülbüllerin askı güledir.
Öksüzün rengini dısından, insanın rengini, sarı, kırmızı… her neyse içinden ara!
765. yi renkler, temizlik küpünden hasıl olur. Çirkinlerin rengiyse, kirli kara sudan meydana gelir.
O lâtif rengin adı “Sıbgatullah-Allah boyası” dır. Bu kirli rengin kokusu ise… Allah lânetidir.
Denizden olan, yine denize gider; nerden gelmisse, yine oraya varır.
Dag basından, hızlı hızlı akan seller; bizim tenimizden de aska karısık olarak akıp giden can, aslına gidip
kavusur!
Yahudi padisahının ates yaktırması, atesin yanına, kim puta secde ederse atesten kurtuldu diye bir put
diktirmesi
O köpek Yahudi, bak, ne tedbirde bulundu? Atesin yanına bir put dikti.
770. “Kim bu puta taparsa kurtulur. Secde etmeyen, atesin tam ortasına oturur” dedi.
O, bu nefis putunun cezasını vermeyince nefis putundan, baska bir put dogdu.
Putların anası nefsinizin putudur. Çünkü o put yılan, bu put ejderhadır.
Nefis; demir ve tastan yapılan çakmaktır, put kıvılcımdır. O kıvılcım su ile söner.
Fakat tas ve demir (çakmak), su ile söner mi? Âdemoglu’nda, bu ikisi oldukça ne vakit ve nasıl emin olur?
*Tas ve demir, atesi içlerinde tutarlar, su onların atesine isleyemez, tesir edemez.
*Irmak suyundan haricî ates söner. Fakat tas ve demirin içine su nasıl girer*
*Küpün ve testinin suyu fânidir. Lâkin pınarın suyu daima taze ve bâkidir.
*Ates ve dumanın aslı demir ve tastır. Hıristiyan ve Yahudi küfrü, ikisinin fer’idir.
775. Put, bir testide gizli kara sudur. Nefsi, muhakkak olarak o kara suya pınar bil.
O, yontulmus put, kara sel gibidir. Put yapan nefis, anayolda bir pınardır.
Bir tas parçası yüz testiyi kırar ama pınar suyu durmadan kaynar.
Put kırmak kolay, gayet kolaydır. Fakat nefsi kolay görmek cahilliktir.
Ey ogul, nefsin misal ve sûretini istersen yedi kapılı cehennemin kıssasını oku!
780. Nefsin her anda hilesi var, her hilesinde yüzlerce Firavun, Firavun’a uyanlarla bogulmus!
Mûsâ’nın Allahsına ve Mûsâ’ya kaç; Firavun’luk ederek îman suyunu dökme!
Ahad ve Ahmed’e yapıs, ey kardes, ten Ebucehl’inden kurtul!
O Yahudi padisahının, küçük bir çocukla bir kadını getirip, o çocugu atese atması, çocugun dile gelerek halkı
atese atılmaga tesvik eylemesi
O Yahudi, bir kadını çocuguyla putun önüne getirdi, ates yalımlanmıstı.
Çocugu, anasından alıp atese attı. Kadın korkup gönlünü imandan ayırdı.
785. Kadın, put önünde secde etmek isteyince çocuk ates içinde “Ben ölmedim” diye haykırdı.
“Ana, gel. Gerçi zâhirde ates içinde isem de ben burada iyiyim, hosum.
Bu ates; perde olarak zâhirde bir gözbagıdır.Fakat hakikatte mâna yakasından bas çıkarmıs, zuhur etmis bir
rahmettir.
Ana, gel de Allah’nın burhanını gör ki bu suretle Hak haslarının zevk ve isaretini de göresin.
Ana, hakikatte ates olan, fakat zâhiren suya benzeyen bir âlemden çık, bu atese gir de atese benzeyen suyu
gör!
790. Atese gir de ates içinde gül ve yasemin bulan brahim’in sırlarını gör.
Senden dogarken ölümü görüyordum, senden ayrılmaktan pek korkuyordum.
Halbuki senden dogunca havası hos, reni güzel bir âleme gelip dar bir zindandan kurtuldum.
Simdi su ates içindeki sükûn ve rahatı bulunca dünyayı ana rahmi gibi görmeye basladım.
Bu ates içinde bir âlem gördüm ki her zerresinde bir sâ nefesi var.
795. Sekli yok, kendisi var bir cihan… O zâhiren var olan dünya ise sebatsız sekilden ibaret.
Ana, analık hakkı için gel, gir… bu atesin ateslik hassası yok.
Ana, gel, gir… tam talih ve devlet zamanı. Ana, gel, gir… devleti elinden kaçırma.
O köpegin kudretini gördün. Gel de bir de Allah’nın lûtuf ve kudretini gör.
Ben sana acıdıgımdan ayagını çekiyorum, yoksa nesemden zaten seni kayıracak halde degilim.
800. çeri gel, baskalarını da çagır ki padisah ates içine sofra kurmustur.
Ey Müslümanlar, hepiniz atese girin; din lezzetinden baska her sey azaptan ibarettir.
Ey ahali, hepiniz yüzlerce baharı olan bu nasibe pervane gibi gelin, atılın!” diye bagırdı.
O, cemaat ortasında böylece bagırmakta; halk, sesinden heybet içinde kalmaktaydı.
Bunun üzerine kadın, erkek kendilerini, ihtiyarsız, atese atmaga basladılar.
805. Hem de memur olmaksızın, kimse kendilerine cebretmeksizin. Yalnız dost askıyla. Çünkü sevgili, her
acıya lezzet verir.
Nihayet öyle oldu ki hademe, halkı “Atese atılmayınız” diye menetmeye basladı.
O Yahudi, yüzü kara ve mahcup bir hale geldi. Bu sebeple pisman oldu, gönlü sıkıldı.
Zira halk, imana eskiden oldugundan daha ziyade âsık, kendilerini feda etmekte daha fazla sadık oldular.
Sükrolsun ki, Seytan’ın hilesi ayagına dolastı. Sükrolsun ki, Seytan da kendisini yüzü kara gördü!
810. Halkın çehresine sürüp bulastırdıgı zillet tamamıyla o adamlıktan dısarı padisahın yüzüne bulastı.
O, pervasızca, halkın elbisesini yırtardı, kendininki yırtıldı, halkın elbisesi saglam kaldı.
Muhammed Aleyhisselâm’ın adını eglenerek anan kimsenin agzının çarpık kalması
Birisi agzını egerek Ahmed adını alayla andı, agzı çarpıldı öyle kaldı.
Pisman olup “Ey Muhammed, affet! Ey Peygamber, sen, Min ledün ilminden lûtuflara mahzarsın.
Ben bilgisizlikten seninle alay ettim. Alay edilmege lâyık ben oldum” dedi.
815. Allah, bir kimsenin perdesini yırtmak isterse onu, temiz kisileri ta’netmeye meylettirir.
Allah, bir kimsenin ayıbını örtmek isterse o kimse ayıplı kimselerin ayıbı hakkında ses çıkaramaz olur.
Allah, yardım etmek dilerse bize yalvarmak ve munacatta bulunmak meylini verir.
Onun için aglayan göz ne mübarektir. Onun askıyla yanıp kavrulan yürek ne mukaddestir.
Her aglamanın sonu gülmektir. Sonunu gören adam, mübarek bir kuldur.
820. Akar su neredeyse orası yeserir; nerede gözyası dökülürse oraya rahmet nazil olur.
nleyen dolap gibi gözü yaslı ol ki can meydanında yesillikler bitsin.
Aglamak istersen gözyası dökenlere acı… Merhamete nailolmak istersen zayıflara merhamet et!
O Yahudi padisahının atese itap eylemesi
Padisah atese yüz çevirip dedi ki: “Ey sert huylu! Tabiatındaki o cihanı yakıcılık nerede?
Niye yakmıyorsun? Ne oldu senin hassan? Yoksa bizim talihimizden niyetin mi degisti?
825. Sen atese tapana bile lûtfetmezsin. Sana tapmayan nasıl kurtuldu?
Ates! Sen hiç sabırlı degildin. Niye yakmıyorsun, sebep ne, kadir mi degilsin?
Bu, gözbagı mı, yoksa akıl bagı mı? Böyle yücelmis alev nasıl yakmaz?
Seni birisi büyüledi mi, yoksa bu simya mı? Yahut tabiatının degismesi bizim talihimizden mi?
Ates dedi ki: “Ey Saman! Ben yine o atesim. Hele bir içeri gel de benim hararetimi gör!
830. Benim tabiatım da degismedi, unsurum da. Ben Allah kılıcıyım, izinle keserim.
Türkmenin köpekleri, çadır kapısında misafire yaltaklanmıs,
Ama çadır yanına yabancı biri ugrayacak olursa köpeklerden aslancasına hamleler görür.
Kullukta, ben köpekten asagı degilim; Allah da hayat ve kudrette bir Türkten asagı kalmaz.
Tabiat atesi eger seni gamlandırırsa o yakıs, din sultanının emriyledir.
835. Tabiat atesi eger sana sevinç verirse ona o sevinci din sultanı verir.
Gam görünce istigfar et. Çünkü gam, Halik emriyle tesir eder.
Allah isterse bizzat gam, nese… bizzat ayakbagı, azatlık ve hürriyet olur.
Rüzgâr, toprak, su, ates; kölelerdir. Benimle, seninle ölüdürler. Hak’la diridirler, ancak onun emrini tutarlar.
Ates, Allah huzurunda daima emre hazırdır, âsık gibi gece gündüz daima kıvranıp durmaktadır.
840. Tası, demire vurunca kıvılcım sıçrar. Fakat kıvılcım (senin çakmagı çakmanla degil), Allah fermanıyla
dısarıya ayak basar.
Zulüm demiriyle tasını birbirine vurma. Çünkü bu ikisi, erkek ve kadın gibi çocuk meydana getirirler.
Tas ve demir, sebepten ibarettir ama, ey iyi adam, sen daha ileriye bak!
Çünkü bu sebebi o sebep olmaksızın zuhura getirmistir. Zâhiri sebep, hakikî sebep olmaksızın kendi kendine
nasıl meydana gelir?
Enbiyaya rehber olan o sebepler, bu sebeplerden daha yüksektir.
845. Bu sebebi müessir bir hale getiren o sebeptir. Bazen da olur ki semeresiz ve âtıl kılar, hükümsüz
bırakır.
Bu sebebe akıllar mahremdir. O sebeplerin mahremi de Enbiyadır.
Bu sebep kelimesinin Türkçesi nedir? Denirse iptir diye cevap ver. Bu ip, bu kuyuda ise yarar.
Çıkrıgın dönmesi, ipin sarılıp koyverilmesine sebeptir. Fakat çıkrıgı döndüreni görmemek hatadır.
850. Dünyada bu sebep iplerini, sakın ha, sakın ha… bu bası dönmüs felekten bilme,
Ki felek gibi bombos ve sersem bir halde kalmayasın; akılsızlıktan çıra gibi yanmayasın!
Rüzgâr Hal’kın emriyle ates olur; her ikisi de Allah sarabıyla sarhos olmuslardır.
Ey ogul! Eger gözünü açarsan hilim suyunun da, hısım atesinin de Hak’tan oldugunu görürsün.
Rüzgârın canı Hak’ka vâkıf olmasaydı, Âd kavmini(müminlerden) nasıl ayırt ederdi?
Hûd Aleyhisselâm zamanında Âd kavmini helâk eden rüzgârın hikâyesi
Hûd, müminlerin bulunduklarıyerin çevresine bir çizgi çizdi. Rüzgâr, o araya gelince hafif ve lâtif bir halde
esiyordu.
855. Çizgiden dısarıda olanaların hepsini, havada parça parça ediyordu.
Seybân-ı Râî de sürünün etrafında böyle apaçık bir çizgi çekerdi.
Cuma günü, namaz vakti Cuma namazına gidince kurtlar sürüye saldırmasın, yagmalamasınlar diye böyle
yapardı.
Hiçbir kurt, çizgiden içeri girmezdi. Hiçbir koyun da çizgi dısına çıkmazdı.
860. Allah erinin dairesi, kurdun hırs yeline de set ve mânia olmustu, koyunun hırs yeline de.
Böylece ecel rüzgârı da âriflere gül bahçelerinden esip gelen rüzgâr gibi lâtif ve hostur.
Ates, brahim’e dis geçiremedi. Çünkü Allah seçilmisiydi, onu nasıl ısırabilir?
Din erbabı da sehvet atesinden yanmaz; halbuki baskalrını tâ yerin dibine geçirmistir.
Deniz dalgası Allah fermanıyla kosunca Mûsâ kavmini Kıptilerden ayırt etti.
Allah fermanı erisince toprak, Karun’u altınlarıyla, tahtıyla tâ dibine çekti.
865. Su ile toprak, sâ’nın nefeslerinden gıdalanınca kol kanat açtı, kus olup uçtu.
Allah’yı tesbih etmen, su ve topraktan meydana gelmis olan cesedinden çıkan bir buhardan, bir nefesten
ibarettir. Fakat gönül dogrulugu yüzünden cennet kusu olmus, oraya uçup gitmistir.
Tûr dagı, Mûsâ nurundan raksa geldi, kâmil bir sûfi oldu, noksandan kurtuldu.
Dag bir aziz sûfi olursa sasılacak ne var? Mûsâ’nın cismi de bir kemik parçasından ibaretti.
Yahudi padisahının bu söze ehemmiyet vermeyip inkâr etmesi, kendisine nasihat edenlerin nasihatlerini
kabul etmemesi
O Yahudi padisahı bu acip mucizeleri gördü. Fakat ancak taan ve inkârda bulundu.
870. Nasihatçiler: “si haddinden ileri götürme, inat hayvanını bu kadar ileri sürme” dediler.
Nasihatçilerin ellerini baglayıp hapsetti. Zulmünü birbirine uladı (biteviye ve daha fazla zulmeder oldu).
“Madem is bu dereceye vardı. Ey köpek, sabret; kahrımız eristi!” diye bir ses geldi.
Ondan sonra ates kırk arsın alevlendi; bir halka teskil etti ve o Yahudileri yaktı.
Onların asılları önceden de atesti; sonunda da asıllarına gittiler.
875. Zaten zümre atesten dogmustu. Cüzüler kül tarafına yol alır, o tarafa giderler.
Onlar ancak mümini yakan bir atestiler. Kendilerini kendi atesleri çörçöp gibi yaktı.
Anası(mayası) Hâviye olan kimsenin mekânı, ancak Hâviyedir.
Çocuk anası, onu arar; asıllar, mutlaka feri’leri izler.
Su, havuz içinde zindanda mahpus gibidir ama hava onu çeker. Zira su, erkâna mensuptur (dört erkân denen
havuz, ates, su ve topraktandır. Havanın feri’dir).
880. Onu havuzdan kurtarır azar azar dünya hapishanesinden de öyle çalar.
Sözlerin temizleri, bizden çıkarak ona yükselir, ondan baskasının bilmedigi yere kadar varır.
Nefeslerimiz, temizlik sebebiyle bizden hediye olarak beka yurduna yücelir.
Sonra ululuk sahibi Allah’dan, ancak rahmet olarak sözlerimizin mükâfatı, iki misli bize gelir;
885. Sonradan kul nail oldugu seylere bir daha nail olsun diye bizi, yine o güzel sözlere sevk eder, yine bize
o çesit sözler söyletir.
ste böylece en güzel sözleri söyledikçe hep böyle sözlerin çıkmakta, Allah rahmeti inmektedir ve bu iki hal
sende daimîdir.
Fârisî söyleyelim: Bu sevk ve cezbe, o zevkin geldigi taraftan gelir.
Her kavmin gözü, bir güncegiz zevk sürdügü cihette kalmıstır.
Yakînen her cinsin zevki kendi cinsiyledir. Bak; cüz’ün zevki kendi küllünden olur.
890. Yahut o sey, bir cinse katılma kabiliyetinde olur da ona erisince o cinsten oluverir.
Su ve ekmek gibi ki bizim cinsimiz degilken bizim cinsimizden oluverdi ve vücudumuzu besledi, kuvvetimizi
arttırdı.
Su ve ekmegin sûreta bizimle cinsiyeti yoktur ama sonucu bakımından onu cinsimiz bil.
Eger, bizimle cins olanlardan baska bir seyden zevk alıyorsak o da ancak bizimle cinsiyeti olana benzer bir
seydir.
Cinse benzeyenden alınan zevk, dimî degildir. O zevk âriyettir. Âriyet nesne ise âkibet baki kalmaz.
895. Kusa, ıslıktan zevk gelirse de cinsini bulamayınca ok gibi uçar gider.
Susuz kimseye seraptan zevk gelir, fakat ona erisince kaçar ve yine su arar.
Müflisler kalp altından hoslanırlarsa da, o altın darphanede rüsvay olur.
Dikkat et; altın suyu ile boyaman seni yoldan alıkomasın! Dikkat et; bâtıl hayal seni kuyuya düsürmesin!
Kelile’den bu hikâyeyi oku ve o kıssadan hisse almaya bak!
Av hayvanlarının aslana, tevekkül edip çalısmayı terk etmesini söylemeleri
900. Güzel bir derede av hayvanları, aslan korkusundan ıstırap içindeydiler.
Çünkü aslan, daima pusudan çıkıp birisini kapmaktaydı. O otlak bu yüzden hepsine fena geliyordu.
Hileye basvurdular; aslanın huzuruna geldiler. “Biz sana gündelikle yiyecek verip doyuralım,
Bundan sonra hiçbir av pesine düsme ki bu otlak, bize zehrolmasın” dediler.
Aslanın av hayvanlarına cevap verip çalısmanın faydasını söylemesi
Aslan dedi ki: “Hileye ugramasam, vefa görecek olsam dediginiz dogru. Ben sundan, bundan çok hileler
görmüsümdür.
905. nsanların yaptıkları islerden, ettikleri hilelerden helâk olmusum; o yılanlar, o akrepler tarafından çık
ısırılmısım.
çinde pusu kurmus olan nefis ise, kibir ve kin bakımından bütün adamlardan beterdir.
Benim kulagım “mümin, bir zehirli hayvan deliginden iki kere daglanmaz” sözünü isitti; Peygamber’in sözünü
canla, gönülle kabul etti.”
Av hayvanlarının tevekkülü çalısıp kazanmaya tercih eylemeleri
Hepsi dediler ki: “Ey halden haberdar hakîm! Çekinmeyi bırak; çekinme, insanı kaderin hükümlerinden
kurtaramaz.
Kaderden çekinmekte perisanlık ve kötülük vardır, yürü, tevekkül et ki tevekkl, hepsinden iyidir.
910. Ey kötü hiddetli adam! Kaza ile pençelesme ki kaza da seninle kavgaya tutusmasın.
Tanyerini agartan Allah’dan bir zarar gelmemesi için kulun Hak hükmüne karsı ölü gibi olması lâzımdır.”
Aslanın çalısıp kazanmayı tevekküle, teslimiyete tercih etmesi
Aslan: “Evet, tevekkül kılavuzsa da bu sebebe tesebüs de, Peygamber’in sünnetidir.
Peygamber, yüksek sesle “Tevekkülle beraber yine devenin ayagını bagla” dedi.
“Çalısan kimse Allah sevgilisidir” isaretini dinle: tevekkülden dolayı esbaba tesebbüs hususunda tembel olma”
dedi.
Av hayvanlarının tevekkülü çalısmaya tercih etmeleri
915. Hayvanlar, ona: “Çalısıp kazanma, bil ki, halkın itikat zayıflıgı yüzünden, harislerin bogazları
miktarınca bir riya lokmasıdır.
Tevekkülden daha güzel bir kazanç yoktur. Esasen Hak’ka teslim olmadan daha sevgili ne var?
Çokları belâdan belâya; yılandan ejderhaya sıçrarlar,
nsan hile etti ama hilesi kendisine tuzak oldu… can sandıgı, kan içici bir düsman kesildi!
Kapıyı kapadı , halbuki düsman evinin içindeydi. Firavun’un hile ve tedbiri de iste buna benzer masallardandı.
920. O kin güdücü, yüz binlerce çocuk öldürdü; aradıgıysa evinin içindeydi.
Mademki bizim gözümüzde birçok illet var; yürü, kendi görüsünü dostun görüsünde yok et!
Bizim görüsümüze bedel onun görüsü, ne güzel bir karsılıktır. Bütün maksatları onun görüsünde bulursun.
Çocuk; tutucu, kosucu degilken ancak babasının omzuna biner.
Fakat kuvvetlenip küstahlasınca, elini, ayagını suraya, buraya salmaga baslayınca hemen zahmet ve ıstıraba
düser.
925. Halkın canlar; el ayak sahibi olmazdan, beden kaydına düsmezden evvel vefadan sefaya uçuyordu.
Vakta ki “niniz” emriyle hapsolundular, hiddet, hırs, kanaat ve zaruret kayıtlarına düstüler.
Biz Hak’kın ayali ve süt isteyen yavrularıyız. (Peygamber) “Halk Allah ayalidir” dedi.
Gökten yagmur veren, rahmetiyle can vermeye kadirdir” dediler.
Aslanın yine çalısmayı tevekküle tercih etmesi
Aslan dedi ki: “Evet ama kulların Allahsı bizim ayagımızın önüne bir merdiven koydu.
930. Dama dogru basamak basamak çıkmalı , burada Cebrî olmak ham tamahtır.
Ayagın var, nasıl olur da kendini topal edersin; elin var, neye pençeni saklarsın?
Efendi, kölenin eline beli verince söylemeden dilegi malûm olur.
Bel gibi olan el de, Allah isaretlerindendir. Sonu düsünmek hassası da onun ibareleridir.
Allah’nın isaretlerini canına naksederek ve o isarete vefakârlık ederek can verirsen.
935. Sana nice sır isaretleri bahseyler; senden yükü kaldırır, seni is güç sahibi eder.
Simdi yük altındasın; Allah seni yükler, bindirir… Simdi onun emrini kabul etmektesin; sonra seni makbul
eder.
Simdi onun emrini kabul etmissin, sonra o emirleri söylersin. Simdi vuslat arıyorsun, ondan sonra da vâsıl
olursun.
Allah’nın nimetine sükretmeye çalısmak kudrettir. Senin cebrîligin ise o nimeti inkârdır.
Onun verdigi kudrete sükretmek kudretini artırır. Cebir ise nimeti elinden çıkarır.
940. Senin cebrîligin yolda uyumaktır, uyuma; o kapıyı, o dergâhı görmedikçe uykuya dalma!
Ey dikkatsiz Cebrî! Sakın o meyvalı agacın altından gayrı bir yerde uyuma.
Ki rüzgâr her anda dalları silkip basına çerez ve azık döksün.
Cebre inanmakla yol kesen haydutlar arasında uyumak müsavidir. Vakitsiz öten kus nasıl olur da kurtulur?
Eger onun isaretlerine burun büküyorsan kendini erkek mi sanıyorsun? Dikkat edersen anlarsın ki kadınsın!
945. Sendeki bu kadarcık akıl da zayi olur, aklı uçan bassa buyruk kesilir!
Zira sükretmemek ugursuz ve ayıp bir seydir; o hal, sükretmeyeni, tâ atesin dibine kadar çeker götürür.
Tevekkül ediyorsan çalısmak hususunda tevekkül et; kazan da sonra Allah’ya dayan!”
Av hayvanlarının tekrar tevekkülü çalısmaya tercih eylemeleri
Hepsi ona bagırarak dediler ki: “Sebep tohumlarını eken o harisler…”
Kadın, erkek nice yüz binlerce kisi, neden oldu da zamane menfaatlerinden mahrum kaldılar?
950. Dünyanın baslangıcından beri yüz binlerce kavim, ejderha gibi agız açmıslar;
O bilgili, idrakli kavimle hileler düzmüsler, tedbirlerde bulunmuslardır. Öyle tedbirler ki o tedbirlerle dag bile
tâ dibinden kopar, yerinden ayrılırdı.
Allah, onların hile ve tedbirlerini “O tedbirler yüzünden dagların tepeleri bile oynar, yıkılır, dümdüz olurdu”
diye ögdü.
(Bunca tedbirlerine ragmen) o avlanmalarından, o çalısmalarından ezelde verilen kısmetten baska bir sey yüz
göstermedi…
Hepsi tedbirlerden de âciz kaldılar, çalısmadan da; ortada Allah’nın isi ve hükümleri kaldı.
955. Adı, sanı belli kisi! Kazanmayı bir addan baska bir sey bilme; ey kurnaz ve hilekâr adam! Çalısmayı bir
vehimden baska bir sey sanma.”
Azrâil’in birisine bakması, onun da Süleyman Aleyhisselâm’ın sarayına kaçması, tevekkülün çalısmadan
üstün oldugu ve çalısmadaki faydaların azlıgı
Sâf bir adam, bir kusluk çagında kosa kosa Süleyman’ın adalet sarayına eristi.
Yüzü gamdan sararmıs, dudakları morarmıstı. Süleyman, ona “Efendi ne oldu?” dedi.
O “Azrâil, bana öyle bir hısımla, öyle bir kinle baktı ki…” dedi
Süleyman “Peki, simdi ne diliyorsan dile bakalım” dedi. O dedi ki: “Ey canları koruyan! Rüzgâra emret;
960. Beni tâ Hindistan’a götürsün; belki kulunuz oraya gidince canını kurtarır.”
ste halk fakirlikten böyle korkar. Onun için insanlar hırs, emele lokma olurlar.
Fakirlikten korkmak, tıpkı o adamın ölümden korkmasına benzer. Hırsı, çalısmayı da sen Hindistan farzet!
Süleyman rüzgâra emretti; rüzgâr da onu derhal Hindistan’da bir adaya götürdü.
Ertesi gün Süleyman, divan vakti halkla bulusunca Azrâil’e dedi ki:
*”O Müslümana ne sebeple hısımla baktın? Ey Allah elçisi, bana anlat!
965. Acaba bu isi, o adamı hanümanından avare etmek için mi yaptın?
*Azrâil, cevaben dedi ki: “Ey cihanın zevalsiz padisahı! O ters anladı; ona hayal göründü.
Ben ona hısımla ne vakit baktım? Onu yol ugragında görünce sasırdım.
Çünkü Hak bana “Haydi bugün var, onun canını Hindistan’da al” buyurdu.
Taaccüple “Yüz tane kanadı olsa Hindistan’a gitmesi yine uzak” dedim.”
ste sen dünya islerini hep buna kıyas et, gözünü aç da gör!
970. Kimden kaçıyoruz, kendimizden mi? Ne olmayacak sey! Kimden kapıp kurtarıyoruz, Hak’tan mı? Ne
bos zahmet!
Yine aslanın çalısmayı tevekküle tercih etmesi ve çalısmanın faydalarını bildirmesi
Aslan dedi ki: “Dogru ama Peygamberlerin, müminlerin çalısmalarını da gör.
Cefadan, kahırdan ne gördülerse mükâfata nail oldular; Allah onların mücahedesini zayi etmedi.
Onların basvurdukları çareler her hususta lâtif oldu. Çünkü zariften ne gelirse zariftir.
Tuzakları felek kusunu tuttu; noksanları tanmamen sayıldı.
975. Ey ulu kisi! Nebîlerin ve velîlerin yolunda çalıs!
Kaza ve kaderle pençelesmek mücahede sayılmaz. Çünkü bizi pençelestiren, savastıran da kaza ve kaderdir.
Bir kimse îman ve itaat yolunda yürüyüp de bir an bile ziyan etmisse kâfirim!
Basın yarılmamıs, su basını baglama. Birkaç gün çalıs da ondan sonra gül!
Dünyayı arayan kimse olmayacak ve kötü bir sey aradı. Ukbayı arayansa kendine iyi bir hal aramıs oldu.
980. Dünya kazancı için çarelere basvurmak soguk bir seydir. Dünyayı terk etmek için çarelere basvurmak
ise caizdir, emredilmistir.
Hile ve çare diye zindanı delip de çıkmaya derler. Yoksa birisi zaten açılmıs deligi kapatırsa yaptıgı is, soguk
ve ters bir istir.
Bu dünya zindandır, biz de zindandaki mahpuslarız. Zindanı del, kendini kurtar!
Dünya nedir? Allah’dan gafil olmaktır. Kumas, para, ölçüp tartarak ticaret etmek ve kadın; dünya degildir.
Din yolunda sarfetmek üzere kazandıgın mala, Peygamber, “ne güzel mal” demistir.
985. Suyun gemi içinde olması geminin helâkidir. Gemi altındaki su ise gemiye; geminin yürümesine
yardımcıdır.
Mal, mülk sevgisini gönülden sürüp çıkardıgındandır ki Süleyman, ancak yoksul adını takındı.
Agzı kapalı testi, içi hava ile dolu oldugundan derin ve uçsuz bucaksız su üstünde yüzüp gitti.
ste yoksulluk havası oldukça insan, dünya denizine batmaz, o denizin üstünde durur.
Bütün bu dünya, onun mülkü olsa bu mülk, gözünde hiçbir sey degildir.
990. Su halde kalbini Min Ledün ululugunun havasıyla doldur, agzını da bagla, mühürle!
Çalısma da haktır, deva da haktır, dert de hak. Münkir kimse çalısmayı inkârda ısrar eder durur.”
Çalısmanın tevekküle tercihi
Aslan bu yolda birçok deliller getirdi. O Cebrîler, aslanın cevabına kandılar.
Tilki, geyik, tavsan ve çakal cebre inanısı ve dedikoduyu bıraktılar.
Bu bîatte ziyana düsmemek için kükremis aslanla ahitlerde bulundular:
995. Zahmetsizce her günün kısmeti gelecek, aslanın baska bir tesebbüse ihtiyacı kalmayacaktı.
Kur’a kime isabet ederse günü gününe aslanın yanına sırtlan gibi o kosar, teslim olurdu.
Bu kadeh dönerek tavsana gelince; tavsan haykırdı: “Niceyedek bu zulüm?”
Aslana gitmekte geciktiginden av hayvanlarının tavsana itiraz etmeleri
Hayvanlar dediler ki: “Bunca zamanlardır biz ahdimize vefa ederek can feda ettik.
Ey inatçı, bizim kötü bir adla anılmamıza sebebolma, aslan da incinmesin. Yürü, yürü; çabuk, çabuk!”
Tavsanın av hayvanlarına cevabı
1000. Tavsan, “Dostlar, bana mühlet verin de hilemle siz de belâdan kurtulun.
Benim hilemle canımız kurtulsun, bu hile, çocuklarımıza miras kalsın.
Her Peygamber, dünyada ümmetini böyle bir kurtulus yerine davet etti.
Peygamberler, halk nazarında gözbebegi gibi küçük görünürlerdi ama felekten kurtulus yolunu görmüslerdi.
Halk, peygamberleri; gözbebegi gibi küçük gördü, gözbebeginin mânen büyüklügünü kimse anlayamadı.”
1005. Hayvanlar ona “Ey esek , kulak ver! Kendini tavsan kadrince tut, haddini asma!
Bu ne lâftır ki senden daha iyiler, dünyada onu hatırlarına bile getirmezler.
Ya gugurlandın, yahut da kaza, bizim izimizde. Yoksa bu lâf, senin gibisine nerden yarasacak?” dediler.
Tavsanın av hayvanlarına cevabı
Tavsan, “Dostlar, Hak bana ilham etti. Hakikaten zayıf birisi, kuvvetli bir rye ve tedbire nail oldu.
Hak’kın arıya ögrettigini, aslan ve ejderha bilemez.
1010. Arı, teritaze balla dolu petekler yapar. Allah, ona, o ilimde kapı açtı.
Hak’kın, ipekböcegine ögrettigini hiçbir fil bilir mi?
Topraga mensup insan Hak’tan ilim ögrendi ve o bilgi ile yedinci kat göge kadar bütün âlemi aydınlattı;
Allah’ya süphe eden kisinin körlügüne ragmen meleklerin adını, sanını unutturdu;
Altı yüz bin yıllık zâhidin, o buzagının agzını bagladı;
1015. Bu suretle din bilgisi sütünü emmesine, o yüce ve saglam köskün etrafında dönüp dolasmasına mâni
oldu.
Duygu ehlinin, yalnız zâhire itibar edenlerin bilgileri, o yüce bilgiden süt emenler için agız bagıdır.
Gönül katresine bir inci düstü ki o inci denizlere; feleklere bile verilmemistir.
Ey sûrete tapan! Niceyedek sûret kaygısı? Senin mânasız canın sûretten kurtulmadı gitti.
Eger insan, sûretle insan olsaydı Ahmed’le Ebucehil müsavi olurdu.
1020. Duvar üstüne yapılan insan resmi de insana benzer. Bak, sûret bakımından nesi eksik*
O parlak resmin yalnız canı noksan. Yürü, o nadir bulunur cevheri ara;
Eshab-ı Kehf’in köpegine el verilince, dünyadaki bütün aslanların basları alçaldı.
Canı, nur denizinde garkolduktan sonra ona, kötü ve çirkin sûretin ne ziyanı var?
Kalemler sûreti ögmezler. Kitaplara da adamın sûretine ait vasıflar degil, “âlim, adalet sahibi” gibi zatına ait
vasıflar yazılır.
1025. Bilgi ve adalet sahibi… Hep mânadır, onları önde, artta… bir yerde bulamazsın,
Zata ait sıfatlar Lâmekân elinden cana sûle vermektedir, can günesi, göklere sıgamaz” dedi.
Tavsanın bilgisi, bilginin fazileti ve faydaları
Bu sözün sonu yoktur. Kulak ver, tavsan hikâyesini anla!
Esek kulagını sat, baska bir kulak al ki bu sözü esek kulagı anlayamaz!
Yürü, tavsanın tilki gibi kurnazlıgına bak, onun düsüncesini ve aslanı maglup edisini gör!
1030. Bilgi, Süleyman mülkünün hâtemidir; bütün âlem cesettir, ilim candır.
Bu hüner yüzünden denizlerin, dagların, ovaların mahlûkatı, insanogluna karsı âciz kalmıstır.
O yüzden kaplan, aslan; fare gibi korkmaktadır. O yüzdeb ovada, dagda bütün vahsi hayvanlar
gizlenmislerdir.
O yüzden periler, seytanlar, kenarı boylamıslar, her biri gizli bir yerde mekân tutmuslardır.
nsanoglunun gizli düsmanı çoktur. htiyata riayet eden kisi, akıllıdır.
1035. Bizden gizli; güzel, çirkin, nice mahlûkat vardır ki onlar, daima gönül kapısının çalıp dururlar.
Yıkanmak için dereye girince derenin dibindeki diken sana zarar verir;
Gerçi diken suyun dibinde gizlidir, fakat sana batınca mevcudiyetini anlarsın.
Vahiy ve vesveselerin ıstırapları, binlerce kisiden gelir, bir kisiden degil.
Süphe ediyorsan sabret, duyguların degisince onları görürsün, müskül hallolur;
1040. O vakit kimlerin sözlerini reddetmissin, kimleri kendine ulu eylemissin, görürsün.
Av hayvanlarının tekrar tavsanın sırrını ve düsüncesini arastırmaları
Ondan sonra dediler ki: “Ey çevik tavsan! Aklındakini meydana çıkar!
Ey bir aslanla pençelesen, kavgaya girisen, düsündügün seyi söyle!
Danısmak, insana anlayıs ve akıl verir; akıllar da akıllara yardım eder.
Peygamber “ Ey tedbir sahibi, danıs ki kendisiyle danısılan kisi emindir” dedi.
Tavsanın, sırrını onlardan gizlemesi
1045. Tavsan, “Her sır söylenemez, gâh çift dersin, tek olur; gâh tek dersin, çift çıkar!
Aynanın berraklıgını, yüzüne karsı ögersen nefesinden ayna çabucak bugulanır, bulanır, bizi göstermez olur.
Su üç sey hakkında dudagını kıpırdatma: Gittigin yol, paran, bir de mezhebin.
Çünkü bu üçünün de düsmanı çoktur. Düsman bildi mi, sana pusu kurar.
Bir iki kimseye söyledin mi, artık o sırra veda et. ki kisiyi asan, bir baskasına da söylenen her sır, yayılır.
1050. ki üç kusu birbirine baglasan elem içinde yerde mahbus kalırlar.
Üstü örtülü, güzel bir tarzda, kurtulmak için konusur, danısırlar. Danısmaları, görenleri yanıltacak sekilde
kinayelerledir.
Peygamber, kapalı bir tarzda mesveret ederdi.Eshap cevap verir, düsman haberdar olmazdı.
Düsman, bastan ayagı bilmesin, bir seyi sezmesin diye reyini kapalı misalle söylerdi.
Bu misalle muradını anlatmıs olurdu. Agyar sualinden bir koku bile duymaz, hiçbir sey anlamazdı” dedi.
Tavsanın aslana oyun edip onunla basa çıkması
1055. Tavsan, aslana gitmede biraz gecikti, sonra pençesi kuvvetli aslanın yanına gitti.
Aslan, tavsan gecikti diye pençesiyle topragı kazmakta, kükremekteydi:
“Ben, o alçakların ahdi hamdır, ham, ahitleri kötüdür, sözlerinde durmazlar demistim.
Onların gürültüleri beni yaya bıraktı. Bu felek beni ne vakte kadar aldatacak, ne vakte kadar?
Tedbirsiz emîr, adamakıllı âciz kalır. Çünkü ahmaklıgından dolayı ne önünü görür, ne ardını!” dedi.
1060. Yol düzgün ama altında tuzaklar var. Yazının tarzı hos ama içinde mâna kıt.
Sözler, yazılar, tuzaklara benzer. Tatlı sözler, bizim ömrümüzün kumudur.
çinde su kaynayan kum pek az bulunur; yürü, onu ara!
*Ey ogul! O kum, Allah eridir. O er kendinden ayrılmıs Hak’a ulasmıstır.
*Ondan, dinin tatlı suyu kaynayıp durmaktadır. stekliler o sudan hayat bulurlar, gelisirler, yetisirler.
*Allah erinden baskasını kuru kumsal bil ki o kumsal, her zaman senin ömür suyunu içer, mahveder.
*Hakîm olan erden hikmet iste ki onunla görücü, bilici olasın.
Hikmet arayan hikmet kaynagı olur, tahsilden ve sebeplere tesebbüsten kurtulur.
Bilgileri hıfzeden levh, bir Levh-i Mahfuz olur; aklı ruhtan nasiplenir, feyzalır.
1065. Önce aklı hoca iken, sonra akıl ona sakirt olur.
Akıl; Cebrail gibi “Ey Ahmed, bir adım daha atarsam yanarım!
Sen beni bırak, bundan sonra sen ileri yürü. Ey can sultanı! Benim haddim bu karardır” der.
Tembellik yüzünden sükür ve sabırda mahrum kalan, ancak sunu bilir: Ayagını “cebir” tutmustur. (Bana bunu
Allah vermis demektedir).
Cebir iddia eden, hasta degilken kendisini hasta göstermistir. Nihayetle hastalık o kimseyi sıhhatten
ayırmıstır.
1070. Peygamber, “Sakacıktan hastalanıs gerçekten hastalık getirir ve o adam nihayet mum gibi söner
gider” dedi.
Cebir ne demektir? Kırık sarmak, yahut kopmus damarı baglamak.
Mademki bu yolda ayagını kırmadın; kiminle alay ediyorsun, ayagını neye sardın?
Çalısma yolunda ayagı kırılana derhal Burak geldi, ona bindi.
Din emirlerini yüklenmisti, simdi kendi bindi… Ferman kabul ediciydi, makbul oldu.
1075. Simdiye kadar Padisahın fermanını kabul eder, o fermana uyardı, bundan sonra askere ferman verir!
Simdiye kadar talih yıldızı ona tesir ederken bundan sonra o zat yıldızı üzerine emredici olur.
Eger sen bundan süphelenirsen o halde “Sakk-ı Kamer” den de süphelisin.
Ey gizlice heva ve hevesini tazeleyen kimse! manını tazele, ama yalnız dille olmasın.
Heva ve heves tazelenip durdukça iman taze degildir. Çünkü heva, îman kapısının kilididir.
1080. Bakir sözü tevil etmissin; sen kendini tevil et, Kur’an’ı degil.
stegine göre Kur’an’ı tevil ediyorsun. Yüce mâna, senin tevilinden asagılandı, aykırı bir sekle girdi!
Sinegin gevsek tevilinin degersizligi
* Senin ahvalin o tuhaf sinege benzer ki o kendini bir adam sanırdı.
* çmeden kendi kendine sarhos olmus, zerresini, günes görmüs.
* Dogan kuslarının ögüldügünü isitmis; “Süphe yok ki ben vaktin ankasıyım” demisti;
O sinek esek sidigi birikintisindeki saman çöpünün üstünde gemi kaptanı gibi bas kaldırıp,
“Ben, deniz ve gemi hikâyesini okumus, bir zaman bunu düsünmüstüm.
ste su deniz, su gemi, ben de ehliyefli, rey ve tedbir sahibi bir kaptanın” dedi.
1085. Deniz üstünde salını sürüp durmaktaydı. O kadarcık bir su ona haddinden fazla göründü.
O sidik, sinege göre hudutsuzdu. Sinekte, onu oldugu gibi görecek göz nerede?
Onun âlemi kendi görüsüne göre olur. Gözü, bu kadardır, denizi de ona göre!
Bâtıl tevilci, sinek gibidir. Vehmi esek sidigi, tevil ve tasavvuru saman çöpüdür.
Eger sinek kendi reyiyle saplandıgı tevilden geçse, baht o sinegi hümâ yapar.
1090. Bu ibret gözüne sahip olan sinek olmaz; ruhu, sûrete lâyık olmayacak derecede yüksek bir zat olur,
Tavsanın geç gelmesinden aslanın incinmesi
Aslanla pençelesen o tavsan gibi. Onun ruhu, nasıl olur da küçücük cüssesine lâyık olur?
Aslan, hiddetle: “Düsman, altadıcı sözlerle gözümü kapattı.
Cebrîlerin hileleri beni bagladı, tahta kılıçları vücudumu yordu.
Bundan sonra ben artık o gürültüyü dinlemem. Onlar hep seytanların, gulyabanilerin sesleri!
1095. Ey gönül; durma, onları parçala, derilerini yüz. Zaten onlar deriden baska bir sey degildir!” diyordu.
Deriden maksat nedir? Renk renk lâflar… su üstündeki, durmalarına imkân olmayan menevisler gibi.
Bu söz deri gibidir, mâna onun içi; bu söz, ceset gibidir, mâna, can.
Kötü iç’in ayıbını deri örter; iyi iç’i de gayret dolayısıyla Gayb âlemi.
Kalemin rüzgârdan, kagıdın sudan olursa ne yazarsan derhal yok olur.
1100. Mânasız söz, su üstüne yazılan yazıdır. Ondan vefa umarsan iki elini ısırarak dönersin (pisman olur).
Rüzgâr, insandaki heva ve arzudur. Heva ve hevesten geçersen Allah’nın haberi karlı, ondan haber alırsın.
Allah’nın haberleri çok hostu; çünkü bastan sona kadar ebedîdir.
Peygamberlerin ululugundan ve hutbelerinden gayrı padisahların hutbeleri, ululukları, adları, sanları degisir,
baki kalmaz.
Çünkü padisahların kuvvetleri hevadandır. Peygamberlerin icazetnameleri ise ululuk sahibi Allah’dandır.
1105. Paralara padisahların adlarını kazırlar; Ahmed’in adını ise kıyamete kadar hâkkederler.
Ahmed’in adı, bütün Peygamberlerin adıdır. Yüz ,elimizde olunca doksan da bizde demektir.
Yine tavsanın hilesi ve gitmede gecikmesi
Tavsan aslana gitmede epeyce gecikti. Yapacagı hileyi kendisince kararlastırdı.
Bir hayli geciktikten sonra aslanın kulagına bir iki sır söylemek üzere yola düstü.
Akıl diyarında nice âlimler vardır! Bu akıl denizi ne kadar engindir!
1110. Bizim su seklimiz bu tatlı denizde su üzerinde kâseler gibi yüzer.
çi dolu olmadıkça kab, suyun yüzündedir. Dolunca denize batar.
Akıl gizlidir, ortada bir âlem görünüp durur. Bizim seklimiz; o denizin dalgasından, yahut ıslaklıgından
ibarettir.
Sûret, o denize ulasmak için neyi vesile ittihaz ederse etsin, deniz; sûreti, o vesile yüzünden daha uzaga atar.
Gönül kendisine sır vereni; ok, kendisini uzaga atanı görmedikçe.
1115. Atımı kaybettim sanır, bindigi atı inat ve hırçınlıkla yolda hızlı hızlı kosturur!
O yigit, atını kaybolmus sanır, bindigi atı inat ve hırçınlıkla kosturmustur!
O sersem bagırır, arar, tarar kapı kapı dolasır, her tarafı arar, sorar:
“Atımı çalan nerede, kimdir?” Efendi, su uylugunun altındaki mahlûk ne?
Evet, bu attır; fakat bu at nerede? Ey at arayan yigit binici, kendine gel!
1120. Can, apaçık oldugundan, pek yakın bulundugundan görünmez. nsan, içi su ile dolu, dısı kupkuru küp
gibidir.
Kırmızı, yesil ve sarı… bu üç renkten önce ziyayı görmezsen bunları nasıl görürsün?
Fakat senin akılın renkler içinde kayboldugundan dolayı o renkler senin nurunu görmene engel oldu.
Gece olunca o renkler örtüldü, o vakit rengi görmenin nurdan oldugunu görüp anladın.
Haricî nur olmadıkça rengin görünmesi mümkün degildir. çteki hayal rengi de böyledir.
1125. Dıs renkleri günes ve Süha yıldızının nuruyla görünür. ç renkleri ise yüce nurların aksiyle görünür.
Gözünün nurunun nuru da gönüldür. Göz nuru gönüllerin nurundan meydana gelir.
Gönül nurunun nuru da, akıl ve duygu nurundan olmayan, onlardan ayrı bulunan Allah nurudur.
Geceleyin nur yoktu, renkleri görmedin. Nurun zıddıyla tereddütsüz olarak bilirsin.
1130. Allah; bu zıddiyetle gönül hoslugu meydana gelsin, her sey iyice anlasılsın diye hastalıgı ve kederi
yarattı.
Su halde gizli olan seyler, zıddıyla meydana çıkar. Hak’kın zıddı olmadıgından gizlidir.
Evvelâ nura bakılır, sonra renge. Çünkü beyaz ve zenci, birbirine zıt oldugu için meydana çıkar.
Sen nuru, zıddıyla bildin. Zıt, zıddı meydana çıkarır, gösterir.
Varlık âleminde Hak nurunun zıddı yoktur ki açıkça görünebilsin.
1135. Hulâsa gözlerimiz onu idrak edemez; o bizi görür, idrak eder. Sen bunu, Mûsâ ile Tûr kıssasında gör!
Sûretle mânayı; aslanla orman, yahut ses ve sözle düsünce gibi bil!
Bu söz, bu ses; düsünceden meydana geldi. Fakat düsünce denizi nerede? Onu bilmezsin.
Ama lâtif bir söz dalgası görünce onun denizinin de kadri yüce bir deniz olacagını anlarsın.
Bilgiden düsünce dalgası zuhura gelince mâna, söz ve sesten bir sûret düzdü.
1140. Sözden bir sekil dogdu, yine öldü. Dalga kendini yine denize iletti.
Sûret sûretsizliktençıktı, yine sûretsizlige döndü. Zira biz yine Allah’ya dönecegiz.
Su halde sen her göz açıp kapamada ölüyor, diriliyorsun. Mustafa “dünya bir andan ibarettir” buyurdu.
Bizim fikrimiz havada bir oktur. Havada nasıl durur? Allah’ya gelir.
Her nefeste dünya yenilenir. Fakat biz, dünyayı öylece durur gördügümüzden bu yenilenmeden haberdar
degiliz.
1145. Ömür su gibi yeniden yeniye akıp gider. Fakat cesette bir daimîlik gösterir.
Elinde hızlı hızlı oynattıgın ucu atesli bir sopa nasıl upuzun ve tek bir ates hattı gibi görünürse ömür de pek
çabuk akıp geçtiginden daimî bir sekilde görünür.
Atesli çöpü sallasan ates gözüne upuzun görünür.
Bu ömür uzunlugunu da Allah’nın tez tez halketmesindendir.
Allah’nın yeniden yeniye ve süratle halketmesi, ömrü öyle uzun e daimî gösterir.
Bu sırrı bilmek isteyen, pek büyük ve derin bir âlim bile olsa (kendiliginden bilemez, ona de ki: iste
Husâmeddin buracıktadır. O yüce bir kitaptır ondan ögren)
Tavsanın aslan huzuruna gelmesi, aslanın ona kızması
1150. Aslanın kızgınlıgı arttı, titizlendi. Baktı ki tavsan, uzaktan geliyor.
Korkusuz ve çalımlı bir tavırla hiddetli, titiz, kızgın, suratı asık bir halde kosmakta.
Çünkü mütessir ve zebun bir halde gelisten suçluluk anlasılır. Ama cesurluk her türlü süpheyi giderir.
Aslanın hizasına yaklasıp ilerleyince aslan bagırdı: “Bire adam evlâdı olmayan!
Ben ki filleri parça parça etmisim; ben ki erkek aslanların kulagını burmusum;
1155. Bir tavsan parçası kim oluyor ki böyle benim emrimi ayak altına atsın!
Tavsan uykusunu ve gafletini bırak; ey esek, bu aslanın kükreyisini dinle!”
Tavsanın mazeretini söylemesi ve aslana yaltaklanması
Tavsan dedi ki: “Eger efendimiz affederlerse aman dileyecegim, mazeretim var.”
Aslan “Ey ahmaklardan arta kalan, bu ne biçim özür? Padisahlar huzuruna bu zaman mı gelinir?
Sen vakitsiz öten horozsun basını kesmeli. Ahmagın mazereti dinlenmez.
1160. Ahmagın özrü kabahatinden beter olur. Cahilin özrü her ilmin zehridir.
Ey tavsan! Senin özründe bilgi yok. Ben tavsan degilim ki kulagıma sokasın” dedi.
Tavsan “Padisahım, adam olmayanı da adam sırasına koy; zulüm görenin mazeretine kulak ver!
Hele mevkiinin sadakası olarak yolunu sasıranı kendi yolundan sürme!
Bütün ırmaklara su veren deniz bile her çöpü basının üstünde tasır.
1165. Deniz, bu kereminden dolayı eksilmez; ihsanı yüzünden asagılasmaz” dedi.
Aslan dedi ki: “Ben yerinde ve lâyık olana kerem ve ihsanda bulunurum; herkesin elbisesini boyuna göre
biçerim.”
Tavsan “Dinle, eger lûtfa lâyık degilsem kahır ejderhasının önüne bas koydum, ne yaparsan yap!
Ben kusluk vakti yola düstüm, arkadasımla padisahıma geliyordum.
Arkadaslarımla, senin için baska bir tavsanı da bana yoldas etmistiler.
1170. Bir erkek aslan, kulunuzun kanına kasdetti. Yolda, bu iki yoldasa da satastı.
Ben ona “Biz padisahlar padisahının kuluyuz, o kapının iki küçük kapı yoldasıyız” dedim.
Dedi ki: “Utan be! Padisahlar padisahı dedigin kim oluyor? Benim huzurumda öyle her adam olamayanın adını
anma!
Eger huzurumdan iki adım ileri atarsan seni de, padisahını da paramparça ederim.”
“Beni bırak, bir kerecik daha padisahımın yüzünü görüp seni haber vereyim” dedim.
1175. Dedi ki: “Yoldasını huzurumda rehin bırak; yoksa sen benim kanunumca kurbansın.”
Ona çok yalvardık, hiç fayda etmedi. Yoldasımı alıp beni yalnız bıraktı.
Arkadasım hem sismanlık ve letafetçe, hem de güzellik ve irilik bakımından benim üç mislimdi.
Bundan böyle o aslan tarafından bu yol kapanmıstır, böyle bir düsman yüzünden, Padisahım, yol baglıdır.
Bundan sonra tahsisattan ümidini kes. Ben dogru söylüyorum, dogru söz acıdır.
1180. Sana tahsisat lâzımsa yolu temizle. Haydi gel, o pervasızı oradan kaldır!” dedi.
Aslanın tavsana cevap vermesi ve onunla gitmesi
Aslan dedi ki : “Bismillah, haydi gel bakalım, nerede o? Dogru söylüyorsan düs önüme!
Onun da cezasını vereyim, onun gibi yüz tanesinin de. Fakat bu sözün yalansa seni cezalandırırım.”
Tavsan; onu, kurdugu dolaba düsürmek için kılavuz gibi öne düstü.
Nisan koydugu bir kuyuya dogru yola çıktılar. Aslana derin bir kuyuyu tuzak yapmıstı.
1185. Her ikisi de kuyunun bulundugu yere yaklastılar. ste sana hilebaz, saman altından su yürüten bir
tavsan!
Su bir saman çöpünü ovaya götürür ama bir dagı nasıl sürükler acaba?
Onun hile tuzagı aslana kemenetti. Ne tuhaf tavsan ki bir aslanı avlıyor!
Bir Mûsâ, Firavun’u askeriyle, basındaki kalabalıkla Nil nehrinde öldürür;
Bir sivrisinek yarım kanadıyla pervasızca basın beynini yarar.
1190. Düsman sözü dinleyenin hali budur. Hasetçinin dostu olanın ugradıgı cezayı gör!
Hâmân’ı dinleyen Firavun’un, Seytan’ı dinleyen Nemrûd’un hali budur.
Düsman her ne kadar dostça söylerse de, her ne kadar taneden, yemden bahsederse de sen onu tuzak bil!
Sana seker verirse sen bunu zehir bil, bir lûtufta bulunursa onu kahır bil!
Kaza gelince kabuktan baska bir sey göremez, düsmanları dostlardan ayıramazsın.
1195. Böyle olunca yalvarmaya basla, aglayıp inlemeye, tesbihe, oruca devam et!
“Rabbim, sen gaipleri bilirsin. Günahtan dolayı bizden intikam alma” diye yalvar, yakar!
“Ey aslanları yaratan! Eger biz bir köpeklik etmissek bu pusudan bizim üstümüze aslanı saldırma!
Güzel suya ates seklini, atese de su letafini verme!” diye niyaz et!
Yarabbi, sen kahır sarabıyla insanı sarhos edersen yok olan seylere varlık sûretini verir, onları var gibi
gösterirsin.
1200. Sarhosluk nedir? Tası gevher, yünü yesim tası görecek derecede gözün baglanması, görmemesidir.
Sarhosluk nedir? Ilgın agacı göze sandal agacı görünecek kadar duyguların degismesidir!
Kaza gelince aydın gözlerin bile baglanacagını bildiren Süleyman hikâyesi
Süleyman’ın büyük divan çadırı kurulunca bütün kuslar huzuruna geldiler.
Onu, kendilerinin dilini anlar, sırrını bilir bir zat bulup huzuruna canla, basla bir bir kostular.
bütün kuslar, cik cik ötmeyi bırakmıslar; kardesinin seninle konusmasından daha fasih bir surette Süleyman’la
konusmaya baslamıslardı.
1205. Aynı dili konusma, hısımlık ve baglılıktır. nsan yabancılarla kalırsa mahpusa benzer.
Nice Hindli, nice Türk vardır ki dildestirler. Nice iki Türk de vardır ki birbirlerine yabancı gibidirler.
Su halde mahremlik dili, bambaska bir dildir. Gönül birligi dil birliginden daha iyidir.
Gönülden sözsüz, isaretsiz, yazısız yüz bimlerce tercüman zuhur eder.
Kusların hepsi, bütün sırlarını, hünerlerine, bilgi ve islerine ait seyleri.
1210. Süleyman’a birer birer apaçık söylüyorlar, kendilerini bildirmek ve tanıtmak için ögünüyorlardı.
Bu ögünmek kibirden, varlıktan dolayı degildi. Her kus, onun huzuruna varsın, yakınlarından olsun diye
ögünüyordu.
Bir kul, bir efendiye kul olmak dilerse hünerinden bir miktarını ona arzeder.
Fakat o efendi tarafından satın alınmayı istemezse kendisini hasta, sagır, çolak ve topal gösterir.
Hüthüdün hünerini arzetme sırası geldi; sanatını ve düsüncelerini bildirme nöbeti eristi.
1215. Dedi ki: “Ey Padisah, en küçük bir hünerimi kısaca arzedeyim. Kısa söylemek daha iyidir.”
Süleyman “Söyle bakalım, o hangi hünerdir?” dedi. Hüthüt, “Gayet yükseklerde uçtugum zaman,
Havadan bakınca yerin tâ dibindeki suyu görürüm.
O su nerededir, derinligi ne kadardır, rengi nedir, topraktan mı kaynıyor, tastan mı? Hepsini görür, bilirim.
Ey Süleyman! Ordu kurulacak yeri tâyin etmek üzere beni sefere beraber götür” dedi.
1220. Süleyman da “Ey iyi yoldas! Susuz ve uçsuz bucaksız çöllerde sen bize arkadas ol; bu suretle su
bulur, seferde yoldaslara saka olursun” dedi.
Karganın, Hüthüt’ün dâvasını kınaması
Karga, bunu isitince hasedinden ilerleyip Süleyman’a “Hüthüt aykırı ve kötü söyledi.
Padisah huzurunda söz söylemek, edebe aykırıdır. Hele yalan ve olmayacak söz olursa.
Eger onun böyle bir görüsü olsaydı bir avuç toprak altındaki tuzagı nasıl görmezdi?
Nasıl olur da tuzaga tutulurdu, nasıl olur da ümitsiz bir halde kafese girerdi?” dedi.
1225. Bunun üzerine Süleyman dedi ki: “Ey Hüthüt! Daha ilk kadehte böyle bulunman lâyık mı, akla sıgar
mı?
Ayran içen! Kendini nasıl oluyor da sarhos gösteriyor, huzurumda sonu yalan çıkacak bir söz söylüyorsun?”
Hüthüt’ün karganın kınamasına cevap vermesi
Hüthüt dedi ki: “Padisahım, Allah askına bu çıplak yoksul hakkında düsmanın söyledigi sözü dinleme!
Eger ettigim dâva yalansa iste basımı koydum, boyumu vur! Kaza hükmünü inkâr eden karga, binlerce aklı
olsa yine kâfirdir.
1230. Sende “kâfirler” sözünden bir “kef” harfi, küfür sıfatlarından bir sıfat bulunsa kadının ferci gibi sehvet
yerisin, pis pis kokarsın.
Eger kaza gözümü ve aklımı kapatmazsa ben tuzagı havada da görürüm.
Fakat kaza gelince bilgi, uykuya dalar, ay kararır, gün tutulur.
Kazanın bu çesit hilesi nadir midir ki? Kaza ve kaderi inkâr edenin inkârı bile, bil ki kaza ve kaderdendir.”
Âdem Aleyhisselâm’ın hikâyesi, açıkça emre uyup tevili terk etmede gözünü kaza ve kaderin baglaması
“Allemelesmâ” ya bey olan, her damarında yüz binlerce ilim bulunan insanlar atası,
1235. Her seyin adını, nasılsa öylece bilmis sonunda ne olacaksa sonuna kadar da agâh olmustu.
O, esyaya ne lâkap verdiyse degismemistir; çevik dedigi tembel çıkmamıstır.
Sonunda mümin olacak kimseyi önceden gördü; sonunda kâfir olacak adam da ona belli oldu.
Her seyin adını, bilenden isit; “Allemelesmâ” remzinin sırrını duy!
Bize göre her seyin adı, görünüsüne tâbidir; nasıl görünüyorsa biz, ona öyle deriz. Fakat Allah’ya göre
içyüzüne, hakikatine tâbidir.
1240. Mûsâ’ya göre sopasının adı asâ; Yaratan yanında ejderha idi.
Bu âlemde Ömer’in adı puta tapındı; halbuki tâ “Elest” te onun ismi mümindi.
Bizim yanımızda adı meni olan sey, Hak yanında su benlikle zahîr olan sûretti.
Bu meni, yokluk âleminde vardı; eksiksiz, artıksız aynen Allah’nın ilminde mevcuttu.
Hâsılı Allah indinde sonumuz ne olacaksa hakikatte adımız o olmustur.
1245. Allah, insana âkıbetine göre bir ad koyar. Halkın taktıgı ödünç ada göre degil!
Âdem’in gözü Allah’nın pâk nuru ile gördügünden adların hakikati ve içyüzü ona ayan oldu.
Melekler onda Hak nurunu görüce hepsi, ona yüzüstü secdeye vardılar.
Adını andıgım su Âdem’i kıyamete kadar ögsem, vasıflarını saysam yine ögmekten âcizim!
Âdem bunların hepsini bildi. Fakat kaza gelince nehyi bilme yüzünden hataya düstü.
1250. Acaba bu nehiy, haram oldugundan mıdır, yoksa korkutmak için mi?
Gönlünce tevili üstün tutunca kendisi hayretteyken tabiatı, bugdaya dogru kostu.
Bahçıvanın ayagına diken batınca hırsız fırsat buldu, esvabını çalıp kaçtı.
Âdem hayretten kurtulup tekrar yola gelince gördü ki hırsız esyayı is yerinden götürmüs!
“ Rabbena nnâ zalemnâ” deyip âh etmeye basladı. Yani “karanlık bastı, yol kayboldu” dedi.
1255. Bu kaza, günesi örten bir buluttur. Aslan ve ejderha bile ondan feryat ve figan etmektedir.
“Kaza ve kader zuhur edince bir tuzagı bile görmüyorsam bo yolda cahil olan yalnız ben degilim ya!”
Zorlamayı bırakıp feryad ü figana koyulan kisi me kutlu kisidir; o, iyi bir ise sarılmıstır.
Eger kaza, seni gece gibi sararsa sonunda yine elinden tutacak odur;
Yüz kere canına kasdederse yine sana can veren derdine derman olan kazadır.
1260. Bu kaza yüz kere yolunu kesse de yine senin çadırını göklerin üstüne kurar.
Seni eminlik mülküne götürmek için bu korkutmasını inayet bil!
Bu sözün sonu gelmez, söz de uzadı. Sen tavsanla aslan hikâyesini dinle!
Kuyuya yaklasınca aslanın yanında, tavsanın geri çekilmesi
Kuyu yanına gelince aslan, tavsanın geri kaldıgını gördü.
Dedi ki: “Niçin ayagını geri çektin. Ayagını geri çekme, ileri gel!”
1265. Tavsan “Ayagım nerede? Elim ayagım kesildi. Canım tir tir titriyor, yüregim yerinden oynadı.
Yüzümün rengini görmüyor musun? Altın sarısı gibi. Rengim, ne halde oldugumu bildiriyor.
Allah yüze “bildirici” demistir. Onun için âriflerin gözü, yüze dalmıs, kalmıstır.
Renk ve koku, çan gibi haber verir; atın kisnemesi, atın mevcudiyetini bildirir.
Esegin sesini, kapının sesinden fark edesin diye her seyin sesi, o seyi haber verir.
1270. Peygamberinsanları ayırtetmek hususunda “insan, sözünde gizlidir” dedi.
Yüzün renginde gönül halinden bir nisan vardır. Bana acı, sevgi kalbinde tut!
Kırmızı yüz, sahibinin refah ve saadetine delâlet eder, sarı yüz, sahibinin mesakkat ve belâ içinde oldugunu
bildirir.
Elimi, ayagımı alana, yüzümün rengini uçurana, kuvvetimi giderene, çehremi bozana ugradım.
Önüne geleni kırma, agaçları kökünden, dibinden söküp çıkarana satastım.
1275. Adamları, hayvanları, cemadat ve nebatatı mat edene rastladım.
Bunlar cüziyattır, külliyatın da onun yüzünden renkleri sararmıs, kokuları bozulmustur.
Cihan; gâh sabredip gâh sükrettikçe baglar, bahçeler, gâh giyinir, gâh çırçıplak kalır;
Günes, ates renginde dogmusken diger bir saatte bas asagı batar;
Göklerde pırıldıyan yıldızlar; zaman zaman ihtiraka ugrarlar;
1280. Güzellikte yıldızlardan daha parlak olan ay da ince agrıya tutulup hilâl olur;
Çok sakin ve edepli olan bu yeri de sarsıntı sıtmaya düsürür;
Nice daglar, bu ansızın gelen felâketten dolayı yeryüzüne kumlar gibi dagılıvermislerdir!
Ruhla es olan hava bile kaza bas gösterince veba kesilir, ufunetlenir:
Ruhun kızkardesi olan lâtif su, bir gölcükte sarı, acı ve bulanık bir hale gelir;
1285. Azametli ve kibirli atesi bile bir yel söndürüverir!
Denizin halini de ıstırabından, coskunlugundan anla, aklının degisik durdugunu, kalıptan kalıba girdigini bil!
Allah rızasını arayıp duarn bası dönmüs felegin hali de ogullarının hali gibidir:
Gâh en altta, gâh ortada, gâh en tepede. Onda da bölük bölük kutlu ve yomsuz zamanlar var!
Ey külliyat ile karısmıs olan, ey insan! Basit cisimlerin halini de kendinden kıyas et!
1290. Külliyatın böyle hastalıkları, böyle dertleri olunca onların cüzülerinin yüzü nasıl sararmaz?
Hele birbirlerine zıt olan seylerden; su, toprak, ates ve yelden meydana gelmis cüzü…
Koyunun kurttan kaçmasına sasaılmaz; sasılacak sey, bu koyunun kurda gönül vermesidir!
Saglık, zıtların sulhüdür; aralarında savasın baslamasını da ölüm bil!
Allah’nın lûtfu, bu aslanla yaban esegine, bu iki zıdda, vefakârlık hususunda bir ülfet vermistir.
1295. Dünya hasta ve mahpus olunca, hastanın fâni olmasına sasılır mı?”
Tavsan aslana bu çesit nasihatler verip “Ben bu sebepler yüzünden geriledim” dedi.
Tavsanın ayagını geri çekmesindeki sebebi, aslanın ciddiyetle sorması
Aslan dedi ki: “Sen bu sebepleri bırak da su geriye çekilmenin sebebini söyle, benim maksadım o.”
Tavsan, “O aslan, bu kuyuda oturuyor; bu kalenin içinde bütün âfetlerden emin!” dedi.
Aklı olan kimse oturmak için kuyu dibini seçmistir. Çünkü gönül sefaları halvetler.
1300. Kuyunun karanlıgı, halkın verdigi karanlıklardan daha iyidir. Halkın ayagını tutan, halkla karısıp
görüsen; basını kurtaramamıs, selâmete erisememistir.
Aslan “leri yürü. Benim açacagım yara, onu kahreder, bir bak, o aslan oarad mı? “ dedi.
Tavsan “Ben o atesten bir kere yanmısım. Sen beni kucagına alırsan,
Ey kerem madeni, ancak o vakit yardımınla gözümü açar, kuyuya bakabilirim” dedi.
Aslanın kuyuya bakıp kendinin ve tavsanın aksini görmesi
Aslan onu kucagına aldı. O da aslanın himayesinde kuyuya kadar vardı.
1305. Kuyunun içine, suya bakınca aslanın ve onun aksi, sı içinde parıldadı.
Aslan su içinde parıldayan aksini gördü. Suda bir aslan sekliyle kucagında sisman bir tavsan sekli gördü.
Su içinde düsmanını görünce, tavsanı bırakıp kuyu içine sıçradı.
Kendi kazdıgı kuyuya kendi düstü. Çünkü yaptıgı zulüm, kendi basına geldi.
Zalimlerin zulmü karanlık bir kuyudur; bütün âlimler böyle dediler:
1310. Daha ziyade zalim olanın kuyusu, daha korkunçtur. Adalet “daha kötüye, daha kötü ceza verilir”
buyurmustur.
Ey zulümle bir kuyu kazan! Sen kendin için tuzak hazırlıyorsun.
pekböcegi gibi kendi etrafını örme; kendine kuyu kazarsan bari kararlıca kaz!
Zayıfları sen yardımcısız, kimsesiz sanma; Kur’an’dan “Za câe nasrullah” ı oku
Sen filsen, düsmanın senden ürkmüsse sana ceza olarak iste ebabil kusu gelip çattı.
1315. Yerde bir zayıf aman dilerse, gökyüzü askerleri birbirlerine karısırlar.
Sen birisini disinle ısırıp ta kan içinde bırakırsan dis agrısına tutulunca ne yaparsın?
Aslan, kuyuda kendisini görünce hiddetinden o anda kendini düsmanından ayırt edemedi.
Kendi aksini kendi düsmanı sandı, hulâsa, kendisine kılıç çekti.
Ey adam! nsanlarda gördügün birçok zulümler, senin huyundur; sen, kendi huyunu onlarda görüyorsun.
1320. Senin varlıgın, nifakın, zulmün, gafletin onlara aksetmistir.
Sen o sun, sen kendini yaralamaktasın. O anda lânet ipligini kendine, kendin dokuyorsun!
O kötülügü sen kendinde açıkça görmüyorsun. Görsen kendine kendin, candan düsman olurdun.
Ey ahmak! Kendine saldıran o aslan gibi sen de kendine saldırıyorsun.
1325. Ahlâkının künhüne erisir, hakikatını anlarsan o adam olmamazlıgın senden oldugunu bilirsin.
Aslan; baska bir aslan gibi görünen seklin, kendi aksinden ibaret oldugu kuyu dibinde zâhir oldu.
Bir zayıfın disini söken, o ters gören aslanın isini islemektedir.
Ey baskasının yüzünde kötü bir ben gören! Gördügün kendi beninin aksidir, ondan nefret etme!
“Müminler birbirinin aynasıdır.” Bu haberi Peygamber’den rivayet etmediler mi?
Gözünün önüne gök renkli bir cam koymussun, o sebepten âlem sana gök görünüyor.
1330. Kör degilsen bu körlügü kendinden bil. Kendine kötü de, baskasına deme!
Egermümin, Allah nuruyla bakmamıs olaydı; gaip mümine bütün çıplaklıgıyla nasıl görünürdü?
Fakat sen Allah nuruyla degil, Allah atesiyle baktıgından kötülükte kaldın, iyilikten gafil oldun;
*yiligi kötülükten ayırt edemedin, kötülükten de gafil oldun, iyilikten de.
Ey gama, kedere dalmıs adam! Azar azar atese nur serp ki atesin nura dönsün.
Ya Rabbi, sen de o tertemiz suyu serp de âlemin su atesi tamamıyla nur olsun.
1335. Denizin suyu hep ferman altındadır; ya Rabbi su da senindir, ates de!
Sen istersen ates, lâtif su olur; dilemezsen su bile ates kesilir.
Bizim su niyazımızı a yine sen ilham etmektesin. Zulümden kurtulmamız, senin ihsanındır.
Sen bize bu istegi, biz istemeksizin verdin, hadsiz, hesapsiz ihsanlarda bulundun.
Tavsanın, av hayvanlarına “aslan kuyuya düstü” diye müjde götürmesi
Tavsan kurtuldugunda sevinerek ovaya, av hayvanlarına kostu.
1340. Aslanın kuyuda öldügünü görünce çayıra dogru döne oynıya gitmekteydi.
Ölümün pençesinden kurtuldugundan ayagı yerden kesilmis, sevinmis, el çırpmakta, dallar, yapraklar gibi
yesermis neselenmis, oynamaktaydı.
Dallar, yapraklar, toprak hapsinden kurtulunca baslarını yükseltir, rüzgârın esi, arkadası olurlar.
Yapraklar, daldaki tomurcukları yarıp çıkınca agacın tâ üstüne çıkarlar.
Her meyva ve her yaprak, tomurcugunun diliyle Allah’nın sükrünü terennüm eder;
1345. Bizim aslımızı, ihsan sahibi Allah yetistirdi, nihayet agaç kalınlastı, dogrulup yükseldi de.
Su ve çamur içinde olan canlar da bataklıklardan, su ve çamurdan kurtulunca gönülleri sevinç dolu bir halde.
Allah askının havasında raksederler; ayın on dördü gibi noksansız ve tam bir hale gelirler.
Tenleri oynayıp durur, ya canları ne haldedir? Sorma! Tamamıyla can olanlara gelince: onları hiç sorma
(anlatmaga imkân yok!)
Tavsan, aslanı zindana soktu. Aslan için ne ayıp sey; bir tavsancıktan geri kaldı!
1350. Böyle bir ayba sahip oldugu halde sasılacak sey surasıdır ki bir de kendisine Fahreddin lâkabını
takmalarını ister!
Ey kisi! Sen, bu dünya kuyusunun dibinde mahpus kalan bir aslansın. Tavsan gibi olan nefsin, seni nasıl
kahretti?
Senin tavsan nefsin sahrada yeyip içmekte, zevk ve sefa etmekte. Sen ise su dedikodu, bahis ve münakasa
kuyusunun dibindesin!
O aslan avcısı tavsan, av hayvanlarının bulundugu yere kosup “birbirinizi mustulayın. Size müjdeci geldi.
müjde, ey zevk u sefaya dalmıs olanlar! Müjde ki o cehennem köpegi, geldig cehenneme gitti.
1355. Müjde! Allah o can düsmanının dislerini söktü!
Pençesiyle nice basalr ezen düsmanı, ölüm süpürgesi çerçöp gibi süpürdü, gitti” dedi.
Av hayvanlarının tavsanın etrafına toplanıp onu ögmeleri
O zaman, bütün hayvanlar, sevinçli bir halde gülüp oynayarak, onun yüzünü öptüler,
Etrafına halka oldular. O, çırag gibi ortalarındaydı. Bütün sahradakiler, ona secde ettiler.
“Sen gökten inen bir melek misin, yoksa peri misin? Hayır, ne meleksin, ne peri! Sen ,erkek aslanların
Azrâilisin
1360. Ne olursan ol; canımız sana kurban olsun! Ona galip geldin, elin, kolun sag olsun!
Allah bu suyu, senin arkından akıttı; eline, koluna aferin!
Bir daha söyle! Onu hile ile nasıl inandırdın; o zalimi, düzenle nasıl kahrettin?
Bir daha söyle ki hikâyen dertlere derman, canlara merhem olsun!
Bir daha söyle ki o sitemkârın zulmünden canlarımızda yüz binlerce yaralar var” dediler.
1365. Tavsan dedi ki: “Ey ulular! Allah yardım etti, yoksa dünyada bir tavsan kim oluyor ki?
Koluma kuvvet, kalbime kudret verdi; cenneti, huriyi kucagıma attı.
Üstünlükler, Hak’tan gelir, hallerin degismesi de ondandır.
Tavsanın av hayvanlarına “buna sevinmeyin” diye nasihat etmesi
Hak; bu kuvvet kudreti zan ve yakîn ehline nöbetle göstermektedir:
Ey ikbal nöbetine erisen! Kendine gel, sevinme! Sen nöbetle mukayyetsin, hürlük taslama!
1370. Saltanatı nöbetten üstün olan, ikbali ebedî bulunan nöbet davulunu yedi yıldızdan üstün bir yerde
çalarlar.
Nöbetten üstün olanlar, bâki padisahlardır; onlar daima ruhlara sâkidir.
Bir iki gün su içmeyi terk edersen agzını ebediyet sarabına daldırır, o hakikat sarabını içersin
“ Küçük muharebeden büyük muharebeye döndük “ sözünün tefsiri
Ey padisahlar! Dısarıdaki düsmanı öldürdük; içimizde ondan beter bir hasım var.
Bunu öldürmek, aklın fikrin isi degil. çerideki aslan; öyle tavsan maskarası olmaz.
1375. Cehennem, bu nefistir; cehennem, bir ejderhadır ki harareti denizlerle eksilmez.
Yedi denizi içer de yine kocakarıya benzeyen nefsin harareti ve coskunlugu azalmaz.
Taslar, tas yürekli kâfirler; aglayıp inleyerek mahcup bir halde cehenneme girerler.
Hak’tan ona su nida gelmedikçe bu kadar azaba da kanaat etmez:
“Doydun mu” denir. O, kurt ve sırtlan gibi “Hayır, doymadım” der. ste sana ates, iste sana hararet!
1380.Bütün bir âlemi, bir lokma edip yutar da yine midesi “Daha fazla yok mu” diye bagırır.
Nihayet Hak, onun üstüne Lâmekân âleminden ayagını koyar da iste o vakit derhal sakinlesir.
Bizim nefsimiz de cehennemin bir parçasıdır. Onun için cüzüler daima küllün tabiatındadır.
Nefsi öldürecek ayak da ancak Hak’kın ayagıdır. Zaten nefsin yayını Hak’tan gayrı kim çekebilir?
Yaya ancak dogru ok koyarlar. Bu yayın ters ve egri okları da vardır.
1385. Ok gibi dogru ol da yaydan kurtul! Çünkü her dogru okun, yaydan fırlayacagına süphe yok.
Dıs savasından kurtulunca iç savasına yüz tuttum.
Biz simdi küçük muharebeden döndük; Peygamber’le beraber büyük muharebedeyiz.
Allah’dan denizleri yaran bir kuvvet isterim ki bu Kaf dagını igne ile yerinden koparıp atayım.
Sunu bil ki safları bozup dagıtan aslanla savasmak kolaydır, asıl aslan, nefsini maglup edendir. “
*Bunun hakkında sen bir hikâye dinle de sözümden hisse al:
Rum Kayseri elçisinin, Emîrülmü’minin Ömer’e – Allah ondan razı olsun – gelip Ömer’in kerametini
görmesi
1390. Rum Kayseri’den, Medine’de Ömer’e uzak çölleri asarak bir elçi geldi.
Medine halkına “Halifenin köskü nerededir ki atımı, esyamı oraya çekeyim” dedi.
Halk, dedi ki: “Onun köskü yok; Ömer’in köskü, ancak aydın canıdır.
Gerçi emir diye adı sanı duyulmussa da onun, yoksullar gibi ancak bir kulübecigi var.
Kardes, onun köskünü nasıl görebilirsin? Gönül gözünde kıl bitmis!
1395. Gönül gözünü kıldan ve hastalıktan arıt, sonra köskünü görmeyi gözet.
Kimin canı, heveslerden arınmıssa derhal tertemiz Allah tapusunu, Allah dergâhını görür.
Muhammed, bu atesten, bu dumandan temizlendiginden nereye yüz çevirse orada Allah cemalini gördü.
Seni kötülüge sevk eden vesveselere yoldas oldukça “Semme vechullah”ı nasıl bilebilirsin?
Kimin kalbinde kapı açılırsa gönül gögünde yüzlerce günes görür.
1400. Yıldızların içinde ay nasıl görünürse baskaları arasında Allah da öyle görünür.
Fakat iki parmagını iki gözünün üstüne koy: bir sey görebilir misin? nsaf et!
Sen görmesen de dünya yok degildir. Kusur, ancak som, nefsin parmagında.
Kendine gel! Gözünden parmagını kaldır da ne istiyorsan gör.
Nûh’un ümmeti, Nûh’a “Nerede sevap?” dediler. Nûh “duymamak, görmemek için elbisenize büründügünüz
cihette.
1405. Elbiselerinize bürünüp yüzünüzü, basınızı sardınız; ondan dolayı gözünüz oldugu halde görmediniz”
dedi.
nsan gözden ibarettir. Geri kalanı bir deridir. Göz de, dostu gören göze derler.
nsan, dostu görmeyince kör olsun, daha iyi. Böyle adam Süleyman bile olsa, karınca ondan yegdir. ”
Bu yepyeni sözler, Rum elçisini semaa getirdi, Ömer’i görmek istiyakı arttı.
Gözünü o padisahı aramaya dikti, esyasını da kaybetti, atını da.
1410. O is erinin ardına düsmüs, her tarafa kosmakta, delicesine onu aramaktaydı.
“Dünyada böyle adam da olur mu ki cihandan can gibi gizlenmis” diyordu.
Candan kul olmak için onu aradı. Süphesiz, arayan bulur.
Bir bedevi karısı, onun yabancı oldugunu gördü; Ömer’i aradıgını anlayıp “ste suracıkta, su hurma agacının
altında ;
Elçinin Emîrülmü’minin Ömer’i – Allah ondan razı olsun – bir agaç altında uyur bulması
Hurma agacının dibinde, halktan ayrılmıs, yapayalnız, gölgelikte uyuyan Allah gölgesini gör” dedi.
1415. Elçi oraya gelip uzakta durdu. Ömer’i görünce titremeye basladı.
O uyuyandan elçiye bir heybet, gönlüne hos bir hal geldi.
Muhabbet ve heybet birbirinin zıttı iken gönlünde bu iki zıttın birlestigini gördü.
Kendi kendine “Ben nice Padisahlar gördüm; büyük sultanların makbulü oldum.
Onlardan korkmaz, ürkmezdim. Bu adamın heybeti aklımı basımdan aldı.
1420. Aslanlar, kaplanlar bulunan ormanlara daldım, yüzümün rengi bile kaçmadı.
Bir çok savaslarda bulundum; savas baslayınca
Bir hayli agır yaralar aldım, düsmanları agır bir surette yaraladım. Bütün bu ahvalde kalbim, digerlerinden
daha kuvvetli idi.
Bu adam silâhsız, kuru yerde yatıyor; benim yedi âzam tir tir titremekte; bu ne?
Bu heybet Hak’tan halktan degil; bu heybet, su abalı adamdan gelmiyor” dedi.
1425. Bir kisi Hak’tan korkup takva yolunu tuttu mu: cin olsun, insan olsun, onu kim görse korkar.
Bu düsünce içinde hürmetle ellerini bagladı. Bir müddet sonra Ömer, uykudan uyandı.
Ömer’in uykudan uyanması ve Kayser elçisinin ona selâm vermesi
Elçi, Ömer’i tâzim etti, ona selâm verdi. Peygamber “önce selâm sonra söz” demistir.
Ömer, selâmını alıp onu yanına çagırdı, onu teskin etti, karsısına oturdu.
Korkanı, emin ederler, gönlünü yatıstırırlar.
1430. “Korkmayın” sözü, korkanlara sunulan hazır yemektir. Ve bu yemek tam onlara lâyıktır.
Korkusu olmayana nasıl ”korkma” dersin? Niye ona ders veriyorsun? O, derse muhtaç degil ki!
Ömer, o yüregi oynayan kimseyi sevindirdi, yıkılmıs gönlünü yaptı.
Ondan sonra en güzel bir yoldas olan Allah’nın tertemiz sıfatlarına dair ince bahislere daldı;
Elçiye, makam nedir? Hâl neye derler? Anlasın, bilsin diye Allah’nın Abdallara gönderdigi lûtuf ve ihsanları
nakletti.
1435. Hâl güzel bir gelinin cilvesidir; makam ise o gelinle halvet olup vuslatına erismektir.
Gelinin cilvesini padisahta görür, baskaları da. Fakat onunla vuslat, ancak aziz padisaha mahsustur.
Gelin, havassa da cilve eder, avama da. Ama onunla halvete giren ancak padisahtır.
Sûfîler içinde hâl ehli çoktur, fakat aralarında makam sahibi nadirdir.
Ömer, elçiye can menzillerini söyledi, ruh seferlerini anlattı.
1440. Zamandan dısarı olan, zamana sıgmayan bir zamandan, azamete mensup kutsiyet makamından,
Ruh simurgunun, bu âleme gelmeden önceki genis uçuslarından bahsetti.
Ruhun, o âlemde bir uçusu, ufukları asıyordu; istiyak çekenlerin ümitlerinden de ileri gidiyordu, hırslarından
da!
Ömer, o yabancı çehreli zatı tam dost buldu, canının Allah sırlarını diledigini anladı.
Seyh, kâmildi, talibin de tam bir istegi vardı. Yolcu çevikti, at da kapıdaydı.
1445. O mürsid, onun irsad edilmeye kabiliyeti oldugunu gördü; tertemiz tohumu, temiz yere ekti.
Rum Kayseri elçisinin Emîrülmü’minin Ömer’den suali
Elçi “ ya Emirülmü’minin! Can yücelerden yere nasıl indi?
Hiçbir seyle mukayyet olmayan can kusu nasıl kafese girdi?” diye sordu. Ömer dedi ki: “Hak, ona afsunlar
okudu, hikâyeler söyledi.
Allah; gözü kulagı olmayan yokluklara afsun okuyunca onlar, cosmaya baslarlar; varlık âlemine konarlar.
Yok olanlar, onun afsuniyle varlık diyarına takla atarak ve derhal gelirler.
1450. Sonra var olana yine bir afsun okuyunca onu yokluga derhal ve iki çifte atla sürer.
Gülün kulagına bir sey söyledi, güldürdü. Tasın kulagına bir sey söyledi, akik ve maden haline getirdi.
Cisme bir âyet okudu, can oldu. Günese bir sey söyledi, parladı.
Sonra yine günesin kulagına korkunç bir sey üfler, yüzüne yüzlerce perde iner.
O kelâm sahibi Allah, bulutun kulagına bir sey okur; gözünden misk gibi yaslar akıtır.
1455. Topragın kulagına ne söyledi ki murakebeye vardı, dalgın bir halde kaldı!
Tereddüt içinde kalan, hayretlere düsen kisinin kulagına da Hak, bir muamma söylemistir.
Bu suretle onu iki süphe arasında hapseder. “Ey yardımı istenen Allah! Sunu mu yapayım, bunu mu?” der.
ki sıktan birini üstün tutar, üstün tuttugunu yaparsa o da yine Hak’tandır.
Can aklının tereddüt içinde bocalamasını istemezsen o pamugu can kulagına tıkma,
1460. Ki Allah’nın o muammalarını anlayasın, gizlice ve açıkça söylenen sözleri idrak edesin.
Böyle yaparsan can kulagı vahiy yeri olur. Vahiy nedir? Zâhiri duygudan gizli söz.
Can kulagı ile can gözü, zâhirî duyguya yabancıdır; o duygu, bu duygudan bambaskadır. Akıl ve duygu kulagı,
bu hususta müflistir.
Cebir meselesi, askımı ihtiyarsız bir hale getirdi, sabrımı elden aldı. Âsık olmayansa cebri hapsetti, onu inkâr
yahut takyid eyledi.
Halbuki bu, Hak’la beraberlik ve birliktir, cebir degil… Bu, ayın tecellisidir bulut degil.
1465. Cebir bile olsa, herkesin bildigi cebir; yalnız kendi menfaatini gözeten Nefsi Emmarenin cebri degildir.
Ey ogul! Allah, kimlerin gönül gözünü açtıysa bu cebri onlar anlar.
Gayb ve istikbal onlara apaçık görünmektedir. Maziyi anıs onlarca degersiz bir seydir.
Onların ihtiyarı da baska türlüdür, cebri de. Yagmur damlaları sedeflerin içinde inci olur.
Sedeften dısarıda küçük, büyük damlalar var, sedefin içinde ise küçük, büyük inciler.
1470. Onlarda misk ahusunun göbegindeki kabiliyet vardır. Dısarıdaki kan damlaları, bunların içlerinde
misktir.
Sen, dısarıdaki kan, göbegin içinde nasıl misk olur? Deme!
Bu bakır, dısarıda âdi ve bayagı bir seyken iksîrin içinde nasıl altın olmus da deme!
htiyar ve cebir, sende bir hayalden ibarettir. Onlardaysa Allah azametinin nuru haline gelmistir.
Ekmek, sofrada durdugu müddetçe cansızdır. Fakat insan vucudunda neseli ruh kesilir.
1475. Sofranın ortasında duran o ekmegin can olması imkânsızdır. Fakat can, sel sebil suyu ile o olmayacak
seyi yapar, ekmegi ruh haline getirir.
Ey dogru okuyup dogru anlayan! Bu can kuvvetidir; bir düsün, o canlar canının kuvveti ne olabilir?
nsanın bir tek kolu, candan gelen kuvvetle dagı, denizle, madenlerle yarıp delmekte.
Dag yaran (Ferhâd) ın candan gelen kuvveti tas delmek, canlar canının kuvveti de kameri ikiye bölmektir.
Gönül, Allah sırları dagarcıgını açarsa can, arsa dogru süratle kosar gider.
Âdem Aleyhisselâm’ın “ Rabbenâ zalemnâ “ diye hatayı kendisine isnadetmesi, blîs’in “ Bimâ agveyteni “
diyerek suçu Allah’ya yüklemesi
1480. Hak’kın yaptıklarını da gör, bizim yaptıklarımızı da. Her ikisini de gör ve bizim yaptıgımız isler
oldugunu bil, zaten bu meydanda.
Ortada halkın yaptıgı isler yoksa, her seyi Hak yapıyorsa, su halde kimseye “bunu niye böyle yaptın” deme!
Allah’nın yaratması, bizim yaptıgımız isleri meydana getirmektedir. Bizim islerimiz, Allah isinin eserleridir.
Söz söyleyen kimse, ya harfleri görür, yahut mânayı. Bir anda her ikisini birden nasıl görebilir?
nsan, konusurken mânayı düsünür, onu kastederse harflerden gafildir. Hiçbir göz, bir anda hem önünü, hem
ardını göremez.
1485. Sunu iyice bil! Önünü gördügün zaman ardını nasıl görebilirsin?
Madem ki can, harfi ve mânayı bir anda ihata edemez, nasıl olur da hem isi yapar, hem o is yapma kudretini
yaratır?
Ey ogul! Allah, her seye muhittir. Bir isi yapması, o anda diger bir isi yapmasına mâni olamaz.
Seytan, “Bima agveytenî ” dedi; o alçak ifrit, kendi fi’lini gizledi.
Âdem ise “Zalemna enfüsena” dedi; bizim gibi Hak’kın fiilinden gafil degildi;
1490. Günah ettigi halde edebe riayet ederek Allah’ya isnad etmedi. Allah’nın halk ettigini gizledi. O suçu
kendine atfettiginden ihsana nail oldu.
Âdem, tövbe ettikten sonra Allah, “Ey Âdem! O suçu, o mihnetleri, sen de ben yaratmadım mı?”
O benim taktirim, benim kazam degil miydi; özür getirirken niye onu gizledin?” dedi.
Adem “Korktum, edebi terk etmedim” deyince Allah, “ste ben de onun için seni kayırdım” dedi.
Hürmet eden, hürmet görür. Seker getiren badem sekerlemesi yer.
1495. Temiz seyler, temizler içindir; sevgiliyi hos tut hosluk gör; incit, incin!
Ey gönül! Cebirle ihtiyarı birbirinden ayırt etmek için bir misal getir ki ikisini de anlayasın:
Titreme illetinden dolayı titreyen bir el, bir de senin titrettigin el…
Her iki hareketi de bil ki Allah yaratmıstır; fakat bu hareketi onunla mukayeseye imkân yoktur.
htiyarınla el oynatmadan pisman olabilirsin; fakat titreme illetine müptelâ bir adamın pisman oldugunu ne
vakit gördün?
1500. Anlayısı kıt biriside su cebir ve ihtiyar meselesine yol bulsun, bu isi anlasın diye söyledigimiz bu söz,
aklî bir söz, aklî bir bahistir. Fakat zaten bu hilekâr akıl, akıl degildir ki.
Aklî bahis, inci ve mercan bile olsa can bahsi, baska bir bahistir.
Can bahsi baska bir makamdır, can sarabının baska bir kıvamı vardır.
Akıl bahisleri hüküm sürdügü sırada Ömer’le Ebülhakem sırdastı.
Fakat Ömer, akıl âleminden can âlemine gelince can bahsinde Ebülhakem, Ebucehil oldu.
1505. Ebucehil, cana nispetle esasen cahil olmakla beraber his ve akıl bakımından kâmildi.
Akıl ve bahsi, bil ki eser, yahut sebeptir (Onunla müessir ve müsebbip anlasılır). Can bahsi ise büsbütün
sasılacak bir seydir.
Ey nur isteyen! Can ziyası parladı; lâzım, mülzem, nâfî, muktazî kalmadı. Bir gören kisinin.
Nuru dogmus parlamaktayken sopa gibi bir delilden vazgeçecegi meydandadır.
Yine hikâyeye geldik; zaten ne zaman hikâyeden ayrıldık ki?
“ Ve Hüve maaküm eynemâ küntüm “ âyetinin tefsiri
1510. Cehil bahsine gelirsek o Allah’nın zindanıdır; ilim bahsine gelirsek onun bagı ve sayvanı.
Uyursak onun sarhoslarıyız; uyanık olursak onun hikâyesinden bahsetmekteyiz.
Aglarsak rızıklarla dolu bulutuyuz; gülersek simsek!
Kızar, savasırsak bu, kahrının aksidir, barısır, özür serdedersek muhabbetinin aksidir.
Bu dolasık ve karmakarısık âlemde biz kimiz? Elif gibiyiz. Elifinse esasen, hiç ama hiçbir seyi yoktur!
Elçinin Ömer’den – Allah ondan razı olsun – , ruhların bu balçıga müptelâ olmalarının sebebini sorması
* Ömer’den, bu sözleri isitince elçinin gönlünde bir parlaklık belirdi.
* Sual de mahvoldu cevapta… Hatadan da kurtuldu, dogrudan da.
* Aslı anladı, ferilerden geçti. Ancak bir hikmete erisip, faydalanmak için sormaya basladı:
1515. Ömer’e “O duru suyun bulanık yerde hapsedilmesinin hikmeti ne, bunda ne sır var?
Duru su, toprakta gizlenmis; sâf can cisimlerde mukayyet olmus, sebebi nedir?” dedi.
Ömer dedi ki: “Sen derin bir bahse dalıyorsun. Meselâ mânayı harflerle takyid eder(bir söz söylersin).
Serbest olan mânayı hapsettin, nefesi bir kelime ile takyid eyledin.
Sen faydadan mahçup iken; ruhun bedene gelmesindeki faydayı bilmezken; bunu, bir fayda elde etmek için
yaparsın da.
1520. Fayda, kendisinde zuhur eden Allah, bizim gördügümüzü nasıl görmez?
Mânanın kelimelerle söylenmesinde yüz binlerce fayda var. Bu faydaların her biri, canın cesede girmesindeki
faydaya nispetle pek degersiz.
Cüzilerin cüz’ü olan senin bu nefesin, bu söz söylemen, küllî bir fayda temin ederse ruhun bedene girmesiyle
meydana gelen küll, neden faydasız olsun?
Sen bir cüz iken fayda görüyorsun. O halde neden kınama elini külle uzatıyor, onu neden kınıyorsun?
Sözün faydası yoksa söyleme, varsa itirazı bırakıp sükretmeye çalıs!
1525. Allah’ya sükretmek herkesin boynunun borcudur. Kavga etmek, suratını eksitmek, sükür degildir.
Sükretmek surat eksitmeden ibaretse sirke gibi sükreden hiç kimse yok!
Sirke, cigere gitmek için yol arıyorsa ona “sekerle karıs da sirkengübin ol” de!
Mânayı siire sıkıstırmaya çalısmak, haptolmakla müsavi, ondan gayrı bir sey degil. Siirde mâna, sapan gibi…
istenen yere gitmesine imkan yok.
“ Allah ile oturmak dileyen tasavvuf ehliyle otursun “ sözünün mânası
Elçi, bu bir iki kadehle kendinden geçti; hatırında ne elçilik kaldı, ne getirdigi haber!
1530. Allah kudretine hayran olup kaldı; makam erisip sultan oldu.
Sel denize kavustu deniz oldu. Tane ekinlige vardı, ekin oldu.
Ekmek Âdem Atanın vucuduna karıstı, ölü iken dirildi, haberdar oldu.
Mum ve odun, atese can verip yanınca nursuz vücutları nurlandı.
Sürme tası, (dögülüp) gözlere çekilince iyi görmeye sebep oldu, gözcü kesildi.
1535. Ne mutlu o adama kendisinden kurtulmus, diriye ulasmıstır!
Yazık o diriye ki ölü ile oturmus, ölmüs; hayatını kaybetmistir!
Allah Kur’an’ına kaçar, sıgınırsan Peygamberlerin ruhlarına karısırsın.
Kur’an; Peygamberlerin, Allah’nın temiz ululuk denizindeki balıkların halleridir.
Fakat okur da dedigini tutmazsan farzet ki peygamberleri, velileri görmüssün (inanmadıktan onlara
uymadıktan sonra ne fayda !).
1540. Kur’an’ın hükümlerini tutar, kıssalarından hisse alırsan can kusuna ten kafesi dar gelir.
Kafeste mahpus olan kusun kurtulmak istememesi cahilliktendir.
Kafeslerden kurtulan ruhlar, Allah’ya lâyık ve halka rehber olan peygamberlerdir.
Onların sesleri, kafeslerin dısından ve din makamından gelir: “Sana kurtulus yolu ancak budur, bu!
Biz bu daracık kafesten bununla kurtulduk. Bu kafesten kurtulmanın bundan baska çaresi yok!
1545. Kazandıgın söhretten kurtulman için inleyip duran bir hasta haline gir!
Zaten halk arasında meshur olmak, saglam bir bagdır. Bu bag bu yolda demir bir bagdan asagı mıdır ki?”
Bir tâcirin ticaret için Hindistan’a gitmesi ve mahpus dudusunun, onunla Hindistan dudularına
haber yollaması
Bir tacirin bir dudusu vardı, kafeste hapsedilmis, güzel bir duduydu.
Tacir, Hindistan’a gitmek üzere yol hazırlıgına basladı.
Kerem ve ihsan dolayısıyla, kölelerinin, cariyeciklerinin her birine “Çabuk söyle, sana Hindistan’dan ne
getireyim?” dedi.
1550. Her birisi ondan bir sey diledi. O iyi adam hepsine, istediklerini getirecegini vadetti.
Duduya da “Sen ne armagan istersin, sana Hindistan elinden ne getireyim?” dedi.
Dudu dedi ki: “Oradaki duduları görünce benim halimi anlat.
Dedi ki: Sizin müstakınız olan filan dudu, Allah’nın takdiriyle bizim mahpusumuzdur.
Size selâm söyledi, yardım istedi; sizden bir çare, bir kurtulus yolu diledi.
1555. Dedi ki: Reva mıdır ben istiyakınızla gurbet elde can vereyim.
Sıkı bir hapis içinde olayım da siz gâh yesilliklerde, gâh agaçlarda zevk ve sefa edesiniz.
Dostların vefası böyle mi olur? Ben su hapis içindeyim, siz gül bahçelerinde.
Ey Ulular! Bir seher çagı sarap meclisinde bu inleyen garibi de hatırlayın!
Dostların sevgiliyi anması, sevgiliye ne mutludur. Hele anan ve anılanın biri Leylâ, öbürü Mecnun olursa.
1560. Ey güzel endamlı sevgilinin mahremleri! Kendi kanımla doldurdugum peymaneleri içmem reva mı?
Sevgili! Bana da bir nasip vermek istersen beni anarak bir kadeh iç! çerken bu yerlere serilmis düskün âsıgı
yâd ederek topraga bir yudum sarap dök!
Sasılacak sey! Nerde o ahit, nerde o yemin? O seker gibi dudagın verdigi vaadler hani?
Bu kulun ayrı düsmesi, fena kulluktansa… kötüye kötülükle mukabele edersen aramızda ne fark kalır?
1565. Fakat hiddetle, siddetle senden gelen kötülük, sema’dan, çengin nagmelerinden daha zevkli, daha
neseli.
Ey cefası devletten daha güzel, intikamı candan daha sevimli dilber!
Atesin bu… acaba nurun nasıl? matem, bu olunca dügünün nice?
Cevrinde öyle tatlılıklar var ki…malik oldugun letafet yüzünden kimse seni hakkıyla anlayamaz.
Hem inlerim, hem de sevgili inanır da kereminden o cevri azaltır diye korkarım.
1570. Kahrına da hakkıyla âsıgım, lûtfuna da. Ne sasılacak sey ki ben bu iki zıdda da gönül vermisim.
Allah hakkı için bu dikenden kurtulur, gül bahçesine kavusursam bu sebepten bülbül gibi feryat ederim.
Bu ne sasılacak sey bülbüldür ki agzını açınca dikeni de gül bahçesiyle beraber yutar, ikisini de bir görür!
Bu bülbül degil, ates canavarı! Onun askıyla bütün kötü seyler, kendisine hos gelmekte!
Güle âsık, halbuki esasen kendisi gül, kendisine âsık, kendi askını aramakta!”
lâhî akıl kuslarının kanatlarının evsafı
1575. Can dudusunun hikâyesi de bu çesittir. Fakat nerede kuslara mahrem olan kisi?
Nerede zayıf ve suçsuz bir kus ki onun içine Süleyman, askeriyle ordu kurmus olsun!
Sükür yahut sikâyetle feryat edince yere, göge zelzeleler düssün!
Her demde ona Allah’dan yüz mektup, yüz haberci erissin; o bir kere “Ya Rabbi” deyince Hak’tan altmıs kere
“Lebbeyk” sesi gelsin!
Hatası, Allah indinde ibadetten daha iyi olsun; küfrüne nispetle bütün halkın imanı degersiz kalsın!
1580. Öyle kisiye her nefeste hususi miraç vardır. Allah, onun tacının üstüne yüzlerce hususi taç koyar.
Cismi topraktadır, Canı Lâmekân Âleminde, O Lâmekân Âlemi, saliklerin vehimlerinden üstündür. (vehimlere
sıgmaz.)
O Lâmekân Âlemi, vehmine gelen bir âlem olmadıgı gibi hayaline de dogmaz.(ne idrâk edebilirsin, ne tahayyül
!)
Cennetteki ırmak, nasıl cennettekilerin hükmüne tâbi ise mekân âlemiyle Lâmekân Âlemi de, o âlemin
hükmüne tâbidir.
Bu ilâhî akıl kuslarına ait olan bahsi kısa kes, bu sözden yüzünü çevir, sükût et! Dogrusunu, Allah daha iyi
bilir.
1585. Dostlar biz yine kus, tacir ve Hindistan hikâyesine dönelim:
Tacir, Hindistan’daki dudulara, dudusundan selam götürmeyi kabul etti.
Tâcirin, kırda Hindistan dudularını görüp onlara dudusundan haber götürmesi
Hindistan uçlarına varınca kırda birkaç dudu gördü.
Atını durdurup seslendi, dudunun selâmını ve kendisine emanet ettigi sözleri söyledi.
O dudulardan birisi, bir hayli titredi ve düsüp öldü, nefesi kesildi.
1590. Tâcir, bu haberi verdiginden dolayı pisman oldu, dedi ki: “Bir cana kıydım,
Bu dudu, olsa olsa o duducagızın akrabası olacak, galiba bunların cisimleri iki, canları bir.
Bu isi neye yaptım, o haberi neye verdim? Bu münasebetsiz sözle biçareyi yaktım, yandırdım.”
Bu dil, çakmak tasıyla çakmak demiri gibidir. Dilden çıkan da atese benzer.
Mânasız yere gâh hikâye yoluyla, gâh laf olsun diye çakmak tasıyla demirini birbirine vurma!
1595. Zira ortalık karanlıktır, her tarafta pamuk dolu. Pamuk arasında kıvılcım nasıl durur?
Zalim onlardır ki gözlerini kapamıslar, söyledikleri sözlerle bütün âlemi yakmıslardır.
Bir söz, bir âlemi yıkar, ölmüs tilkileri aslan eder.
Canlar aslen sâ nefeslidir; bir anda yara, bir anda merhem olurlar.
Canlardan perde kalkaydı; her canın sözü, Mesih’i’ sözü gibi tesir ederdi.
1600. Seker gibi söz söylemek istersen sabret, haris olma , bu helvayı yeme!
Feraset sahiplerinin istahları sabradır, onlar sabretmek isterler. Helva ise, çocukların istedigi seydir.
Sabreden, göklerin üstüne yükselir; helva yiyense geriler, kalır!
Ferideddîn-i Attâr’ın – Allah ruhunu takdis etsin – sözünün tefsiri
“Ey gafil! Sen nefis ehlisin, toprak içinde kan yiyedur! Fakat gönüle sahip olan kisi , zehir bile yese o zehir
bal olur.”
Gönüle sahip olan kisi, apaçık öldürücü bir zehir bile yese ona ziyan gelmez.
Çünkü o, sıhhat bulmus, perhizden kurtulmustur. Fakat zavallı talip (kemale ermemis salik), henüz hararet
içindedir.
1605. Peygamber buyurdu ki:”Ey cüretli talip! Sakın hiçbir matlûp ile mücadele etme!”
Sende Nemrûd’luk var, atese atılma, atılacaksan önce brahim ol!
Madem ki sen ne yüzgeçsin, ne de denizci… aklına uyup kendini denize atma!
Yüzgeç ve denizci, denizden inci çıkarır, ziyanlardan bile bir hayli fayda elde eder.
Kâmil, topragı tutsa altın olur; nâkıs, altını ele alsa toz toprak kesilir.
1610. O gerçek er, Allah’ya makbul olmustur, bütün islerde onun eli Allah elidir.
Nâkıs kimsenin eli ise Seytan’nın, ifritin elidir. Çünkü Seytan’nın teklif ve hile tuzagına tutulmustur.
Kâmile göre bilgisizlik bile bilgi olur, nâkısın bildigi bilgi ise bilgisizlik kesilir.
lletli kimse, ne tutarsa illet olur. Kâmil kâfir bile olsa o küfür, din ve seriat haline gelir.
Ey yayan oldugu halde süvari ile yarısa girisen! Sen bu müsabakada kazanmayacak , onu geçmeyeceksin,
iyisi mi, dur!
Sihirbazların “ Ne buyurursun, asâyı önce sen mi atarsın, yoksa biz mi atalım? “ diyerek
Mûsa Aleyhisselâm’a hürmey edip onu agırlamaları, Mûsâ’nın da “ Siz atın “ demesi
1615. Melûn Firavun’un zamanında sihirbazlar Mûsâ ile kin güderek mücadeleye giristiler.
Fakat onu büyük tuttular, öne geçirdiler, agırladılar.
Zira ona “Ferman senin. stiyorsan önce sen asânı at” dediler.
Mûsâ “ Hayır, ey sihirbazlar, önce siz büyülerinizi meydana koyun” dedi.
Mûsâ’ya karsı gösterdikleri o kadarcık hürmet , din sahibi olmalarına sebep oldu; inat yüzünden de elleri
ayakları kesildi.
1620. Sihirbazlar Mûsâ’nın hakkını anladıklarından evvelce isledikleri suça karsılık olarak ellerini, ayaklarını
feda eylediler.
Yemek yemek ve nükte söylemek, kâmile helâldir; madem ki sen kâmil degilsin yeme ve sükût et!
Çünkü sen kulaksın, o dildir; o senin cinsinden degil, Allah, kulaklara “Ansitû” buyurdu.
Çocuk önce, süt emme kabiliyetinde dogar, bir müddet susar ve tamamı ile kulak kesilir.
Lâkırdı söylemeyi ögreninceye kadar bir zaman dudagını yumması, söz söylememesi gerekir.
1625. Kulak vermezse “ti ,ti “ diye mânasız sözler söyler; kendisini âlemin dilsizi yapar.
Anadan sagır dogan ise hiç dinlemedigi için dilsiz olur; nasıl dile gelsin?
Çünkü söz söylemek için önce dinlemek gerektir. Söze, kulak verme yolundan gir.
Evlere kapılardan girin; rızıkları, sebeplerine tesebbüs ederek arayın!
Dinleme ihtiyacı olmaksızın anlasılan söz, ancak tamahsız ve ihtiyaçsız olan Allah’nın sözüdür.
1630. Allah, yarattıgını essiz, örneksiz yaratır; üstada tâbi degildir. Herkes ona dayanır; onun dayanacagı
bir varlık yoktur.
Ondan baska bütün mahlûkat; hem sanatında, hem sözünde üstada tâbidir, örnege muhtaçtır.
Bu söze yabancı degilsen bir hırkaya bürün, bir viraneye çekil ve gözyası dök!
Çünkü Âdem, Allah itabından aglamakla kurtuldu; tövbekârın nefesi ıslak göz yaslarıdır.
Âdem, yeryüzüne, aglamak için, daima feryadetmek, inlemek ve mahzun olmak için gelmistir.
1635. Âdem, Firdevs’ten, yedi kat göklerin üstünden ayakları dolasarak en âdi yere, tâ kapı dibine, özür
dilemek için gitti.
Eger sen de Âdemogluysan onun gibi özür dile, onun yolunda yürü!
Gönül atesiyle göz yasından çerez düz. Bahçe, bulutla günes yüzünden yetismis, yesermistir.
Sen gözyası zevkini ne bilirsin? Görmedikler gibi ekmek âsıgısın!
Bu karın dagarcıgından ekmegi bosaltırsan ululuk incileri ile doldurursun.
1640. Önce can çocugunu Seytan sütünden kes de sonra onu meleklere ortak yap.
Sen karanlık, mükedder ve bulanık oldukça bil ki melûn Seytan’la süt kardesisin!
Nur ve kemali arttıran lokma, helâl kazançtan elde edilen lokmadır.
Çıragımıza katılınca söndüren yaga yag deme, çıragı söndüren yaga su de!
lim ve hikmet helâl lokmadan dogar; ask ve rikkat helâl lokmadan meydana gelir.
1645. Bir lokmadan hasede ugrar, tuzaga düsersen; bir lokmadan bilgisizlik ve gaflet meydana gelirse, sen
o lokmayı haram bil!
Hiç bugday ektin de arpa verdigini gördün mü? Hiç attan esek sıpası oldugunu gördün mü?
Lokma tohumdur mahsulü fikirlerdir. ; lokma denizdir, incileri fikirlerdir.
Hizmete meyletmek ve o cihana gitmek azmi, agıza alınan lokmanın helâl olmasından dogar.
Tacirin Hindistan dudularından gördügünü duduya söylemesi
Tacir alısverisi bitirip muradına nail olarak evine geri geldi.
1650. Her köleye armagan getirdi, her halayıga ihsan da bulundu.
Dudu “ Bu kulun armaganı hani? Ne gördün ve ne dedinse söyle” dedi.
Tacir, “Söylemem, zaten elimi çigneyip parmaklarımı ısırarak,
Cahilligimden, akılsızlıgımdan böyle saçma haberi niye götürdüm diye hâlâ pisman olup durmaktayım” dedi.
Dudu, “Efendim, pismanlık neden, bu hiddete bu gama ne sebep oldu?” dedi.
1655. Tacir dedi ki: “Sikâyetlerini sana benzeyen dudulara söyledim.
çlerinden biri senin derdini anlayınca ödü patladı, titreyip öldü.”
Ben “Ne yaptım da bu sözü söyledim” diye pisman oldum ama bir kere söylemis bulundum. Pismanlık ne
fayda verir?
Agızdan bir kere çıkan söz, bil ki yaydan fırlayan ok gibidir.
Ogul, o ok gittigi yerden geri dönmez, seli bastan baglamak gerek.
1660. Sel önce bir kere cosup da etrafı kapladıktan sonra dünyayı harap etse sasılmaz.
Yapılan isin Gayb Âleminde eserleri dogar, o meydana gelen eserler, halkın hükmüne tâbi degildir.
Onların bize nispeti varsa da hepsi, ancak tek Allah tarafından yaratılmıstır.
Meselâ Amr’e Zeyd bir ok atar; o ok, Amr’i kaplan gibi yaralar.
Yara, bir yıl kadar Amr’ın vücudunda agrılar, sızılar meydana getirir. O dertleri, Hak yaratmıstır, insan degil.
1665. Oka hedef olan Amr, o anda korkudan ölürse, yahut ölümüme kadar bedeninde yaralar, bereler
vücuda gelir de,
O agrılardan, o illetlerden ölürse Zeyd’e; ilk sebepten, ok attıgından dolayı katil de!
Hepsi, Allah’nın icadı ise de o agrıları Zeyd’e nispet et!
Ekin ekmek, nefes almak, tuzak kurmak, çiftlesmek de böyledir. Onların sesleri hep Hak’ka mutîdir (eken,
nefes alan, tuzak kuran, çiftlesen kuldur; bitiren, yasatan, tuzuga düsüren, dogurtan yahut bunların aksini
meydana getiren Hak’tır).
Velîlerde Allah’dan öyle bir kudret vardır ki atılmıs oku yoldan geri çevirirler.
1670. Allah velîsi, pisman olursa sebeplere eserlerin kapılarını kapar (fiilleri neticesiz bırakır). Fakat bunu,
Allah eliyle yapar.
Allah kudretiyle; söylenmis bir sözü söylenmemis hale getirir. Bir halde ki ne sis yanar ne kebap!
Bütün kalplerdeki nükteleri isitir, gönüllerden o sözü yok eder.
Ey ulu kisi! Sana delil ve huccet gerekse “Min âyetin ey nünsiha” âyetini oku.
“Ensevküm zikrî ” âyetini de oku velîlerin kalplere nisyan koyma kudretini anla!
1675. Velîler, hatırlatma ve unutturmaya kadirdirler; su halde herkesin gönlüne hâkimdirler.
Velî, unutturma kudretiyle bir kisinin istidlâl yolunu bagladı mı, o adamın hüneri bile olsa bir is yapamaz.
Siz, yüce kisileri alaya aldınız, bundan bir sey çıkmaz sandınız ama Kur’an’da “Ensevküm” âyetini bir okuyun!
Sehir ve köye sahip olan, cisimlerin padisahıdır. Gönül sahibi ise gönüllerinizin sultanıdır.
Hiç süphe yok ki isler, görüslerin fer’idir. Su halde insan, ancak göz bebeginden ibarettir.
1680. Ben bunu, tamamı ile söyleyemiyorum, çünkü merkez sahipleri (Peygamberler) men ediyorlar.
Madem ki halkı unutması, ve hatırlaması onun elindedir, imdatlarına da o, erisir.
O güzel huylarla huylanmıs olan zat, her gece gönüllerden yüz binlerce iyi ve kötü hâtırayı giderir;
Gündüzün gönülleri, yine o hâtıralarla doldurmakta; o sedefleri, incilerle dopdolu bir hale getirmektedir.
Evvelki düsüncelerin hepsi, Allah’nın hidayetiyle sahiplerini tanırlar.
1685. Uyanınca, sanat ve hünerin, sebepler kapısını açmak üzere yine sana gelir.
Kuyumcunun hüneri demirciye gitmez, bu güzel huylunun huyu, öteki kötüye mal olmaz.
Hünerler ve huylar, kıyamet günü, çeyiz gibi sahibine döner.
Güzel olsun, çirkin olsun… bütün huylar ve hünerler, sabah çagında sahiplerine gelir;
1690. Nitekim posta güvercinleri, gönderilen mektupları, yine uçtukları sehre getirirler.
Dudunun, duduların hareketlerini duyması ve kafeste ölümü, tacirin ona aglaması
Dudu, o dudunun yaptıgını isitince titredi, düstü, kaskatı oldu.
Sahibi, onun böyle düstügünü görünce yerinden sıçradı, külâhını yere vurdu.
Onu, bu renkte, bu halde görerek yerinden fırlayıp yakasını yırttı.
Dedi ki: “ Ey güzel ve hos nagmeli dudu! Sana ne oldu, niçin bu hale geldin?
1695. Vah yazık, benim güzel sesli kusum! Vah yazık, benim gönüldesim, sırdasım.
Yazık, benim güzel nagmeli kusum; ruhumun nesesi, bahçem, çiçegim!
Süleyman’ın böyle kusu olsaydı hiç baska kuslarla ugrasır mıydı?
Vah yazık; ucuz buldugum kustan ne çabuk ayrıldım!
Ey dil, sen bana çok ziyan veriyorsun! Söyleyen sen olduktan sonra ben sana ne diyeyim?
1700. Ey dil, sen hem atessin, hem harman! Ne vakte kadar harmanı atese vereceksin?
Can, ne dersen onu yapmakla beraber gizlice yine senin elinden feryad etmektedir.
Ey dil, sen hem bitmez tükenmez bir hazinesin; hem dermanı olmayan bir dertsin!
Hem kuslara çalınan ıslık, yapılan hilesin; hem yalnızlık ve ayrılık zamanının enisisin!
Ey aman bilmez! Bana hiç aman vermiyorsun. Sen, yayını beni öldürmek için kurmussun.
1705. ste benim kusumu uçurdun. Zulüm ve sitem otlagında az otla!
Ya bana cevap ver, yahut insafa gel, yahut da bana nes’e ve sevinç sebeplerinden birini an!
Eyvah benim karanlıgı yakıp mahfeden nurum; eyvah, benim gündüzü aydınlatan sabahım!
Vah benim güzel uçan; tâ sondan baslangıca kadar uçup gelen kusum!
Cahil insan ilelebet mihnete âsıktır. Kalk, “Fî kebed” e kadar “Lâ uksimü” yü oku!
1710. Senin yüzünü gördüm de mihnetten kurtuldum; senin ırmagında köpükten, tortudan arındım.
Bu eyvah demeler, bu acınmalar onu görmek, pesin ve elde olan kendi varlıgından kesilmek hayaliyledir.
(Bu kusun ölümüne sebep) Allah’nın gayreti (kıskanması) idi. Hak’kın hükmüne çare bulunmaz. Nerede bir
gönül ki Allah’nın hükmünden yüz parça olmamıs olsun!
Gayret (kıskançlık) de her seyden gayrı olan; vasfı söze ve sese sıgmayan Allah gayretidir (kendisinden baska
her seyi kıskanır).
Ah keske gözyasım deniz olsaydı da o güzel dilberimin yoluna saçaydım!
1715. Benim dudum, benim anlayıslı kusum; düsüncelerimin, sırlarımın tercümanı!
Rızkını vereyim, vermeyeyim… benim enisimdi. lk söylenen sözlerden onu hatırlarım benimle ezelî bir
âsinadır.
O öyle bir duduydu ki sesi, vahiden gelirdi; varlıgı varlık meydana gelmeden önceydi.
O dudu, senin içinde gizlidir. Sen, sunda bunda onun aksini görmüssün.
O, kus senin nes’eni alır, fakat yine sen ondan nes’elenirsin. Onun yaptıgı zulmü, adalet gibi kabul edersin.
1720. Ey ten ugruna canını yakıp duran! Canını yaktın, tenini aydınlattın.
Ben yandım, kavını tutusturmak isteyen bana gelsin, benden tutustursun da çerçöpü alevlensin, yaksın!
Kav, ates alma kabiliyetindendir, su halde atesi cezbeden kavı al!
Vah vah vah; yazıklar olsun… öyle bir ay bulut altına girdi!
Nasıl bahsedeyim? Gönül atesi siddetle alevlendi; ayrılık aslanı çıldırdı, kan döker bir hale geldi.
1725. Ayıkken bile titiz ve sarhos olan, kadehi ele alınca nasıl olur?
Anlatılamayacak derecede sarhos olan bir aslan, çayırlıga gelince oraya yayılmıs yesilliklerden neselenir,
sarhoslugu büsbütün fazlalasır.
Ben kafiye düsünürüm; sevgilim bana der ki: “Yüzümden baska hiçbir sey düsünme!
Ey benim kafiye düsünenim! Rahatça otur, benim yanımda devlet kafiyesi sensin.
Harf ne oluyor ki sen onu düsünesin! Harf nedir? Üzüm bagının çitten duvarı.!
1730. Harfi, sesi, sözü birbirine vurup parçalayayım da seninle bu üçü de olmaksızın konusayım!
Âdem’den bile gizledigim sırrı, ey cihanın esrarı olan sevgili, sana söyleyeyim.
Halil’e bile söylemedigim sırrı, Cebrail’in bile bilmedigi gamı,
Mesih’in bile dem vurmadıgı, hatta Allah’nın bile kıskanıp biz olmadıkça kimseye açmadıgı sırrı sana açayım.”
Biz (mâ) kelimesi, lûgatte nasıl bir kelimedir? spata ve nefye delalet eden bir kelime. Halbuki ben ispat
degilim; zatım, varlıgım yoktur ki ispat edilebilsin. (Varlıgım olmadıgından ) Nefiy de degilim (yokun varlıgı nefiy
de edilemez, esasen olmadıgı için yoktur da denemez).
1735. Ben varlıgı yoklukta buldum, onun için varlıgı yokluga feda ettim.
Padisahların hepsi kendilerine karsı alçalana alçalırlar. Bütün hak, kendisine sarhos olanın sarhosudur.
Padisahlar, kendilerine kul olana kul olurlar. Halk umumiyetle kendi yolunda ölenin yolunda ölür.
Avcı onları ansızın avlamak için kuslara av olmaktadır.
Dilberler; âsıkları, canla, basla ararlar. Bütün mâsuklar âsıklara avlanmıslardır.
1740. Kimi âsık görürsen bil ki mâsuktur. Çünkü o, âsık olmakla beraber mâsuk tarfından sevildigi cihette
mâsuktur da.
Susuzlar âlemde su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar.
Madem ki âsık odur, sen sus artık. Madem ki o, kulagını çekmekte, sen tamamıyla kulak kesil !
Sel akmaya baslar baslamaz önünü kes, yolunu bagla. Yoksa âlemi perisan ve harap eder, her tarafı yıkar.
Fakat harap olmaktan niye gamlanayım? Harebenin altında padisah hazinesi var!
1745. Hakka dalan kisi daha ziyade dalmak, can denizinin dalgası altüst olmak ister.
Denizin altı mı daha hostur, yoksa üstü mü? Onun oku mu daha ziyade gönül çekici ve güzeldir, o oka karsı
siper tutmak mı?
Su halde ey gönül! Nese ve sefayı cefa ve belâdan ayırt edersen vesveseye zebun olmus olursun.
Tutalım ki senin isteginde seker tadı var; sevgilinin istegi, isteksizlik murat ve maksadı terk etme degil mi?
Onun her bir yıldızı yüzlerce hilâlin kan diyetidir. Ona, âlemin kanını dökmek helâldir!
1750. Biz degeri de bulduk kan diyetini de. Ve o yüzden can vermeye kostuk.
Ey âsık ! âsıkların hayatı ölümledir. Gönlü gönül vermeden baska bir suretle bulamazsın.
Yüzlerce nâz ü isveyle gönlünü almak istedim; sevgili bana istigna yüzünü gösterdi, bahaneler etti.
“Bu akıl, bu can, senin askına gark olmus degil mi ki?” dedim, dedi ki: “Git, git; bana bu efsunu okuma!
Ben, senin ne düsündügünü bilmez miyim? Ey iki gören! Sen, sevgiliyi nasıl gördün; buna imkân mı var?
1755. Ey agır canlı! Sen onu hor gördün; çünkü çok ucuz aldın!
Ucuz alan ucuz verir. Çocuk bir inciyi bir somuna degisir.
Ben öyle bir aska gark olmusum ki evvel gelenlerin askları da benim bu askıma batmıs, yok olmustur, sonra
gelenlerin askları da!
Ben, o askı kısaca söyledim, tamamıyla anlatmadım. Anlatacak olsam hem dudaklar yanar hem dil!
Lep (dudak) dersem maksadım leb-i derya (deniz kıyısı) dır; Lâ (hayır) dersem muradım illâ (ancak, evet)
dir.1760. Tatlılıktan dolayı yüzümü eksitmis olarak otururum; fazla sözden dolayı sükût etmekteyim.
sterim ki bu suretle tatlılıgımız, yüzümüzün eksiligiyle iki cihandan da gizli kalsın;
Bu söz, her kulaga girmesin. Onun için yüz ledün sırrından ancak birini söylemekteyim.
Hakîm-i Senâî’nin “ Seni yoldan alıkoyan sey; ister küfür sözü olsun, ister iman…Seni dosttan
uzak düsüren nakıs; ister çirkin olsun, ister güzel… ikisi de birdir” sözü ve Peygamber Sallâllahu
Aleyhi Vessellem’in “ Sa’d,çok kıskançtır, ben Sa’d’dan daha kıskancım, Allah ise benden de
kıskançtır.Kıskançlıgından dolayı görünür, görünmez bütün kötülükleri haram etmistir “ hadîsi
Hak kıskançlıkta bütün âlemlerden ileri gittigi içindir ki bütün âlem kıskanç oldu.
O, can gibidir, cihan beden gibi. Beden; iyiyi, kötüyü, canın tesiriyle kabul eder.
1765. Kimin namazında mihrap ve kıblesi Ayn (Allah’nın zatı, cemali) olursa onun tekrar iman tarafına
gitmesini ayıp ve kusur bil.
Padisaha esvapçıbası olan kisinin, padisah hesabına ticarete girismesi ziyankârlıktan ibarettir.
Padisahla birlikte oturan kimsenin padisah kapısında oturması yazıktır, aldanmaktır.
Bir kimseye padisaha elini öpmek fırsatı düser de o, ayagını öperse bu, suçtur.
Her ne kadar ayaga bas koymak da bir yakınlıktır, fakat el öpme yakınlıgına nispetle hatadır, düskünlüktür.
1770. Padisah, birisi yüzünü gördükten sonra baskasına meylederse kıskanır.
Allah’nın gayreti bugdaya benzer, harmandaki saman da insanların kıskançlıgıdır.
Kıskançlıkların aslını haktan bilin. Halkın kıskançlıkları, süphe yok ki Allah kıskançlıgının fer’idir.
Bunu anlatmayı bırakayım da o, on gönüllü hercai sevgilinin cefasından sikâyet edeyim.
Feryadedeyim, çünkü feryat ve figanlar, hosuna gidiyor. ki âalemden de ona ancak feryat ve figan lâzım.
1775. Onun macerasından acı acı nasıl feryad etmiyeyim ki sarhoslarının halkasına dahil degilim.
Onun gözünden ayrı, güne gün katan yüzünün vuslatından mahrum bir haldeyken nasıl gece gibi kapkara
olmam?
Onun hos olmayan seyi de benim canıma hos geliyor. O gönül inciten sevgilime canım feda olsun!
Naziri olmayan tek padisahımın hosnut olması için ben, hastalıgıma da âsıgım, derdime de.
ki deniz gibi olan gözlerimin incilerle dolması için gam topragını gözüme sürme gibi çekmekteyim.
1780. Halkın onun için döktügü gözyasları incidir; halk gözyası sanır.
Ben canlar canından sikâyetçi degilim, hikâye etmekteyim.
Gönül,” ben ondan incindim” dedikçe, gönlün bu asılsız ve ehemmiyetsiz nifakına gülmekteyim.
Ey dogruların medar-ı iftiharı! Dogrulukta bulun. Ey bas köse! Ben senin kapında esigim. Mâna âleminde bas
köse nerede, esik nerede? Sevgilimizin bulundugu yerde biz ve ben nerede?
1785. Ey canı biz ve ben kaydından kurtulan! Ey erkekte kadında söze ve vasfa sıgmaz ruh!
Erkek, kadın kaydı kalkıp bir olunca o bir, sensin. Birler de aradan kalkınca kalan yalnız sensin.
Kendi kendinle huzur tavlasını oynamak için bu “ben” ve “biz”i vücuda getirdin.
Bu suretle “ben” ve “sen” ler, umumiyetle bir can haline gelirler, sonunda da sevgiliye mustagrak olurlar.
(Ben, biz, ben ve bizim, varlıkların varlıgı ve yoklugu, hulâsa) söylediklerimin hepsi vardır, vâkıdir. Ey kün
emri, ey gel denmekten ve söz söylemekten münezzeh Allah, sen gel!
1790. Ten gözü, seni görebilir mi; senin gamlanman, neselenip gülmen hayale gelir mi?
Gama, neseye merbut olan gönüle, onu görmeye lâyıktır, deme!
Keder ve neseye baglanmıs olan; bu iki ariyet vasıfla yasar.
Halbuki yemyesil ask bagının sonu, ucu, bucagı yoktur. Orada gamdan ve neseden baska ne meyveler var!
Âsıklık bu iki halden daha yüksektir; baharsız, hazansız terütazedir.
1795. Ey güzel yüzlü! Güzel yüzünün zekâtını ver; yine pare pare olan canı serh et, onu anlat (dedim!).
Fettan gözünün ucuyla ve nazla bir baktı da gönlüme yeni bir dag vurdu.
Kanımı bile dökse ona helâal ettim. Helâl sözünü söyledikçe o, kaçmaktaydı.
Mademki topraktakilerin feryadından kaçmaktasın. Kederlilerin yüregine niye gam saçarsın?
Her sabah; dogudan parlayınca seni, dogu pınarı (günes) gibi cosmak ta, zuhur etmekte buldu.
1800. Ey seker dudaklarına paha biçilmeyen güzel! Divanene ne bahaneler buluyorsun?
Ey eski cihana taze can olan! Cansız ve gönülsüz bir hale gelmis olan tenden çıkan feryat ve figanı isit!
Allah askına olsun, artık gülü anlatmayı bırak da gülden ayrılan bülbülün halini anlat!
Bizim coskunlugumuz gamdan neseden degildir; aklımız irfanımız, hayal ve vehimden meydana gelmemistir.
Nadir bulunur bir halettendir; inkâar etme ki Hak’kın kudreti pek büyüktür.
1805. Sen bu hali insanların ahvaline kıyas etme, cevir ve ihsan menzilinde kalma!
Cevir, ihsan, mihnet ve nese, gelip geçicidir. Gelip geçenlerse ölürler; Hak onlara vâristir.
Sabah oldu, ey sabahın penahı Allah! (Ben özür serd edemiyorum), bize hizmet eden Hüsâmettin’den sen
özür dile!
Aklı-ı Küll’ün ve canın özür dileyeni sensin; canların canı, mercanın parıltısı sensin.
Sabahın nuru parladı, biz de bu sabah çagında senin Mansur sarabını içmekteyiz.
1810. Senin feyzin bizi böyle mest ettikçe sarap ne oluyor ki bize nese versin!
Sarap, coskunlukla bizim yoksulumuzdur; felek; dönüste aklımızın fakiridir.
Sarap bizden sarhos oldu, biz ondan degil… Beden bizden var oldu, biz ondan degil!
Biz arı gibiyiz, bedenler mum gibi. Allah, bedenleri bal mumu gibi göz göz ev ev yapmıstır.
Bu bahis çok uzundur, tacirin hikâyesini anlat ki o iyi adamın ne hale geldigi, ne oldugu anlasılsın.
Tacir hikâyesine dönüs
1815. Tacir, atesler, dertler, feryatlar içinde, böyle yüzlerce karmakarısık sözler söylüyordu.
Gâh birbirini tutmaz sözler söylüyor, gâh naz ediyor, gâh niyaz eyliyor; gâh hakikat askını, gâh mecaz
sevdasını ifade ediyordu.
Suya batan adam fazla debelenir, eline geçen ota tutunur.
O tehlike zamanında elini kim tutacak diye can korkusuyla suraya, buraya elini sallar durur, yüzmeye çalısıp
çabalar.
Sevgili, bu divaneligi, bu perisanlıgı sever. Beyhude yere çalısıp çabalamak, uyumaktan iyidir.
1820. Padisah olan; issiz, güçsüz degildir. Hasta olmayanın feryat ve figan etmesi, sasılacak seydir!
Allah, ey ogul, onun için “Külle yevmin hüve fi se’n “ buyurdu.
Bu yolda yolun, tırmalan, son nefese kadar bir an bile bos durma!
Olabilir ki son nefeste bir dem inayete erisirsin. O inayet, seni sırdas eder.
Padisahın kulagı, gözü penceredir; erkegin canı olsun, kadının canı olsun… bir can neye çalısırsa, onu duyar,
görür!
Tacirin, ölü duduyu kafesten dısarı atması ve dudunun uçması
1825. Tacir ondan sonra duduyu kafesten dısarı attı. Duducuk, uçup bir yüksek agacın dalına kondu.
Günes, ufuktan nasıl süratle dogarsa o dudu da, o çesit uçtu.
Tacir, hiçbir seyden haberi yokken kusun esrarını bu ise sasırıp kaldı.
Yüzünü yukarı çevirip “Ey bülbül! Halini bildir, bu hususta bize de bir nasip ver!
Hindistan’daki dudu ne yaptı da sen ögrendin, bir oyun ettin, canımızı yaktın!” dedi.
1830. Dudu dedi ki: “O, hareketiyle bana nasihat etti; “Güzelligi, söz söylemeyi ve neseyi bırak;
Çünkü söz söylemen seni hapse tıktı” dedi. Bu nasihati vermek için kendisini ölü gösterdi.
Yani “Ey avama karsı da, havassa karsı da nagme ve terennümde bulunan! Benim gibi öl ki kurtulasın.
Taneyi gizle, tamamı ile tuzak ol. Goncayı sakla damdaki ot ol.
1835. Kim güzelligini mezada çıkarırsa ona yüzlerce kötü kaza yüz gösterir.
Düsmanların kem gözleri, kin ve gayızları, hasetleri; kovalardan su bosalır gibi basına bosalır.
Düsmanlar kıskançlılarından onu parça parça ederler; dostlar da ömrünü heva ve hevesle zayi eder, geçirirler.
Bahar zamanı, ekin ekmekten gafil kisi, bu zamanın kıymetini ne bilsin!
1840. Allah lûtfunun himayesine sıgınman gerektir. Çünkü Allah, ruhlara yüzlerce lûtuflar döktü.
Allah’nın lûtfuna sıgınman gerek ki bir penah bulasın. Ama nasıl penah? Su ve ates bile senin askerin olur.
Nûh’a ve Mûsâ’ya deniz dost olmadı mı? Düsmanlarını da kinle kahretmedi mi?
Ates, brahim’e kale olup da Nemrut’un kalbinden duman çıkartmadı mı?
Dag, Yahya’yı kendisine çagırarak ona kastedenleri taslarıyla paralayıp sürmedi mi?
Ey Yahya! Kaç, bana gel de keskin kılıçlardan seni kurtarayım, demedi mi? “ dedi” diye cevap verdi.
Dudunun tacire veda edip uçması
1845. Dudu ona hosa gider bir iki nasihat verdi, sonra “Allahaısmarladık, artık ayrılık zamanı geldi” dedi.
Efendisi dedi ki: “Allah selâmet versin git. Sen bana yeni bir yol gösterdin”.
Tacir, kendi kendine dedi ki: Bu bana nasihatti. Onun yolunu tutayım, o yol aydın bir yol.
Benim canım neden dududan asagı olsun? Can dedigin de böyle iyi bir iz izlemeli.”
Halkın, bir kisiyi ululamasının ve halk tarafından parmakla gösterilmenin kötülügü
Ten kafese benzer. Girenlerin, çıkanların, insanla dostluk edenlerin aldatmasıyla can bedende dikendir.
1850.Bu, “Ben senin sırdasın olayım” der. Öbürü “Hayır, senin akranın, emsalin benim”der.
Bu der ki: “Varlık âleminde güzellik fazilet, iyilik ve cömertlik bakımından senin gibi hiçbir kimse yok.”
Öbürü der ki: “ki cihan da senindir. Bütün canlarımız senin canına tâbidir.”
O da, halkı, kendisinin sarhosu görünce kibirlenir, elden, avuçtan çıkmaga baslar.
Seytan onun gibi binlerce kisiyi ırmaga atmıstır!
1855. Dünyanın lûtfetmesi ve yaltaklanması, hos bir lokmadır, ama az ye. Çünkü atesten bir lokmadır!
Ates gizlidir, zevki meydanda. Dumanı sonunda meydana çıkar.
Sen “Ben o medihleri yutar mıyım? O, tamahından methediyor. Ben, onu anlarım” deme!
Seni metheden, halk içinde aleyhinde bulunursa onun tesiriyle gönlün, günlerce yanar.
Onun; mahrumiyetten senden umdugunu elde edemeyip ziyan ettiginden dolayı aleyhinde bulundugu halde,
1860. O sözler, gönlüne dokunur, onun tesiri altında kalırsın. Medihten de bir ululuk gelir, dene de bak!
Medihin de günlerce tesiri altında kalırsın. O medih canın ululanmasına, aldanmasına sebebolur.
Fakat bu tesir, zâhiren görünmez, çünkü methedilmek tatlıdır. Kınanmak acı oldugundan derhal kötü görünür.
Kınanmak, kaynatılmıs ilâç ve hap gibidir; içer, yahut yutarsa uzun bir müddet ızdırap ve elem içinde kalırsın.
Tatlı yersen onun zevki bir andır, tesiri öbürü kadar sürmez.
1865. Zâhiren uzun sürdügü için de tesiri, gizlidir. Herseyi, zıddıyla anla!
Medhin tesiri, sekerin tesirine benzer; gizli tesir eder ve bir müddet sonra vücütta desilmesi icabeden bir
çıban çıkar.
Nefis çok ögülmesi yüzünden Firavunlastı. Alçak gönüllü, hor, hakîr ol; ululuk taslama!
Elinden geldikçe kul ol, sultan olma! Top gibi zahmet çekici ol, çevgân olma!
Yoksa; senin bu letafetin, bu güzelligin kalmayınca o, seninle düsüp kalkanlar, senden usanırlar.
1870. Evvelce seni aldatıp duranlar, o vakit seni görünce “Seytan” adını takarlar. Seni kapı dibinde görünce
hepsi birden “Mezarından çıkmıs hortlak” derler;
Genç oglan gibi. Ona önce Allah adını takarlar, bu yaltaklıkla tuzaga düsürmek isterler.
Fakat kötülükle adı çıkıp da zaman geçince bu kötülükte sakalı çıkınca; artık ona yaklasmaktan Seytan bile
utanır.
Seytan, adamın yanına bir kötülük için gelir; senin yanına gelmez. Çünkü sen Seytan’dan da betersin.
1875. Seytan, sen insan oldukça izini izler, ardından kosar, sana sarabını tattırırdı.
Ey bir ise yaramaz adam! Seytan huyunda ayak direyip seytanlasınca senden Seytan da kaçmaktadır.
Etegine sarılan kimse de, sen bu hale gelince senden kaçar!
“ Mâsâllahu Kân “ sözünün tefsiri
Bunların hepsini söyledik ama Allah inayetleri olmadıkça Allah yolunda hiçiz, hiç!
Allah’nın ve Allah erlerinin inayetleri olmazsa…melek bile olsa defteri kapkaradır.
1880. Ey Allah, ey ihsanı hacetler reva eden! Sana karsı hiçbir kimsenin adını anmak lâyık degil.
Bu kadarcık irsat kudretini de sen bagısladın, simdiye kadar nice ayıplarımızı örttün.
Ezelde bagısladıgın irfan katrasını, denizlerine ulastır.
Canımdaki, bir katra ilimden ibarettir; onu ten havasından, ten topragından kurtar!
Bu topraklar, onu örtmeden; bu rüzgârlar, onu kurutmadan önce sen halâs et!
1885. Gerçi rüzgârlar, onu kurutsa, mahvetse bile sen, onlardan tekrar kurtarmaga ve almaga kâdirsin.
Havaya giden, yahut yere dökülen katra, senin kudret hazinenden nasıl kaçabilir?
Yok olsa, yahut yoklugun yüz kat dibine girse bile sen onu çagırınca basını ayak yapıp kosar.
Yüzbinlerce zıt, zıddını mahveder; sonra senin emrin yine onları varlık âlemine getirir.
Aman ya Rabbi! Her an yokluk âleminden varlık âlemine katar katar yüz binlerce kervan gelip durmakta!
1890. Hele her gece, bütün ruhlar, bütün akıllar, o ucsuz bucaksız derin denizde batar, yok olurlar.
Yine sabah vakti, o Allah’ya mensup ruhlar ve akıllar, balıklar gibi denizden bas çıkarırlar.
Güz mevsiminde o yüz binlerce dallar, yapraklar; bozguna ugrayıp ölüm denizine giderler.
Kara kuzgun; yaslılar gibi siyahlar giyinerek baglarda, yesilliklerin matemini tutar.
Varlık köyünün sahibinden, yokluga, “Yediklerini geri ver” diye tekrar ferman çıkar.
1895. “Ey kara ölüm; nebattan, ilâç olacak otlardan, köklerden, yapraklardan ne yedinse geri ver!” (diye
emredilir) Kardes, bir an için aklını basına al! Sende de her an hazan ve bahar var.
Gönül bahçesinin yemyesil, terütaze, goncalar, güller, serviler ve yaseminlerle dolu oldugunu gör!
Yaprakların çoklugundan dal gizlenmis; güllerin fazlalıgından kır ve kösk görünmüyor.
Akl-ı Külden gelen bu sözler de, o gül bahçesinin, o servi ve sümbüllerin kokusudur.
1900. Gül olmayan yerden gül kokusu geldigini, sarap olmayan yerde sarabın kaynayıp çostugunu hiç
gördün mü ki?
Koku sana kılavuz ve rehberdir. Seni tâ ebedî Cennete ve kevser ırmagına götürür.
Koku, göze ilâçtır, nurunu artırır. Yakub’un gözü, bir kokudan açıldı.
Kötü koku gözü karartır. Yusuf’un kokusu ise göze nur verir.
Yusuf degilsen bile Yakup ol; onun gibi matlûbuna erismek için agla!
1905. Hakîm-i Gaznevî’nin su nasihatini dinle de eski vücudunda bir yenilik bul:
“Naz için gül gibi bir yüz gerek. Öyle bir yüzün yoksa kötü huyun etrafında dönüp dolasma, nazlanma!
Çirkin ve sarı bir yüzün nazı da çirkindir. Gözün hem kör, hem de hastalıklı olusu müsküldür.
Yusuf’a karsı nazlanma, güzellik iddia etme! Yakub’casına niyaz etmek ve ah eylemekten baska bir sey
yapma!
Dudunun ölümünün mânası niyazdı. Sen de niyaz ve yoksullukta kendini ölü yap!
1910. sâ’nın nefesi seni diriltsin, kendisi gibi güzel ve mutlu bir hale getirsin!
Baharların tesiriyle tas yeserir mi? Toprak ol ki renk renk çiçekler bitiresin.
Yıllarca gönüller yırtan, kalblere elem veren tas oldun; bir tecrübe et, bir zaman da toprak ol!
Allah razı olsun, Ömer zamanında yoksulluk gününde gidip mezarlıkta çenk çalan ihtiyar çalgıcının hikâyesi
(Bilmem) isittin mi? Ömer zamanında pek güzel, pek lâtif çenk çalan bir çalgıcı vardı.
Bülbül onun sesinden kendini kaybeder; bir namesini dinleyenlerin sevki, yüz misli artardı.
1915. Meclisleri, cemiyetleri, onun nagmeleri süsler; onun sesinden kıyametler kopardı.
Sesi, israfil gibi mucizeler gösterir, ölülerin bedenlerine can bagıslardı.
Yahut srafil’e yardım ederdi; onun nagmelerini dinleyen fil bile kanatlanırdı.
srafil, birgün nagmesini düzer ve yüzlerce yıllık çürümüs ölüye can verir.
Peygamberlerin de içlerinde öyle nagmeler vardır ki o nagmelerde isteyenlere, deger biçilmez bir hayat erisir.
1920. Fakat o nagmeleri his kulagı duymaz, çünkü his kulagı , kötülükler yüzünden pis bir haldedir.
nsanoglu perinin nagmesini isitmez; çünkü perilerin sırlarına yabancıdır.
Gerçi perinin nagmesi de bu âlemdedir ama gönül nagmesi her iki sesten de yüksektir.
Zira peri de, insan da mahpustur; ikisi de bu bilgisizlik ve gaflet zindanındadır.
Rahman Sûresinden “Yâ ma’saralcinn” âyetini oku; “Tenfüzû testa’tîû “ nun mânasını iyice bil!
1925. Velîlerin içi nagmeleri evvelâ der ki: “Ey yokluk âleminin cüzüleri!
Kendinize gelin; nefis yoklugundan bas çıkaran; bu hayali, bu vehmi bir tarafa atın!
Ey Kevn ü fesat âleminde tamamiyle çürümüs canlar! Ebedî canlarınız ne vücuda geldi, ne dogdu!”
O nagmelerden pek az, pek cüzi bir miktarını söylesem canlar, mezar ve merkatlerinden bas kaldırırlar.
Kulak ver! O nagmeler uzakta degil; fakat sana söylemege izin yok.
1930. Agâh ol ki velîler, zamanın israfil’idirler. Ölüler, onlardan can bulur, gelisirler.
Ölü canlar, ten mezarında kefenlerine bürünmüs yatarlarken onların sesinden sıçrayıp kalkarlar
Derler ki: Bu ses, öbür seslerden bambaska; çünkü diriltmek Allah sesinin isidir.
Biz öldük, tamamiyle çürüdük, mahvolduk. Fakat Allah sesi gelince hepimiz dirildik, kalktık.
Allah sesi ister hicab ardından, ister hicabsız gelsin…Cebrail, Meryem’e, yakasından üfleyerek ne verdiyse
Allah sesi de insana onu verir.
1935. Ey derileri altında yoklugun çürütüp mahvettigi kimseler! Sevgilinin sesiyle yokluktan dönün, tekrar
var olun!
O ses, Allah kulunun bogazından çıksa da esasen ve mutlaka Padisahtan gelmektedir.
Allah ona dedi ki: “Ben dilim, sen vücutsun. Ben senin hislerin, memnuniyet ve gazabınım,
Yürü! Benimle duyan, benimle gören sensin. Sır sahibi olmak da ne demek? Bizzat sır sensin.
Sen mademki hayret âleminde “Lillâh” sırrına mazhar oldun, ben de senin olurum. Çünkü “Kim, Allah’nın
olursa Allah onun olur.”
1940. Sana bazen sensin derim, bazen de benim derim. Ne dersem diyeyim, ben aydın ve parlak bir
günesim.
Her nerede bir çıraglıktan parlasan orada bütün âlemin müskülleri hallolur.
Günesin bile gideremedigi, aydınlatamadıgı karanlık, bizim nefsimizden kusluk çagı gibi aydınlanır.
Âdem evlâdına esmasını bizzat gösterdi. ( Âdem’i, isimlerine mazhar etti); diger mevcudata esma, Âdem’den
açıldı.
Nurunu, istersen Âdem’den al, istersen ondan…sarabı, dilersen küpten al, dilersen testiden!
1945. Çünkü bu testi, küple adamakıllı birlesmistir; o iyi bahtlı testi, senin gibi ( zâhiri zevklerle sad degil,
hakiki neseyle neselenmis) tir.
Mustafa, “Beni görene benim yüzümü gören kisiyi görene ne mutlu” dedi.
Bir mumdan yanmıs olan çıragı gören, yakînen o mumu görmüstür.
Bu tarzda o mumdan yakılan çıragdan baska bir çırag, ondan da diger bir mum yakılsa ve ta yüzüncü muma
kadar, hep o ilk mumun nuru intikal etse, sonuncu mumu görmek, hepsinin aslı olan ilk mumu görmektir.
stersen o nuru, son çıragdan al, istersen ilk çıragdan…hiç fark yok.
1950. Nuru, dilersen son gelenlerin mumundan gör, dilersen geçmislerin mumundan.
“ Zamanınızdaki günlerde Rabbinizin güzel kokuları vardır. Kendinize gelin; o güzel kokuları almaya çalısın
“ hadîsinin tefsiri
Peygamber, “Hakkın güzel ve temiz kokuları ,bu günlerde esecek,
O vakitlere kulak verin, aklınız o vakitlerde olsun ki, bu çesit güzel kokuları alasınız, bu fırsatı kaçırmayınız
dedi.
Güzel koku geldi, sizin haberiniz yokken esip, esip gitti… Diledigine can bagıslayıp geçti.
Baska bir koku daha eristi; uyanık ol ey arkadas, uyanık ol ki bundan da mahrum kalmayasın.
1955. Ates mesrepli olan can, ondan ates söndürme kabiliyetini kazandı. Hos olmayan can, onun lûtfu ile
hos bir hale geldi.
*Atesli can, onun yüzünden söndü. Ölü, onun aydınlıgından kaftan giyindi.
Bu tazelik, Tûbâ agacının tazeligi; bu hareket, Tûbâ agacının hareketidir. Halkın hareketlerine benzemez.
Eger bu ebedî nefha, yere göge nazil olsa… yer ehliyle gök ehlinin ödleri su kesilirdi.
Esasen bu nihayeti olmayan nefhanın korkusundan, gökler, yeryüzü ve daglar o emaneti yüklenmekten
çekindiler. “Feebeyne en yahmilnehâ” âyetini oku da gör.
Korkusundan dagın yüregi kan olmasaydı “Esfakne minhâ” denir miydi?
1960. Bu Allah kokusu dün gece bize bir baska türlü zuhur etti, fakat birkaç lokma geldi, kapıyı kapadı.
Lokma için bir Lokman, rehin oldu. Simdi Lokman’ın sırası; ey lokma sen çekil.
Bu mihnet ve mesakkat lokması yüzünden Lokman’ın ayagına batan dikeni çıkarın.
Onun ayagında diken degil, gölgesi bile yok. Fakat siz, hırstan onu fark edemiyorsunuz.
Hurma olarak gördügünü diken bil. Çünkü, sen çok nankör, çok görgüsüzsün!
1965. Lokmanın canı, Allahnın bir gül bahçesindeyken neden can ayagı bir dikenden incinsin.
Bu diken yiyen vücut, devedir. Mustafa’dan dogan da bu deveye binmistir.
Ey deve! Sırtında öyle bir gül dengi var ki kokusundan sende, yüzlerce gül bahçesi meydana gelmistir.
Halbuki sen, hâlâ mugeylân dikenine ve kumsala meylediyorsun. Bu arta kalası dikenden gülü nasıl
toplayacaksın?
Ey bu arama yüzünden taraf taraf, bucak bucak dolasıp duran! Ne vakte kadar “Nerede bu gül bahçesi”
diyeceksin?
1970. Ayagındaki bu dikeni çıkarmadıkça gözün görmez. Nasıl dönüp dolasabilirsin?
Ne sasılacak sey, cihana sıgmayan Âdemoglu, gizlice bir dikenin basında dolasıp durmakta!
Mustafa bir hemdem elde etmek için geldi; “Kellimînî yâ Humeyrâ” dedi.
“Ey Humeyrâ! Nalı atese koyda bu dag, lâl haline gelsin” buyurdu.
Humeyrâ kelimesi, müennestir, can da müennsi semâidir. Araplar cana müennes demislerdir.
1975. Fakat canın müenneslikten pervası yok. Çünkü, ruhun ne erkekle bir alakası var, ne kadınla!
Müzekkerden de yükselir, müennesten de. Bu, kurudan yastan meydana gelen ruh (-u hayvanî) degildir ki.
Bu can, ekmekten kuvvetlenen, yahut kâh söyle, kâh böyle bir hale gelen can degildir.
Bu ruh hosluk verir, hostur, hoslugun ta kendisidir. Ey maksadına erismek için vesilelere bas vuran! Hos
olmayan, insanı hos bir hale getiremez.
Sen sekerden tatlı bir hale gelsen bile o tat bazen senden gidiverir, bu mümkündür.
1980. Fakat fazla vefakârlık sebebiyle tamamen seker olursan buna imkân yoktur. Nasıl olurda sekerden tat
ayrılır, imkânı var mı?
Ey hos arkadas! Âsık, halis ve sâf sarabı, kendisinden bulur, onunla gıdalanırsa bu makamda artık akıl
kaybolur, (bu sırra akıl ermez).
Aklı cüzi sırra sahip gibi görünürse de hakikatte askı inkâr eder.
Zekidir bilir; fakat yok olmamıstır. Melek bile yok olmadıkça Seytandır.
Aklı cüzi sözde ve iste bizim dostumuzdur. Ama hal bahsine gelirsen orada bir hiçten, bir yoktan ibarettir.
1985. Varlıktan fâni olmadıgı için o, hiçtir, yoktur. Kendi dilegiyle yok olmayınca nihayet zorla, istemedigi
halde yok olacaktır. Bu da ona yeter.
Can, kemaldir, çagırması sesi de kemaldir. Onun için Mustafa “Ey Bilâl bizi dinlendir ferahlandır;
Ey Bilâl! Gönlüne nefhettigim o nefhadan, o feyizden dalga dalga cosan sesini yücelt.
Âdem’i bile kendinden geçiren, gök ehlinin bile akıllarını hayrete düsüren o nefhayla sesini yükselt!” buyurdu.
Mustafa o güzel sesle kendinden geçti. Ta’rîs gecesinde namazı kaçtı.
1990. O mübarek uykudan bas kaldırmadı; sabah namazının vakti geçip kusluk çagı geldi.
Ta’rîs gecesi, o gelinin huzurunda tertemiz canları, el öpme devletine eristi.
Ask ve can… her ikisi de gizli ve örtülüdür. Allahya gelin dedigim için beni ayıplama.
Sevgili, benim sözüme darılsaydı susardım; bana bir lâhzacık mühlet verseydi sükût ederdim.
Fakat “Söyle, bu söz ayıp olmaz. Senin sözün, gayb âlemindeki kaza ve kaderin zuhurundan baska bir sey
degildir” demekte.
1995. Ayıptan baska bir sey görmeyene ayıptır. Fakat gayb âleminin pâk ruhu, hiç ayıp görür mü?
Ayıp cahil mahlûka nispetle ayıptır; makbul Allahya nispetle degil.
Küfür bile yaratana nispetle bir hikmettir. Fakat bize nispet edecek olursan bir âfet, bir felâkettir.
Birisinde yüzlerce faziletle beraber bir de ayıp bulunsa o ayıp nebatatın sapı mesabesindedir.
Terazide her ikisini de birlikte tartarlar. Çünkü, nebatat ve sap… ikisi de bedenle can gibi bagdasmıstır.
2000. Su halde büyükler, bu sözü bos yere söylemediler: Temiz kisilerin cisimleri de, can gibi saftır.
Onların sözleri de nisanı olmayan ve bir kayda gelmeyen can olmustur, nefisleri de, suretleri de.
Onlara düsman olanların canları ise sırf cisimdir. O düsman, tavla oyununda kırılmıs zar gibi faydasızdır,
ancak bir addan ibarettir.
Düsman topraga girdi, tamamı ile toprak oldu. Bu ise tuzlaya düsüp tamamı ile arındı.
O tuz, öyle bir tuzdur ki Muhammed, ondan meslâhat kazanmıs, o yüzden melih sözü fasih olmustur.
2005. Bu tuz, bu melâhat, ondan miras kalmıstır; vârisleri de seninledir, ara bul!
Vârisler senin huzurunda oturuyorlar, fakat nerede senin huzurun? Senin önündedirler, fakat nerede önü sonu
düsünen can?
Eger sen, kendinde ön, art oldugunu sanıyorsan cisme baglısın, candan mahrumsun.
Alt, üst, ön, art; cismin vasfıdır. Nurani olan can ise bunlardan münezzeh ve cihetsizdir.
Kısa görüslüler gibi zanna düsmemek için gözünü, o pâ padisahın nuruyla aç!
2010. Sen madem ki zâhiri önü, sonu düsünmektesin… Ancak ve ancak bu gam ve nese âlemindesin. Ey
hakikatte yok olan! Yok olan nerede ön, nerede son?
Yagmurlu gündür, gece çagına kadar yürü! Bu yagmur, bildigimiz yagmur degil! Allah yagmurlarından.
Ayse’nin -Allah ondan razı olsun- Mustafa Sallâllahu aleyhi vessellem’e “ Bugün yagmur yagdı.
Sen mezarlıga gittigin halde niçin elbisen ıslak degil? “diye sorması
Mustafa, bir gün, dostlarından birinin cenazesiyle ve dostlarla mezarlıga gitti.
Onun mezarına toprak doldurdu, tohumunu yeraltında diriltti.
Bu agaçlar, toprak altındaki insanlara benzerler. Ellerini topraktan çıkarıp;
2015. Halka dogru yüz türlü isaretlerde bulunurlar, duyana söz söylerler.
Yesil dilleriyle, uzun elleriyle topragın içindeki sırları anlatırlar.
Kazlar gibi baslarını su içine çekmisler…Karga gibiyken tavus haline gelmislerdir.
Allah, onları kıs vakti hapsetmisse de baharda o kargaları tavus haline getirir.
Kısın onlara ölüm vermisse de bahar yüzünden yine diriltip yapraklandırır, yesertir.
2020. Münkirler der ki: “Eskiden beri olagelmis bir sey. Neden bunu kerem sahibi Allah’ya isnad edelim?”
Onların körlügüne ragmen Allah, dostların gönüllerinde baglar, bahçeler bitirmistir.
Gönülde kokan her gül, kül sırlarından bahisler açar.
Onların kokuları, münkirlerin burunlarını yere sürtmek için perdeleri yırtarak dünyanın etrafını dönüp
dolasırlar.
Münkirler, o gönül kokusuna karsı kara böcek gibidirler; dayanamazlar. Yahut davul sesine tahammül
edemeyen beyni zayıf kimseye benzerler.
2025. Kendilerini mesgul ve müstagrak gösterirler. Simsek parıltısından gözlerini yumarlar.
Göz yumarlar ama, onların bulundukları makamdaki göz degildir ki. Göz odur ki bir sıgınak görsün.
Peygamber, mezarlıktan dönünce Sıddîka’nın yanına giderek konusup görüsmeye basladı.
Sıddîka’nın gözü, Peygamber’in yüzüne ilisince önüne gelip elini onun üstüne,
Sarıgına, yüzüne, saçına, yakasına, gögsüne, kollarına sürdü.
2030. Peygamber, “Böyle acele acele ne arıyorsun?” dedi. Ayse “Bugün hava bulutluydu, yagmur yagdı.
Elbisende yagmurun eserini arıyorum. Gariptir ki üstünü, basını yagmurdan ıslanmamıs görmekteyim” dedi.
Peygamber “O sırada basına ne örtmüssün, bas örtün neydi? Diye sordu. Ayse senin ridanı basıma
örtmüstüm”dedi.
Peygamber dedi ki: “Ey yeni yakası tertemiz Hatun! Allah onun için temiz gözüne gayb yagmurunu gösterdi.”
O yagmur, sizin bu bulutunuzdan degildir. Baska bir buluttan, baska bir göktendir.
Hakîmi Senâî’nin “ Can elinde cihan göklerine is buyuran gökler var. Can yolunda nice inisler, nice yokuslar,
nice yüksek daglar ve denizler var “ beyitlerinin tefsiri
2035. Gayb âleminin baska bir bulutu, baska bir yagmuru, baska bir gögü, baska bir günesi vardır.
Fakat o, ancak havassa görünür, digerleri “ Öldükten sonra tekrar yaratılıp diriltileceklerinden süphe ederler.”
Yagmur vardır, âlemi beslemek için yagar. Yagmur vardır âlemi perisan etmek için yagar.
Bahar yagmurlarının faydası, sasılacak bir derecededir. Güz yagmuruysa, baga sıtma gibidir.
Bahar yagmuru, bagı nazü naim ile besler, yetistirir. Güz yagmuruysa bozar, sarartır.
2040. Kıs, yel ve günes de böyledir; bunların tesirleri de zamanına göre ve ayrı ayrıdır. Bunu böyle bil, ipin
ucunu yakala!
Tıpkı bunun gibi gayb âleminde de bu çesitlilik vardır. Bazısı zararlıdır, bazısı faydalı. Bazı yagmurlar
berekettir, bazıları ziyan.
Abdâlin bu nefesi de iste o bahardandır. Canda ve gönülde bu nefes yüzünden yüzlerce güzel seyler biter.
Onların nefesleri, talihli kisilere bahar yagmurlarının agaca yaptıgı tesiri yapar.
Fakat bir yerde kuru bir agaç bulunsa cana can katan rüzgârı ayıplama!
2045. Rüzgâr, isini yaptı, esti. Canı olan da, rüzgârın tesirini candan kabul etti.
“ Bahar serinligini ganimet bilip istifade edin. Çünkü o, agaçlarınıza ne yaparsa bedenlerinize de onu yapar
v.s hadîsinin mânası
Peygamber, “Dostlar, bahar serinliginden sakın vücudunuzu örtmeyin.
Çünkü bahar rüzgârı, agaçlara nasıl tesir ederse sizin hayatınıza da öyle tesir eder.
Fakat güz serinliginden kaçının. Çünkü o, baga ve çubuklara ne yaparsa sizin vücudunuza da onu yapar “dedi.
Bu hadîsi rivayet edenler, zâhirî mânasını vermisler ve yalnız zâhirî mânasıyla kanaat etmislerdir.
2050. Onların halden haberleri yoktur. Dagı görmüsler de dagdaki madeni görmemislerdir.
Allah’ya göre güz, nefis ve hevadır. Akılla cansa baharın ve ebedîligin ta kendisidir.
Eger senin gizli ve cüzi bir aklın varsa cihanda bir kâmil akıl sahibini ara!
Senin cüzi aklın, onun külli aklı yüzünden külli olur. Çünkü Akl-ı kül, nefse zincir gibidir.
Binaenaleyh hadîsin mânası teville söyle olur: Pak nefesler bahar gibidir, yaprakların ve filizlerin hayatıdır.
2055. Velîlerin sözlerinden, yumusak olsun, sert olsun, vücudunu örtme çünkü o sözler, dininin zâhirîdir.
Sıcak da söylese, soguk da söylese, hos gör ki sıcaktan, soguktan ( hayatın hâdiselerinden) ve cehennem
azabından kurtulasın.
Onun sıcagı, hayatın ilkbaharıdır. Dogrulugun, yakînin ve kullugun sermayesidir.
Çünkü can bahçeleri, onun sözleri ile diridir. Gönül denizi, bu cevherlerle doludur.
Eger gönlün bahçesinden cüzi bir zevk ve hal eksilse aklı basında olan kisinin gönlünü, binlerce gam kapladı.
Sıddîka’nın –Allah ondan razı olsun- “ Bugünkü yagmurun sırrı neydi? “ diye sorması
*Sıddîka’nın askı çosup edebe riayetle Peygamber’e sordu:
2060. “Ey su varlıgın hülâsası, vücudun zübdesi! Bu günkü yagmurun hikmeti neydi?
Bu yagmur, rahmet yagmurlarından mıydı, yoksa tehdit için mi yagıyordu, pek yüce, pek azametli Allah’nın
adaletinden miydi?
Bu yagmur, bahara ait lûtuflardan mıydı, yoksa âfetlerle dolu güz yagmuru muydu?”
Peygamber dedi ki: “Bu yagmur musibetler yüzünden insanın gönlüne çöken gamı yatıstırmak için yagıyordu.”
Eger Âdemoglu, o keder atesi içinde kalıp duraydı ziyadesiyle harabolur, eksiklige düser, ( hiçbir sey yapamaz
bir hale gelir) di.
2065. O anda bu dünya harap olurdu, insanların içlerinde hırs kalmazdı.
Ey can, bu âlemin diregi gaflettir. Akıllılık, uyanıklık, bu dünya için âfettir.
Akıllılık o âlemdendir, galip gelirse bu âlem alçalır.
Akıllılık günestir, hırs ise buzdur. Akıllılık sudur, bu âlem kirdir.
Dünyada hırs ve haset kükremesin diye o âlemden akıllılık, ancak sızar, sızıntı halinde gelir.
2070. Gayb âleminden çok sızarsa bu dünyada ne hüner kalır, ne de ayıp.
Bu bahsin sonu yoktur. Baslamıs oldugun söze dön, tekrar çalgıcının, hikâyesine devam et.
Çalgıcı hikâyesinin söylenmedik kısmı ve çalgıcının kurtulusu
O, öyle çalgıcıydı ki âlem, onun yüzünden neseyle dolmustu. Dinleyenler sesinden garip garip hayallere
dalıyorlar, sasılacak hallere düsüyorlardı.
Gönül kusu onun nagmesiyle uçmakta; canın aklı, sesine hayran olmaktaydı.
Fakat zaman geçip ihtiyarlayınca evvelce dogan kusu gibi olan canı, âcizlikten sinek avlamaya basladı.
2075. Sırtı, küp sırtı gibi egrildi, kamburlastı. Gözlerinin üstünde kaslar, âdeta eyer kuskununa döndü.
Onun cana can katan lâtif sesi fena, igrenç , çirkin yürek tırmalayıcı geldi.
Zühere’nin bile haset ettigi o güzel sesi, kart esegin sesine benzedi.
Zaten hangi hos vardır ki nahos olmamıstır? Yahut hangi tavan vardır ki yıkılmamıs, yere serilmemistir.
Ancak Sûr’un üfürülmesi, nefeslerinin aksinden ibaret olan yüce azizlerin sesleri, bundan müstesnadır; onların
sesleri bakidir.
2080. Onların gönülleri, öyle bir gönüldür ki gönüller, ondan sarhostur. Yoklukları öyle bir yokluktur ki bizim
varlıklarımız, o yokluktan varolmuslardır.
Her fikrin, her sesin kehlibarı (fikirleri ve sesleri çeken) o gönüldür. lham, vahiy ve sır lezzeti yine o gönülden
ibarettir.
Çalgıcı bir hayli ihtiyarlayıp zayıflayınca kazançsızlıktan bir parçacık yufka ekmegine bile muhtaç hale geldi.
Dedi ki: “Allahm, bana çok ömür ve mühlet verdin, hakîr bir kisiye karsı lûtuflarda bulundun.
Yetmis yıldır isyan edip durdum. Benden bir gün bile ihsanını kesmedin.
2085. Bugün kazanç yok, senin konugunum. Çengi sana çalacagım, gayrı seninim.”
Çengi omuzlayıp Allah aramaga yola düstü; ah ederek Medine Mezarlıgına dogru yollandı.
“Allah’dan kiris parası isteyecegim. Çünkü o kendisine karsı halis olan kalplere kerem ve ihsanıyla eder” dedi.
Bir hayli çenk çalıp agladı ve basını yere koydu, çengi yastık yaptı bir mezara yaslandı.
Çalgıcıyı uyku bastırdı, can kusu kafesten kurtuldu; çalgıyı da bırakıp sıçradı.
2090. Sâf bir âleme, can sahrasına vararak tenden ve cihan mihnetinden kurtuldu.
Canı, orada macerasını söyle terennüm etmekteydi: Beni burada bıraksalardı.
Canım bu bahçede, bu bahar çagında ne hos bir hale gelir, bu ovanın bu gayb lâleliginin sarhosu olurdu.
Bassız, ayaksız seferler eder, dissiz, dudaksız sekerler yedim.
Felek sakinleriyle zahmetsiz, mihnetsiz zikre, dimagsız fikre dalar, onlarla lâtifeler ederdim.
2095. Gözleri kapalı olarak bir âlem görür; elsiz, avuçsuz güller, reyhanlar devsirirdim…
Çalgıcı, bir su kusuydu; bu âlem de bir bal denizi. Bu bal Eyyub Peygamber’in içtigi ve yıkandıgı pınardı.
Eyyub, o pınarda yıkanarak tepeden tırnaga kadar dogu nuru gibi bütün hastalıklardan arındı, pirüpak oldu.
Mesnevi hacım bakımından felekler kadar bile olsa yine bu âlemin, hattâ küçük bir cüz’ünü ihata edemezdi.
Halbuki çok genis olan o yerler gök, darlıktan gönlümü paramparça etti.
2100. Bu bir âlemdir ki bana rüyada göründü; açıklıgıyla kolumu, kanadımı açtı.Bu âlemle bu âlemin yolu
meydanda olsaydı dünyada pek az kimse, ancak bir lâhzacık kalırdı.
htiyar çalgıcıya “Burada kalmaya tamah etme, mademki ayagından diken çıkmıstır, haydi git” diye emir
gelmekte.
Canı ise orada, Allah’nın rahmet ve ihsanı meydanında “Durakla, bekle” demekteydi.
Hâtif’in ruyada Ömer’e “ Beytülmalden su kadar mal al, mezarlıkta yatan o adama ver “ demesi
O sırada Hak Ömer’e bir uyku verdi ki kendini uykudan alamadı.
2105. “Bu mûtat bir sey degildi. Bu uyku, gayb âleminden geldi. Sebepsiz olamaz” diye taaccüpte kaldı.
Basını koydu, uyudu. Rüyasında hak tarafından bir ses geldi, bu sesi ruhu duydu.
O ses öyle bir sesti ki her sesin nagmenin aslıdır. Asıl ses odur, o sesten baska sesler, aksi sedadır.
Türk, Kürt, Zenci, Acem, Arap bütün milletler kulaga, dudaga muhtaç olmadan bu sesi anlamıslardır.
Hattâ Türk, Acem ve Zenci söyle dursun… o sesi daglar taslar bile isitmistir.
2110. Her dem Allah’dan “ Elestü” sesi gelir, cevherlerle arazlar da o sesten var olmaktadırlar.
Gerçi bunlardan zâhiren “Belâ” sesi gelmezse de onların yokluktan gelmeleri, var olmaları “Belâ” demeleridir.
Agacın, tasın anlayısını söyledim ya. Hemen simdicik bunu anlatan su hikayeyi dinle!
“ Cemaat çogaldı, vâzettigin zaman mübarek yüzünü göremiyoruz “ diye Peygamber Sallâllahu Aleyhi
vesellem için mimber yaptıkları vakit (evvelce dayanıp vâzettigi) Hannâne direginin inlemesi ve Peygamber’le
sahabenin o iniltiyi isitmeleri, Mustafa Sallâllahu Aleyhi vesselem’in o direkle açıkça sual ve cevabı
Hannâne diregi, Peygamberin ayrılıgı yüzünden akıl sahipleri gibi aglayıp inliyordu.
Peygamber, “Ey direk, ne istiyorsun?” dedi. O da “Canım, ayrılıgından kan kesildi.
2115. Bana dayanıyordun, simdi beni bıraktın. Mimberin üstüne çıktın” dedi.
*Bunun üzerine Peygamber ona dedi ki: “Ey iyi agaç, ey sırrı bahta yoldas olan!
Söyle ne istersin? Dilersen seni yemislerle dolu bir hurma fidanı yapayım ki dogudakiler de, batıdakiler de
senin hurmanı yesinler.
Yahut Allah, seni o âlemde bir servi yapsın da ebediyen terü taze kal” dedi.
Hannâne “Daim ve baki olanı isterim” dedi. Ey gafil, dinle de bir agaçtan asagı kalma!
Peygamber, kıyamet günü insanlar gibi dirilmesi için o agacı yere gömdü.
2120. Bunu duy da bil ki Allah, kimi kendisine davet ettiyse o kimse bütün dünya islerinden vazgeçmistir.
Kim, Allah’dan tevfika mazhar olursa o âleme yol bulmus, dünya isinden çıkmıstır.
Bir kimsenin Allah sırlarından nasibi olmazsa cemadın inlemesini nasıl tasdik eder?
Evet, der ama yürekten degil. Kendisine münafık demesinler diye tasdik edenlere uyar, zâhiren tasdik eder.
Eger cemadat Allah’nın “Kün-ol” emrine vakıf olmasalar ( ve bu emri duyup, bu emre uyup, varlık âlemine
gelmemis bulunsalardı) bu söz âlemde o vakit reddedilirdi.
2125. Yüz binlerce taklit ve istidlâl ehlini, pek cüzi bir vehim, süpheye düsürür.
Çünkü taklitleri de istidlâlleri de, hattâ bütün kolları, kanatları da zanla kaimdir.
O asagılık Seytan, bir süphe meydana getirir. Bütün bu körler tepe takla düserler.
stidlâlcilerin ayakları tahtadır. Tahta ayaksa pek kudretsiz pek karasızdır.
Sebatiyle dagları bile hayran eden ve basiret sahibi olan zamanın kutbu ise böyle degildir. (stidlâle deger
vermez).
2130. Çakıl üstüne bas asagı düsmemek için körün ayagı sopadır sopa.
Askerin, yani din ehlinin üstünlügüne sebep olan o binici kimdir! Gören padisah!
Her ne kadar körler sopa ile yol görmüslerdir ama yine gözlükler sayesinde.
Dünyada gözlükler ve padisahlar olamasaydı bütün körler ölürlerdi.
Körlerin elinden ne ekmek gelir, ne biçmek gelir, ne alısveris gelir, ne de kâr ve kazanç.
2135. Allah onlara merhamet ve inayet kılmasaydı onların istidlâl degnekleri hemencecik kırılırdı.
Bu sopa nedir? Kıyaslar, deliller. O sopayı onlara kim verdi? Gören Allah!
Sopa, mademki savas ve kavga âletidir; ey kör, o sopayı kır, paramparça et!
O size sopa verdi de öyle meydana çıktınız. Sonra da kızgınlıkla o sopayı yine ona vurdunuz.
Ey körler güruhu! Ne istesiniz, ne yapıyorsunuz? Aranıza bir gören kisi alın!
2140. Sen de sana sopa verenin etegini tut. Bak bir kere Âdem Peygamber istidlâl ve isyan yüzünden neler
çekti?
Mûsâ ve Muhammed’in mucizelerine dikkat et. Sopa nasıl yılan sekline girdi, direk nasıl irfan sahibi oldu?
Sopa yılan sekline girdi, direkten de inilti duyuldu. Bu mucizeleri, dini izhar için günde bes kere ilân ederler.
Bu din lezzeti eger akla aykırı olmasaydı bunca mucizeye hacet var mıydı?
Akıl akla uygun olan her seyi; mucizesiz, kesmekessiz kabul eder.
2145. Bu bâkir yolu, akla aykırı (akıl hududundan hariç, kıyas ve istidlâle sıgmaz) gör ve bu görüs, her
devlet sahibine makbuldür; buna da dikkat et.
Seytanlarla canavarlar, nasıl insan korkusundan ve hasetlerinden ürküp adalara, ıssız yerlere kaçtılarsa,
Münkirler de Peygamberlerin mucizelerinden korkup baslarını otların içlerine sokmuslar.
Bu suretle müslümanlık ediyle anılarak yasamak, kim olduklarını, ne inanısta bulunduklarını sana bildirmemek
istemislerdir.
Kalpazanlar, kalp paraya nasıl gümüs sürerler ve üstüne padisahın adını kazırlarsa,
2150. Onları sözlerinin dıs yüzü de tevhit ve seriattir; fakat iç yüzü, ekmekteki delice tohumuna benzer.
Felsefecinin, dini inkâra, yahut din ehliyle mübahaseye kudreti yoktur. Böyle bir seye girisirse Hak din, onu
mahveder.
Onun eli, ayagı cansızdır. Canı ne derse ikisi de fermanına uyar, dedigini yapar.
Felsefeciler, dilleriyle cansız seylerin hareketini, seslenmesini inkâr ederlerse de elleriyle ayakları, bunun
imkânına sehadet edip durur.
Peygamber Aleyhisselâm’ın mucizesi, Ebucehil Aleyhillâne’nin elinde tas parçalarının dile gelerek
Muhammed Sallâllahu Aleyhi Vesellem’in dogruluguna sehadet etmeleri
Ebucehl’in elinde tas parçaları vardı. Dedi ki: “Ey Ahmed, su avucumdaki nedir? Çabuk söyle!
Mademki göklerin sırlarına vâkıfsın, peygambersen avucumda ne saklı?”
Peygamber “Onlar nedir, ben mi söyleyeyim; yoksa onlar mı dogru oldugumuzu söylesin, bizi tasdik etsinler;
hangisini istersin? Dedi.
Ebucehil “Bu ikincisi daha garip” deyince Peygamber dedi ki: “Evet, Allah ondan daha ilerisine de kadirdir.”
Derhal Ebucehl’in avucundaki tasların her biri, sahadet getirmeye basladı.
“badete layık hiçbir sey yoktur, ancak Tek Allah’ya tapılır” dedi ve “Muhammed, Allah elçisidir” incisini deldi.
2160. Ebucehil, taslardan bu sözü isitince hiddetle tasları yere vurdu.
Çalgıcı hikâyesinin sonu ve Emirülmüminîn Ömer’in –Allah ondan razı olsun
kendisine Hatifin söyledigini alıp ulastırması
Bunu bırak da yine çalgıcının hikâyesine kulak ver. Çalgıcı, beklemekten bunalınca.
Ömer’e yine ses geldi! “Ey Ömer, kulumuzu ihtiyaçtan kurtar!
Has, muhterem bir kulumuz var; mezarlıga kadar gitmek zahmetini ihtiyar et.
Ey Ömer, kalk. Beytülmâlden yedi yüz dinar al, hepsini onun avucuna say!
2165. O parayı huzuruna götürüp “O parayı huzuruna götürüp “Ey makbulümüz olan! Simdilik bu kadarcıgı
al ve bizi mazur gör.
Bu kadarcık para sana ancak ibrisim (kirsi) parasıdır. Harcet, bitince yine buraya gel” de.
Bunun üzerine Ömer, sesin heybetinden sıçrayıp kalkarak bu hizmet için belini bagladı.
Koltugu altında para kesesi oldugu halde kosarak çalgıcıyı arayıp taramak için mezarlıga yüz tuttu.
Mezarlıgın etrafını bir hayli döndü, dolastı; orada o ihtiyardan baska kimseyi göremedi.
2170. “Bu olmasa gerek” deyip bir kere daha kostu. Nihayet yoruldu, fakat yine o ihtiyardan baskasını
göremedi.
Kendi kendisine “Hak, bana dedi ki: bizim sâf, makbul ve mübarek kulumuz var;
htiyar bir çalgıcı, nasıl olur da Allah haslarından olur? Ey gizli sır, ne hossun sen, hos ve garip!”
Ava çıkan aslanın dönüp dolasması gibi bir kere daha mezarlık etrafını dolastı.
Orada o ihtiyardan baska kimsenin olmadıgını iyice anlayınca “ karanlıklar içinde parlak gönüller çoktur” dedi.
2175. Gelip edebe fazlasıyla riayet ederek oraya oturdu. Bu sırada Ömer aksırdı, ihtiyar uyanıp sıçradı.
Ömer’i görünce sasırdı, kaldı. Gitmek istedi, fakat titremege basladı.
çinden dedi ki: “Yarabbi senin elinden elemân! Simdi de çalgıcı ihtiyarcagıza
muhtesip geldi, çattı.”
Ömer, o ihtiyarın yüzüne bakıp da onu utanmıs çehresini sararmıs görünce,
“Benden korkma, ürkme; çünkü sana Hak’tan müjdeler getirdim.
2180. Allah, senin huylarını o derece methetti ki nihayet Ömer’i, senin cemaline âsık etti.
Otur söyle önüme; uzaklasmaga kalkısma. Kulagına devlet ve ikbal âleminden bazı sırlar söyleyeyim.
Allah sana selâm söylüyor; halini, hatırını soruyor. Hadsiz hesapsız zahmetlerden, kederlerden, ne haldesin?
Buyuruyor.
Simdilik su birkaç dinarı ibrisim parası olarak al, harca da bitince yine buraya gel!
htiyâr, bunu isitince kendini yerden yere vurup ellerini ısırmaga, elbisesini yırtmaya basladı.
2185. “Ey naziri olmayan Allah! Ziyade utancından zavallı ihtiyar su kesildi” diye bagırmaga koyuldu.
Bir hayli aglayıp eleme düstü. Nihayet çengi yere çalıp parça parça etti.
Dedi ki: “Ey benimle Rabbimin arasında perde olan, ey beni ana yoldan azdırıp sapıtan!
Ey yetmis yıldır kanımı emen, kemal sahibine karsı yüzümü kara eden!
hsan ve vefa sahibi Allah, cefalarla, suçlarla, geçen ömrüme sen acı!
2190. Allah bana öyle bir ömür verdi ki o ömrün bir gününün kıymetini bile cihanda kimse bilemez.
Bense bütün o ömrü, her nefeste zir ve bem perdelerine harç ederek yele verdim.
Ah! Arap ve Acem tarzını anmaktan, Irak perdesiyle mesgul olmaktan acı ayrılık zamanı hatırımdan çıktı.
Eyvallah olsun ki Kûçek makamının tazeligi yüzünden gönlümün ekini kurudu, gönlüm öldü.
2195. Eyvahlar olsun bu yirmi dört makamın sesinden ki kervan geçti, gündüz de bitti!
Ey, Allah, bu feryat edenin elinden feryat! Hiç kimseden degil, bu medet
isteyen medet! Sikâyetim en çok kendimden…
Kimseden medet yok. Yalnız ve ancak bana, benden yakın olandan medet var.
Çünkü bana bu varlık, her an ondan gelmekte… Varlıgım mahvolunca da ancak onu görürüm, baskasını
degil.”
Birisi sana para verse, altın saysa sen ona bakarsın, kendine degil; bu da ona benzer.
Ömer’in –Allah ondan razı olsun- ihtiyar çalgıcının nazarını varlık âlemi olan istigrak âlemine çevirmesi
Bunun üzerine Ömer, çalgıcıya dedi ki: “Senin bu aglaman, aklının basında olduguna delâlet eder.
2200. Yok olanın yolu, baska yoldur; çünkü aklı basında olmak da baska bir günahtır.
Aklı basında olus, geçmisleri hatırlamaktan ileri gelir. Geçmisin de Allah’ya perdedir,gelecegin de.
Her ikisini de atese vur. Bu ikisi yüzünden ne vakte kadar ney gibi bogum bogum olacaksın?
Neyde bogum bulundukça sırdas degildir; dudagın, sesin mahremi olamaz.
Sen, kendi tarafından tavaf edip durdukça nasıl tavafta olursun, kendinde oldukça nasıl olur da Kâbeye gelmis
sayılırsın?
2205. Haberlerin haber vericiden bihaberdir; tövben günahından beterdir.
Ey geçen hallerden tövbe etmek isteyen! Bu tövbe etmekten ne vakit tövbe edeceksin, söyle! Gâh zir
nagmesini kıble edinirsin; gâh aglayıp inlemeyi öper durursun.”
Faruk, sırlara ayna olunca ihtiyar çalgıcının canı da cisminde uyandı.
Artık can gibi, aglamadan gülmeden kurtuldu. Canı gitti, bambaska bir canla dirildi.
2210. O zaman gönlüne öyle bir hayret geldi ki yerden de dısarda kaldı, gökten
de ( bütün âlemi unuttu).
Ona arayıp tarama hududu ardında öyle bir arayıcılık düstü ki ben bilmiyorum; sen biliyorsan söyle!
Halden de öte, kaalden de ileri söyle bir hale, öyle bir kaale eristi; ululuk sahibi Allah’nın cemaline dalıp kaldı.
Ama tek bir kurtulus imkânı bulunsun… Yahut denizden baska onu bir tanıyan, gören olsun… Hayır bu çesit
dalıs degil.
Bu sözler, her an zuhura gelmeseydi, durmadan zuhur edis, bu sözlerin söylenmesine sebep olmasaydı aklı
cüzi, külle ait sözler söylemezdi.
2215. Fakat birbiri ardınca durmadan zuhur ettikçe zuhur ediyor. Bundan dolayı da denizin dalgaları buraya
gelip durmakta.
htiyar çalgıcının hikâyesi buraya varınca ihtiyarda yüzünü perde arkasına çekti, ahvali de.
htiyar, etegini dedikodudan silkti; ona ait bizim agzımızda ancak yarım bir söz kaldı.
Bu aysü isreti düzüp kosma ugrunda yüz binlerce can feda edilse deger.
Can ormanındaki avcılıkta dogan ol; cihanın günesi gidip canla oyna!
2220. Yüce günes, can vere gelmistir; her nefeste bosaldıkça (nurla ) doldururlar.
Ey mânevi günes, can ver de eski cihana yenilik göster.
nsanın vücuduna akıl ve ruh, gayb âleminden akar su gibi gelmekte.
Her Pazar yerinde “ Yarabbi, muhtaçları doyuranların her birerine verdiklerine karsılık mükâfat
ihsan eyle. Yarabbi, vermeyip saklayanların mallarını da telef et, onları zararlandır” diye dua eden
iki melegin dualarını tefsir ve o verici kisinin Allah yolunda mücahit oldugu, heva ve heves yolunda
müsrif olmadıgı
Peygamber dedi ki: “Ögüt vermek üzere iki melek hos bir surette nida ederler:
Ey Allah, muhtaçlara ihtiyaçları olan seyi verenleri doyur, verdikleri her dirheme karsılık yüz bin ihsan et!
2225. Yarabbi, malını esirgeyenlere de ziyan içinde ziyandan baska bir sey verme!”
Fakat nice esirgemeler vardır ki vermeden iyidir. Allah malını Allah’nın buyurdugu yerden gayriye verme,
Ki hadde hesaba sıgmaz hazine elde edesin ve bu suretle kâfirlere, küfranı nimet edenlere katılmayasın.
Kâfirler; kılıçları, Mustafa’ya üstün olsun diye develer kurban edenlerdi.
Allah emrini, Allah’ya ulasmıs birisinden sor, ögren. Her gönül, Allah emrini anlayamaz.
2230. (Yersiz ihsan), âsi bir kölenin, gûya adalet ediyorum, ihsanda
bulunuyorum diye padisahın malını âsilere dagıtmasına benzer.
Kur’an’da “onların bütün ihsanları hasretten ibarettir” diye gaflet ehlini korkutan bir âyet vardır.
Su âsinin adlü ihsanı, onu padisahtan daha ziyade uzaklastırır, gözden düsürür ve ancak yüzünü kara eder.
Mekke ulularının Peygamberle harp ederken kurban kesmeleri de , Allah tarafından kabul edilir ümidiyleydi.
ste bunun için mümin tevfika mazhar olamamak korkusundan daima namazda “hdinas sıratal mustakim”
der.
2235. O para veris cömert kisiye lâyıktır. Can vermekse esasen âsıkın vergisidir.
Hak ugruna ekmek verirsen sana ekmek verirler; Hak ugruna can verirsen sana da can bahsederler.
Su çınarın yaprakları dökülürse Allah, ona yapraksızlık azıgı bagıslar.
Dagıtmaktan dolayı elinde mal kalmazsa Allah’nın inayeti, seni hiç ayaklar altında çignetir mi?
Bir adam ekin ekince ambarı bosalır ama bu isin iyiligi, tarlada belli olur.
2240. Fakat tohumu ambara kor, biriktirirse zaman geçtikçe bitler, fareler, o tohumu yiyip bitirirler.
Bu cihan tamamiyle fânidir; aradıgını sebatlı, kararlı âlemde ara! Sûretin sıfırdan ibarettir; diledigini mâna
âleminde dile!
Acı ve tuzlu canı kılıç önüne koy, feda et de tatlı bir deniz gibi olan canı al!
Eger bu kapıdan bunu almaya kudretin yoksa bari su hikâyeyi dinle!
Zamanında Kerem ve ihsanda Hatemi Tai’yi geçen ve nazirî bulunmayan Halifenin hikâyesi
Eski zamanda bir halife vardı ki, Hâtem’i cömertligine köle etmisti.
2245. hsan ve adalet bayragını yüceltmis, dünyadan yoksulluk ve ihtiyacı kaldırmıstı.
Deniz ve inci, onun vergisine nispetle ehemmiyetsiz bir hale gelmis lûtuf ve ihsan Kaf’tan Kaf’a yayılmıstı.
O padisah, topraktan ibaret olan su yeryüzünde bulut ve yagmurdu. n’am ve ihsan sahibi Allah’nın
vericiligine mazhardı.
Deniz ve maden, onun ihsanına karsı zelzeleye düsmüs, onun cömertligine dogru kafile kafile gelip duruyordu.
Kapısı, hacet kıblesiydi. Söhreti, cömertlikle bütün âleme yayılmıstı.
2250. Onun vergisinden, onun cömertliginden Acem de sasırmıstı,Rum da. Türk de hayrete dalmıstı, Arap
da.
Hayat suyu, kerem deniziydi. Onun yüzünden Arap da dirilmisti. Acem de!
Yoksul Arap bedevisinin hikâyesi ve yoksulluk yüzünden karısıyla arasında geçen sey
Bir gece bir bedevi karısı, dedikoduyu hadden asırarak kocasına dedi ki:
“Bütün bu yoksullugu, bu cefayı biz çekmekteyiz. Âlemin ömrü hoslukla geçiyor. Sade biz kötü bir haldeyiz.
Ekmegimiz yok, katıgımız dert ve haset… Testimiz yok suyumuz gözyası.
2255. Gündüzün elbisemiz günesin ziyası… Geceleyin dösek ve yorganımız ay ısıgı.
Açlıgımızdan degil mi ayı, okkalık ekmek sanıp elimizle gökyüzüne saldırıyoruz.
Yoksullar bizim yoksullugumuzdan ve gece gündüz yiyecek düsünmemizden arlanıyorlar.
Sâmirî’nin halktan kaçtıgı gibi akraba, yabancı… herkes, bizden kaçıyor.
Birisinden bir avuç mercimek isteyecek olsak bize “Sus, geber, babalar çıkarasıca!” diyor.
2260. Arabın iftiharı, savas ve ihsandır. Sence Arap içinde yazıda kazınıp yok edilecek bir yanlısa
benziyorsun.
Ne savası? Zaten biz savassız öldürülmüs, bitmisiz; yoksulluk kılıcıyla basımız uçurulmus, gitmis!
hsan nerede? Yoksullugun etrafında dönüp dolasarak ag örmekte, havada uçan sinegin damarını sokup kanını
emmekteyiz.
Hele bize misafir gelsin… Geceleyin uyuyunca elbisesini soymazsam ben de adam degilim!
Muhtaç ve müstak müritlerin yalancı, düzenci dâvacılara aldanmaları ve onları Hakk’a ulasmıs, yüce seyh
sanmaları, veresiyeyi pesinden, hileyle yapılmıs çiçegi hakikî, bitmis ve yesermis çiçekten farketmemeleri
Bundan dolayı bilenler, hikmetle dediler ki: ihsan ve kerem sahiplerine konuk olmak gerek.
2265. Halbuki sen, öyle birisinin müridisin ki hasisligi yüzünden kendisi galip degil, seni nasıl galip edecek?
Sana nur vermesi söyle dursun… bilâkis kapkara bir hale koyar.
Kendisinin nuru yok, onunla görüsüp konusanlar nereden nurlanacak?
Bu çesit seyh, gözü akan ve görmeyen kisiye benzer. Gözüne ilâç çeker ama zararlı ilâçtan baska bir sey
çekemez ki.
Yoksulluk ve mesakkatta bizim halimiz de böyledir. Bize aldanıp da hiçbir konuk gelmez.
2270. On yıllık kıtlıgı mücessem olarak görmedinse gözünü aç da bize bak!
Görünüsümüz dâvacı adamların içi gibi gönlü kapkara, fakat dili sâsaalı!
Allah’dan onda ne bir koku var, ne bir eser. Fakat dâvası Sit’ten de ileri, Âdem’den de!
Hattâ ona, Seytan bile kendisini göstermez. Böyle oldugu halde o “Biz Abdallardanız, hattâ daha ileriyiz “ der
durur.
Kendisini adam sansınlar diye dervislerin bir hayli sözünü çalmıs çırpmıstır.
2275. Söz söylerken lâfı Bayezid’den ziyade inceler, onu bile kusurlu bulur. Halbuki onun içyüzünden Yezid
arlanır.
Gökyüzünün ekmeginden, sofrasından nasipsizdir. Hak, önüne bir kemik bile atmamıstır.
O ise “Sofrayı yaydım, Hakk’ın vekiliyim, halife ogluyum” diye bagırıp
durmaktadır.
“ Ey asagılık sâf kisiler, gelin… gelin de ihsan keremimin sofrasından, kimse mâni olmaksızın yeyin” demektir.
Onlar da onun basına toplanırlar. Nimet ve ihsan istedikçe yalancı seyh “ Yarın” der. Fakat bir türlü o yarın
gelip çatmaz.
2280. Âdemoglunun, az çok sırrı meydana çıkabilmek için uzun zamanlar lâzımdır.
Tek duvarın altında define mi var, yoksa yılan karınca ejderha yuvası mı?
O yalancı seyhin hiçbir sey olmadıgı meydana çıkıncaya kadar tâlibin de ömrü tükenmis olur: artık anlamanın
ne faydası var?
Bazen bir mürit, dâvacı ve yalancı bir seyhe adamdır diye sadkatle inanır, itikat eder. Bu itikat yüzünden
öyle bir makama erisir ki seyhi, o makamı ruyada bile görmemistir. Bu suretle müride su ve ates bile zarar
vermez. Halbuki seyhe zararlıdır. Fakat bu. nadirdir
Fakat nadir olarak tâlibin itikadındaki parlaklık yüzünden seyhin yalanı tâlibe faydalı olur.
Seyhi, can sanır, ceset çıkar ama tâlip, kendi iyi niyeti yüzünden öyle bir makama erisir ki…
2285. Hali, tıpkı gece ortasında kıble arayana benzer. Kıble bulunmasa bile namazı caizdir.
Dâvacı ve yalancı seyhin can kıtlıgı gizlidir. Fakat bizdeki ekmek kıtlıgı meydanda.
Niçin bunu, dâvacı seyh gibi gizleyelim? Neden fayda olmadıgı halde utanıp arlanarak can çekiselim?”
Bedevinin, karısına sabretmesini buyurması ve ona sabır ve yoksullugun faziletini söylemesi
Kocası dedi ki: “Daha ne vakte kadar gelir ve mahsul arayıp duracaksın; zaten ömrümüzden ne kaldı ki?
Çogu geçip gitti.
Akıllı kisi, artıga, eksige bakmaz; çünkü ikisi de sel gibi geçer.
2290. Sel ister sâf olsun, ister bulanık… Mademki baki degildir, ondan bahsetme?
Bu âlemde binlerce canlı, sıkıntısız, hos bir halde yasamakta, geçinip gitmektedir.
Üveyk kusu, geceki rızkı henüz meydanda olmadıgı halde agaçta Allahya sükreder.
Bülbül “Ey duaya icabet eden Allah, rızık hususunda itimadımız sana” diye Allahya hamdeyler.
Dogan, rızkını padisahın elinden umdugundan bütün pis seylerden ümidini kesmistir.
2295. Böylece sivrisinekten tut da file kadar bütün mahlûkat Allah ailesidir; Hak da ne güzel aile reisi.
Gönlümüzdeki bütün bu gamlar, heva ve hevesimizin, varlıgımızın tozundan, dumanından meydana gelir.
Bu kökümüzü söken gamlar, ömrümüzün oragına benzer. Bu böyle oldu kuruntuları da vesveselerimizdir.
Bil ki her hastalık ölümden bir parçadır. Çaresi varsa, ölümün bir cüz’ünü kendinden kov!
Ölümün bir cüz’ünden bile kaçamadıgın halde onun hepsini basından asagıya dökecekler, bunu iyice bil!
2300. Ölümün cüz’ü olan hastalık sana taht geliyorsa bil ki Allah küllü, yani ölümü de sana tatlılastırır.
Hastalıklar, ölümden elçi olarak gelmektedir; ey bosbogaz, ölümün elçisinden yüz çevirme!
Tatlı yasayan, sonunda acı öldü. Ten kaydında olan canını kurtaramadı.
Koyunları kırdan sürer getirirler; hangisi daha besli ise onu keserler.
Gece geçti, sabah oldu. Sen ne vakte kadar bu altın masalını yeni bastan söyleyip duracaksın?
2305. Gençken daha kanaatliydin; simdi altın istiyorsun, halbuki sen önceden altındın.
Üzümlerle dolu bir asmaydın; nasıl oldu da kesada ugradın; üzümün tam olacakken bozulup gittin?
Meyvanın günden güne daha tatlı olması lâzım.p egirenler gibi gerisin geriye gitmenin lüzumu yok!
Sen bizim esimizsin; islerin basarılması için eslerin aynı huyda olmaları lâzımdır.
Eslerin birbirine benzemesi lâzım. Ayakkabı ve mestin çiftlerine bir bak!
2310. Ayakkabının bir teki ayaga biraz dar gelirse ikisi de isine yaramaz.
Kapı kanadının biri küçük, digeri büyük olur mu? Ormandaki aslana kurdun çift oldugunu hiç gördün mü?
Bir gözü bombos, öbürü tıka basa dolu olsa hurç, devenin üstünde dogru duramaz.
Ben saglam bir yürekle kanaat yolunda gidiyorum; sen neye kınama yolunu tutuyorsun?”
Bedevi karısının, kocasına “ Lime tekulûne mâ lâ tef’alûn denmistir.Haddinden fazla söz söyleme. Bu sözler
dogru olmakla beraber bu tevekkül makamı, senin makamın degildir. Makamından ve isinden yukarı söz
söylemek, sana ziyan verir. “ Kebüre makten indallah “ hükmü zuhur eder, diye
nasihat vermesi
Kanaatkâr adam ihlâsla, yüregi yanarak sabaha kadar karısına bu yolda sözler söyledi.
2315. Kadın ona haykırdı: “Ey namustan gayri bir seyi olmayan, artık bundan fazla senin afsununu
istemem.
Yürü git. Gayri bu davadan bahsetme; kibir ve azamete dair saçma sapan seyler söyleyip durma!
Ne vakte kadar bu tumturaklı sözler, bu isler güçler? Kendi halini, kendi isini gör de utan!
Kibir çirkindir ama dilencilerden olursa daha çirkin. Soguk gün ortalık kar… Bir de elbise ıslak olursa…
Ey örümcek agı gibi evi olan! Ne vakte kadar dava, çalım; Ne vakte kadar kibir, azamet!
2320. Sen kanaatten ne vakit canını nurlandırdın ki? Kanaatten ancak bir ad ögrendin.
Peygamber “Kanaat nedir? Hazinedir” dedi. Sen hazineyi mihnet ve
mesakkatten ayırt edemiyorsun.
Bu kanaat daimî bir hazineden baska bir hazineden baska bir sey degildir. Ey gönüle gam ve elem veren artık
beyhude sözlere dalma!
Yürü bana “Esim” deme, az koltukla. Ben insafın esiyim, hilenin degil.
Neden padisahtan, beyden dem urup durmaktasın? Yoksulluktan havada sivrisinegi bile avlamaktasın.
2325. Bir kemik parçası için köpeklerle dalasmakta, içi bos ney gibi inleyip durmaktasın.
Bana öyle horlukla kötü kötü bakma ki damarlarının içinde dolasan sırları söylemeyeyim.
Kendi aklını benden fazla görüyorsun; Ya su az akıllı olan beni nasıl gördün? ( Büsbütün asagı degil mi?)
Çirkin kurt gibi üstümüze atlama. Senin gibi insanı utandıracak akla sahip olmaktansa akılsızlık daha iyi!
Aklın, insanlara ayak köstegi olunca o akıl, akıl degildir, yılan ve akreptir.
2330. Senin hile ve zulmünün hasmı Allah olsun; hile elin bize uzanmasın!
Ne sasılacak sey ki sen hem yılansın, hem afsuncu… Ey Arap, sen yılansın, hem de çirkin yılan!
Eger karga kendi çirkinligini anlasaydı, derdinden kar gibi erirdi.
Afsuncu düsman gibi, yılana afsun okur, yılan da onu afsunlar.
Yılanın afsunu, yılancıya tuzak olmasaydı yılanın afsununa aldanır, onunla mesgul olur muydu?
2335. Afsuncu, kazanç hırsına düsünce yılanın kendisini afsunladıgını anlamaz.
Yılan “ Ey afsuncu, kendine gel. Kendi hünerini gördün, bir de benim afsunumu gör!
Sen beni Hak’kın adıyla afsunladın, bu suretle de beni halka rüsvay etmek istedin.
Beni Hak’kın adı bagladı, senin tedbirin degil. Hakk’ın adını tuzak yaptın, yazıklar olsun sana!
Senden benim hakkımı Allahnın adı alacak. Ben canımı da Allah adına ısmarladım, tenimi de.
2340. Allah adı, beni yaraladıgın için ya can damarını koparsın, yahut seni de benim gibi mahsup etsin!”
der.
Kadın bu yolda sert sözlerle genç kocasına tomarlar okudu.
Erkegin, karısına “ Yoksullara hor bakma, Allah’nın isine noksan isnadetme, kendi
yoksullugunla vehimlenip hayallenerek yoksulu ve yoksullugu kınama “ diye nasihat etmesi
Bedevi dedi ki: “ Ey kadın, sen kadın mısın, yoksa hüzün ve keder atası mı? Yoksulluk, benim için iftihar
edilecek bir seydir; basıma kakma!
Mal ve para basta külâh gibidir. Külâha sıgınan, keldir.
Kıvırcık ve güzel saçları olan kisiye gelince: külâhı giderse ona daha hos gelir.
2345. Allah eri göz gibidir. Gözün kapalı olmaktansa, açık olması daha iyidir.
Esirci, esiri satarken ayıp örten elbiseyi soyar.
Esirin bir kusuru olursa hiç onu soyar mı? Soyması söyle dursun, bir hile ile ne yapıp yapar, onu elbiseyle
gösterir.
“Bu; iyiden, kötüden, olur olmaz seyden utanır. Soyarsam utanıp senden ürker” der.
Zengin, kulagına kadar ayıp içine dalmıstır: fakat malı vardır ve mal ayıbını örter.
2350. Tamahkâr tamahı yüzünden zengin ayıbını görmez. Tamahkâr bütün gönülleri kaplar.
Yoksul, halis altın gibi sevilse yine kuması, dükkâna yol bulmaz, sözünü kimse dinlemez.
Yoksulluk, senin anlayacagın sey degildir; yoksulluga hor bakma;
Çünkü yoksulların, mülkten, maldan öte ululuk sahibi Allah’dan pek büyük bir rızıkları vardır.
Ulu Allah âdildir; âdiller, nasıl olur da çaresiz biçarelere zulmederler?
2355. Birisine nimet, mal, matrah verip öbürünü yansın diye atese atarlar mı?
Böyle bir is, Allah’dan, iki cihanı yaratan umulur mu?
“Elfakru Fahri” hadîsi, saçma ve asılsız bir söz mü; bu sözde binlerce yücelik, binlerce naz ve nimet gizli degil
mi?
Hiddetle bana lâkaplar taktın; ben sevgilimin dostuyum, onu elde ederim. Halbuki sen bir yalancı, afsuncusun
dedi.
Yılan tutsam bile disini söker, bu suretle onu bası ezilmekten kurtarırım.
2360. Çünkü o dis, onun can düsmanıdır; ben, düsmanı da bu suretle kendime dost ederim.
Ben asla tamahtan afsun okumam. Ben bu tamahı bas asagı etmisimdir.
Allah göstermesin… Benim halka karsı tamahım yok. Gönlümde kanaatten bir âlem var. Sen armut agacı
tepesinden böyle görüyorsun. Asagı in de sende o süphe kalmasın.
Biraz dönersen basın dönmege baslar; evi dönüyor görürsün… Halbuki dönen sensin!
Herkesin hareketi, görüsü, bulundugu makama göredir. Herkes, âleme kendi görüs dairesinden bakar. Mavi
cam, günesi mavi gösterir; kızıl cam kızıl. Camların rengi olmazsa beyaz olurlar. Beyaz cam, öbür camların
hepsinden daha dogru gösterir, hepsinin de bası, imamı odur.
2365. Ebucehil, Ahmed’i görüp “Beni Hâsim’den çirkin bir çehre zuhur etti” dedi.
Ahmet ona dedi ki: “ Haddini tecavüz ettinse de dogru söyledin.”
Sıddîk görüp “Ey günes! Ne dogudasın, ne batıdan. Lâtif bir surette parla, âlemi nurlandır” dedi.
Ahmet dedi ki: “Ey aziz, ey degersiz dünyadan kurtulan! Dogru söyledin.”
Orada bulunanlar “ Ey halkın ulusu, ikisi birbirine zıt söz söyledi, sen ikisine de dogru söyledin, dedin…
“Neden?” diye sordular.
2370. Peygamber “Ben Allah eliyle cilâlanmıs bir aynayım. Türk, Hintli nasılsalar, bende o sûreti görürler”
dedi.
Kadın! Eger beni tamahkâr görüyorsan bu kadınca arayıstan yüksel!
Kanaate dair söz söylemek, tamaha benzer ama hakikatte rahmettir. O nimetin bulundugu yerde tamah ne
gezer?
Sen de bir iki güncegiz yoksullugu sına da yoksulluktaki iki misli zenginligi gör.
Yoksulluga sabret, bu gamı, gussayı bırak. Çünkü ululuk sahibi Allah’nın yüceligi yoksulluktur.
2375. Sirke satmada kanaat yüzünden bal denizine gark olmus binlerce can gör.
Yoksulluk acılıgı çeken yüz binlerce cana bak… Gül gibi gülbesekere karısmıs, o lezzetle lezzetlenmisler.
Ah yazık; sende kavrayacak kabiliyet olsaydı da, canımdan gönül sem’ası zuhur etseydi!
Bu söz can memesinde süttür. Emen olmadıkça güzelce akmıyor.
Dinleyen susuz ve arayıcı olursa vâzeden ölü bile olsa söyler.
2380. Dinleyen yeni gelmis ve usanmamıs olursa dilsiz bile sözde bülbül kesilir.
Kapımdan içeri namahrem girince harem halkı, perde arkasına girer, gizlenir.
Zararsız ve mahrem birisi gelince de o kendilerini gizleyen mahremler, yüzlerindeki peçeleri açarlar.
Bütün güzel, hos ve yarasan seyler, gören göz için yapılır.
Çengin zir ve bem nagmeleri, nasıl olurda sagır kulak için terennüm edilir?
2385. Allah, miski beyhude yere güzel kokulu yapmadı? Koku duyan için yarattı; koku almayan için degil.
Hak, yeri, gögü yaratmıs, aralarında da bir çok nur ve nâr yüceltmistir.
Bu yeri yerdekiler için yaratmıs, gögü de göktekilerin yurdu yapmıstır.
Asagılık kisi yüksegin düsmanıdır. Her seyin müsterisi meydana çıkar.
Ey kapalı örtünüp bürünmüs kadın, sen hiç kör için süslendin mi?
2390. Dünyayı en degerli incilerle doldursan nasibin yoksa ne yapayım?
Ey kadın, kavgayı, darılmayı bırak; bırakmayacaksan beni bırak!
Ben, iyiyle, kötüyle, kavga edemem; kavga ile isim yok. Savasmak söyle dursun; gönlüm barıslardan bile
ürkmekte.
Susacaksan ne âlâ; yoksa öyle bir is yaparım ki su anda hemen kalkar, evimi, barkımı bırakır, giderim.”
Kadının yola gelip söylediklerinden istigfar eylemesi
Kadın onu titiz ve hiddetli görünce aglamaya basladı. Zaten aglamak, kadının tuzagıdır.
2395. “Ben, senden bunu mu umardım? Senden baska ümidim vardı” dedi.
Kadın yokluk yoluna girip dedi ki: “Ben senin karın degil, ayagının topragıyım.
Cismim, canım, nem varsa senindir; hüküm de senin, ferman da!
Yoksulluk yüzünden sabrım tükendiyse bu da kendim için degil, senin için.
Sen, bana dertli zamanlarda deva oldun; muhtaç olmanı istemiyorum.
2400. Canın için, bu kendim için degil. Bu aglayıs bu inleyis hep senin için.
Ben, Allah hakkı için varlıgımı her nefeste huzurunda feda etmek isterim.
Canım sana kurban olsun… Ne olurdu ruhun bana vâkıf olsaydı.
Fakat sen hakkımda böyle kötü zanna düsünce candan da usandım, tenden de.
Ey canımın rahatı! Sen bana böyle aykırı olunca altına da toprak saçtım, gümüse de( artık ikisi de gözümde
degil).
2405. Canımda da sen varsın, gönlümde de sen. Öyle oldugu halde bu kadarcık bir seyden dolayı benden
ayrılmaya kalkısıyorsun.
Kudret senin elinde, ayrılabilirsin; fakat senin bu niyetine karsılık candan özürler dilemekteyim.
O zamanları hatırla ki ben put gibi güzeldim, sen de karsımda puta tapan samana benzerdin.
Bu kul sana tâbidir; gönlü, senin dilegine göre aydınlanmıs, yanmıstır. Neyi “pisir, hazırla” dersen hemen
“pisti, yandı bile” derim.
Ben senin ıspanagınım. ster eksili pisir, ister tatlılı…
2410. Küfür söylemistim; iste imana geldim. Can ve gönülle hükmüne tâbi oldum.
Senin sahane huyunu takdir edemedim. Huzuruna küstahça esek sürdüm.
Fakat affından bir mum düzüp yakınca tövbe ettim; itirazı bıraktım.
Kılıçla kefeni huzuruna koyuyorum; önüne boynumu uzatıyorum; vur!
Acı ayrılıktan gem vuruyorsun. Ne istersen yap, fakat bunu yapma!
2415. Gönlünde benim için gizlice bir özür dileyici vardır ki o, ben olmasam da bana sefaat edip durur.
Gönlündeki o özür dileyicim senin huyundur. Ona güvendigimden gönlüm, kendisine suç aradı.
Ey ahlâkı yüz batman baldan daha güzel, daha tatlı olan kızgın adam! Sen de bana gönlünden ve gizlice
merhamet et.”
Bu suretle güzel, açık açık söylerken kadına bir aglamadır geldi.
Aglaması bile yüzünün güzelligiyle gönülleri cezbeden o güzelin, hüngür hüngür aglaması haddinden asınca.
2420. O gözyası yagmurundan bir yıldırım zuhur etti, o naziri bulunmayan erin gönlüne bir kıvılcım sıçradı.
Adamın, güzel yüzüne kul oldugu dilber, kulluga baslarsa hal ne olur, insan ne hale gelir?
Azametinden yüregini oynatan, kibirinden seni tir tir titreten sevgili, gözünün önünde aglamaya baslarsa ne
hale girersin?
Naz ve istignası ile can ve gönülleri kan haline getiren güzel, niyaza girisirse hal ne olur?
Cevrü cefası, bize tuzak olan dilber, özür dilemeye kalkısırsa biz ne mazeret bulabilir, ne söyleyebiliriz?
2425. Züyyine linnâs, hükmünce Allah’nın insanlar için bezedigi seylerden halk, nasıl kurtulabilir?
Allah; kadını erkeklere munis olmak üzere yarattı. Âdem nasıl olurda Havva’dan ayrılabilir?
Kisi yigitlikte Zâloglu Rüstem bile olsa Hamza’dan bile ileri geçse yine hükmetme hususunda karısının esiridir.
Âdem sözlerinden âlemin sarhos oldugu Muhammed bile “Kellimîni ya Humeyrâ” derdi.
Gerçi zâhiren su, atesten üstündür; fakat bir kaba konunca ates, onu fıkır fıkır kaynatır.
2430. kisinin arasında bir tencere, bir çömlek oldu mu ates, o suyu yok eder, hava haline getirir.
Görünüste su nasıl atesten üstünse, sen de kadından üstünsün; fakat hakikatte ona maglûpsun, sen onu
istemektesin.
Böyle bir hassa ancak Âdemoglundadır. Çünkü insanda muhabbet vardır. Hayvanın muhabbeti azdır ve bu da
onun nâkıs olmasından ileri gelmistir.
Kadınlar, akıllı kisiye galebe ederler, fakat cahil kisi onlara galip olur
Peygamber dedi ki: “Kadınlar; akıllı kisilere ehli dil olanlara fazlasıyla galip olurlar.
Fakat cahiller, kadına galebe ederler.” Çünkü onlar sert ve kaba muameleli olurlar.
2435. Onlarda acıma, lûtfetme, sevme azdır. Çünkü tabiatlarında, yaradılıslarında hayvanlık üstündür.
Sevgi ve acıma, insanlık vasfıdır; hiddet ve sehvetse… hayvanlık vasfıdır.
Kadın, Hak nurudur, sevgili degil… Sanki yaratıcıdır, yaratılmıs degildir!
O adamın kendisini karısına teslim etmesi, kadının istek ve itirazını Hakk’ın emri bilmesi… Dönen
bir seyi bir döndürenin bulundugu, her bilene göre alken sabittir
Avamdan olan birisinin ölüm anında avamlıktan pisman olması gibi o bedevî de söyledigine pisman oldu.
“Canımın canına nasıl oldu da düsman kesildim; canımın basına nasıl oldu da tekmeler savurdum?” dedi.
2440. Aklımız bastan ayagı fark etmesin diye kaza geldi mi, gözümüzü örtüyor.
Kaza geçince, insan kendisini yemege baslar. Perdesi yırtılan, sırrı meydana çıkan, yakasını yırtar.
Bedevî dedi ki: “Ey kadın, pisman oluyorum. Kâfir olmussam bile müslüman olmaktayım.
Sana karsı suçluyum bana acı; beni kökümden, dibimden kâmilen söküp atma!”
htiyar kâfir, pisman olursa özür getirmeye baslar ve müslüman olur.
2445. Allah tapusu, rahmet ve keremlerle dopdoludur. Varlık da ona âsık yokluk da.
Küfür de o ululuk sahibi Allah’ya âsıktır, iman da; bakır da o kimyanın kuludur, gümüs de!
Zehirle panzehir, zulmetle nur nasıl Allah dilegine müsahharsa Mûsâ ve Firavun da Allah
dilegine müsahhardır. Firavun’un, serefine halel gelmemesi için Allah’ya yalnızca münacatı
Mûsâ’nın da mâna cihetinden bir yolu vardır, Firavun’un da. Fakat, zâhiren Mûsâ yolludur, Firavun yolsuz.
Mûsâ , gündüzün Allah huzurunda aglayıp inledi; Firavunda gece yarısı agladı,
Dedi ki; “Ey Allah, boynundaki bu demir zincir nedir? Boynumda demir zincir olmasa kim “ Ben, benim” der
(asılsız dâvaya. Benlige kalkısır? )
2450. Süphe yok ki Mûsâ’yı nurlandıran iradenle beni de karanlıklara daldırdın.
Mûsâ’yı, ay yüzlü bir hale getirten dileginle canımın aynı kara yüzlü bir hale getirdin.
Yıldızım aydan daha iyi, daha talihli degil ki. Tutulursa ne çarem var?
Halk, benim nöbetimi Allah diye, Sultan diye tutuyor ama dogrusu ay tutulmus, tas çalıyorlar!
Onlar tas çalıp gürültü ediyorlar ama o gürültüyle ayı rüsvay etmektedirler.
2455. Ben ki Firavun’um, söhretten elâman! “Enerabbüküm-ül â’lâ demem de beni rüsvay eden tas
gürültüsüdür.
Mûsâ’da, ben de aynı kapının kuluyuz. Fakat senin ormanında senin baltan isliyor; dalları senin baltan
kesmektedir;
Bir dalı yetistiriyor, öbürünü kesip atıyor.
Baltaya karsı dalın eli var mı? Ne gezer! Hiç dal baltanın elinden kurtulabilir mi?
Balta senindir, o kudret hakkı için kereminden bu egrilikleri dogrult!”
2460. Firavun yine kendi kendine “Ne sasılacak sey! Ben bütün gece “Ey Rabbimiz” diye yalvarmıyor
muyum?
Yalnızken mütevazi bir hale geliyor, düzeliyorum. Neden Mûsâ’ya karsı öyle oluyorum?
Kalp altının rengi halis altından on derece daha parlak olsa atase karsı nasıl yüzü kara bir hale gelir!
Kalbim de kalıbım da onun hükmünde degil mi? Bir zaman, beni iç haline kor, bir zaman kabuk haline.
Bir zaman beni ay haline kor, bir zaman karartır. Allah’nın isi, bundan baska nedir ki?
2465. Ekin ol der beni yesertir. Çirkinles der, sarartır.
Varlıgı emriyle yaratan Allah’nın çevgânları önünde mekân âleminde de kosup duruyoruz. Lâmekân âleminde
de.
Renksizlik âlemi, renge esir olunca bir Mûsâ öbür Mûsâ ile savasa düstü.
Renksizlik âlemine ulasırsan Mûsâ ile Firavun’un karıstıgı âleme erisirsin.
Bu nükte yüzünden hatırına “renk, nasıl olur da kıylü kalden kurtulur?
Sasılacak sey… Bu renk, renksizlik âleminden zuhura geldigi halde, renksizlikle nasıl savasa girisir?
2470. * Yagın aslı sudandır ve su ile artar. Sonunda nasıl olur da suya zıt olur?
Mademki yagı su ile yogurdular; yag sudan oldu; su ile yag neden birbirine zıt oldu?
Gül dikenden meydana meydana gelmistir, diken de gülden… böyle oldugu halde niçin savasa, maceralara
düsmüslerdi?.. gibi bir sual hatıra gelirse (bil ki bu)
Ya hakikatta savas degildir, bir hikmet içindir, esek satanların kavgaları gibi bir hiledir. Bir sanattır;
Yahut ne savas ne hikmet…Hayretten ibarettir. Bu, viraneliktir, içinde define aramak gerek.
2475. Sen define sandıgın sey yüzünden, o vehminden defineyi kaybediyorsun.
Sen vehmi de, tedbirleri, düsünceleri de mamure bil, mamur yerlerde define olmaz.
Mamur yerlerde varlık, didismek olur. Yok olan, varlıklardan utanır, arlanır.
Varlık, yokluktan feryad etmemistir. Yokluk, o varlıgı, kendisinden uzaklastırmıs, gidermistir.
“Ben yokluktan kaçıyorum” deme. Hakikatte o, senden yirmi kere daha fazla kaçmakta!
2480. Görünüste seni kendisine çagırmaktadır ama içinden seni reddetme sopasıyla sürmektedir.
Bu isler, kovalayanı yanıltmak için ata çakılan ters nallardır; ey sâf kisi! Firavun’un, Mûsâ’dan nefretini, sen
Mûsâ’dan bil.
” Hasiret dünya vel âhire “ hükmünce sakilerin, iki cihanda da mahrumiyetlerinin sebebi
Tabiata inananlar; gök bir yumurtadır, yer de onun sarısı diye itikat etmislerdir.
Birisi, “Bu yeryüzü, yeri kaplayan gögün ortasında nasıl duruyor?
Havaya asılmıs bir kandil gibi ne asagıya gitmekte, ne yukarı çıkmakta” dedi.
2485. O hakîm, “Altı cihetten de gögün çekmesi yüzünden hava ortasında kalır.
Mıknatıstan bir yuvarlak olsa ortasına konan demir, ortada kalır” diye cevap verdi.
Öteki hakîm de “Sâf gök, kara topragı kendisine çekmez.
Onu altı taraftan da iter. Ondan dolayı da yeryüzü, kuvvetli yeller ortasında muallâkta kalmıstır” dedi.
Kemâl ehlinin gönülleri de firavunların canlarını böyle defeder de, onlar dalâletde kalırlar.
2490. Onları bu cihan da defeder, o cihan da. O yolsuzlar da bu yüzden o cihandan da mahrum kalırlar, bu
cihanda da.
Ululuk sahibi Allahnın kullarından, velîlerden bas çeker, uzaklasırsan bil ki onlar senden hoslanmıyorlar, onlar
seni istemiyorlar.
Onların kehlibarları vardır, meydana çıkarırlarsa senin saman çöpü gibi olan varlıgını deliye döndürür,
kendilerine çekerler.
Kehlibarlarını saklarlarsa derhal seni azgınlıga teslim ederler.
Hayvanlık mertebesi nasıl insanlıga esir ve maglûpsa.
2495. nsan mertebesinin de Allah velîlerinin elinde hayvan gibi maglûp oldugunu anla ey yoksul!
Ahmed, irsadederken halka “Kullarım” dedi. Allah bütün âlemi “ Kul yâ ibâdî” diye çagır” buyurdu.
Senin aklın deveciye benzer, sen de devesin, Akıl, seni, ister istemez hükmünce çekip durmaktadır.
Velîler, akılların aklıdır. Akıllar da ta en sonuncusuna kadar develere benzer.
Onlara ibretle bak: bir kılavuz, yüz binlerce can!
2500. Ne kılavuzu ne deveciyi! Sen, günesi gören gözü bul da sonra bak!
Bütün cihan, gece içinde kalmıs, karanlıklara mıhlanmıs, günesi ve gündüzü bekleyip durmakta.
ste sana zerrede gizli günes, iste sana kuzu postuna bürünmüs erkek aslan.
ste sana saman altında gizli bir deniz! Kendine gel, o samana süphe ile ayak basma!
Ama yol gösterici hakkında içe gelen süphe, Allah rahmetidir.
2505. Her peygamber dünyaya tek gelmistir. Tektir ama içinde yüzlerce âlem gizli.
Âlem-i Kübra, kudretle sihir yaptı da cirmini, küçücük bir suret içinde gizledi.
Ahmaklar onu tek ve zayıf gördüler. Hiç padisahın dostu olan zayıf olur mu?
Ahmaklar, “O, ancak bir tek kisiden ibaret!” dediler. Vay âkıbeti düsünmeyen!
His gözünün Salih Peygamber’i ve devesini hakîr görmesi… Ulu Allah, bir orduyu helâk etmek isterse,
düsmanları, galip olsalar bile onlara hor ve pek az gösterir “ Ve yukallilüküm fî a’yünihim liyakdiyallahu ermen
kâne mef’ûlâ “
Salih’in devesi görünüste deveydi, o zâlim kavim, bilgisizlik yüzünden deveyi kestiler.
2510. Su için deveye düsman olduklarından kendileri, mezara su ve ekmek oldular. ( helâk olup mezarı
doyurdular).
Allah devesi, ırmaktan buluttan su içmekteydi. Onlar, Hakk’ın suyunu Hak’tan esirgediler.
Salih’in devesi, salih kisilerin cisimleri gibidir; onlar kötülerin helâki için tuzaktır.
Neticede” Allah devesinden ve içeceginden çekinin” hükmü, o ümmeti ne dertlere ugrattı, onları nasıl helâk
etti!
Allah kahrının sahnesi, bir devenin kanına diyet olarak onlardan bütün bir sehri diledi.
2515. Ruh, Salih gibidir,ten de deveye benzer. Ruh vuslattadır ten ihtiyaç içindedir.
Temiz ruha zarar vermenin imkânı yoktur. Allah yaralanmaz.
Böyle ruha sahip olanlara kimse galip gelemez. Zarar gelse bile sedefe gelir, inciye degil.
Temiz ruha zarar vermenin imkânı yoktur. Allah’nın nuru, kâfirlere maglup olmaz.
Can, topraga mensup cisme, kötü kisiler, incitsinler de Allah imtihanını görsünler diye ulastı, bu yüzden
cisimle bagdastı, birlesti.
2520. Canı inciten kisinin, bu incitmenin Allah’yı incitme oldugundan haberi yoktur. Bilmiyor ki bu küpün
suyu ırmak suyu ile birlesmistir.
Allah bütün âleme penah olsun diye bir cisme alâka baglamıstır.
*Onların gönüllerine kimse muzaffer olamaz. Sedefe zarar gelir, inciye gelmez.
Allah velisinin cisim devesine kul ol ki Salih Peygamberle kapı yoldası olasın.
Salih peygamber, “ Madem ki haset ettiniz, bu isi yaptınız… üç gün sonra Allah’dan azap erisecek.
Ondan üç gün sonra da can alıcı Allah’dan baska bir âfet gelecek ki onun üç alâmeti vardır:
2525. Hepinizin yüzünüzün rengi degisir. Birbirinize bakınca yüzlerinizi türlü türlü renklerde görürsünüz.
lk günlerde yüzleriniz safran gibi sararır; ikinci günü erguvan gibi kızarır.
Üçüncü günü yüzleriniz tamamı ile kararır, ondan sonra da Allah’nın kahrı gelir, çatar.
Eger bu tehdide benden delil isterseniz devenin yavrusunu daha dogru kovalayın!
Eger tutabilirseniz derdinize çare bulunur. Tutamazsanız ümit kusu uzaktan kaçtı, gitti!” dedi.
*Bu sözü duyunca hepsi birden köpek gibi onun ardından segirtmege basladılar.
2530. Kimse yavruya erismedi; daglar arasına dalıp kayboldu.
*Temiz ruh gibi ten ayıbından, nimet ve ihsan sahibi Allah’ya kaçıp gitmekteydi.
Salih dedi ki: “Gördünüz mü Allah’nın bu kazası nasıl geldi? Artık ümidin boynunu vurdu.”
Devenin yavrusu nedir? Salih? Peygamberin gönlü. Onun hatırını ele alın, onun istegini yerine getirin.
Onun gönlünü alırsanız azaptan kurtuldunuz; yoksa, pisman oldugunuzun, ümitsizlige düstügünüzün günüdür.
Salih’ten bu bulanık vâdi duydukları gibi azaba göz dikip beklemeye basladılar.
2535. Birinci gün yüzlerinin sarardıgını gördüler.Ümitsizlikle soguk soguk ah etmeye basladılar.
kinci günü hepsinin yüzü kızardı. Artık ümit ve tövbe nöbeti kayboldu.
Üçüncü gün hepsinin yüzü kapkara kesildi. Salih Peygamberin hükmü: cenksiz, cidalsiz dogru çıktı.
Hepsi de ümitsiz bir hale gelince kuslar gibi ayaklarını altlarına alıp iki dizlerinin üstlerine çöktüler.
Cibril-i Emin, bu diz çökmeyi Peygambere “Câsimîn” âyetini getirerek Kur’an’da anlattı.
2540. Sana diz çökmeyi ögrettikleri ve seni bu çesit diz çökmeden korkuttukları vakit, yani belâ gelmeden
diz çök!
Salih’in kavmi, Allah kahrının zahmını beklediler: o kahır ve azap da gelip o sehri yok etti.
Salih, halvetten çıkıp sehre dogru gitti; gördü ki sehir duman ve ates içinde.
Onların hâk ile yeksân olmus cüzülerinden bile feryat ve figanlarını duyuyordu; feryat duyulmaktaydı ama
ortada feryat eden yok!
Kemiklerinden iniltiler, sızıntılar duydu; canları çig taneleri gibi yas döküyor, aglıyordu.
2545. Salih bunu duyup aglamaya basladı: feryat edenlere feryat etmeye koyuldu:
”Ey bâtıl yolda yasayan kavim! Ben sizin çevrinizden Allah’ya sikâyet etmis aglamıstım.
Allah, bana “Onların eziyetlerine sabret; onlara nasihat ver. Zaten devirlerinden çok bir zaman kalmadı”
demisti.
Ben, “ Cefaları eziyetleri yüzünden onlara nasihat edemiyorum. Nasihat sütü sevgiden, sâflıktan cosup akar”
demistim.
Bana o kadar eziyetler ettiniz ki nasihat sütü damarlarımda dondu.
2550. Allah, bana “Ben sana lûtuf ve inayet eder, o yaralara merhem koyarım” buyurdu.
Hak, gönlümü gök gibi sâf bir hale getirdi. Gönlümden, sizin cefalarınızı sildi, süpürdü.
Yine size nasihatler vermeye, seker gibi temsiller getirmeye , sözler söylemeye basladım.
Sekerden taze süt çıkarıp balla sekeri sözlerime katmaya, size tatlı tatlı ögütler vermeye koyuldum.
O sözler, size zehir gibi tesir etti. Çünkü siz bastan asagı zehir membaı, zehir madeniydiniz, zehirden
ibarettiniz.
2555. Nasıl gamlanayım ki gam bas asagı yuvarlanıp gitti. Ey inatçı kavim! Gam sizdiniz.
Gamın ölümüne aglayıp feryat eden olur mu? Bastaki yara iyilesince bu yüzden saçını sakalını yolan bulunur
mu?”
Salih, yüzünü kendine çevirip dedi ki: “Ey feryat eden, onlar feryat etmeye degmez!”
Ey Kur’an’ı dogru okuyan! Egri okuma. Zâlim kavmin ardından nasıl yas tutayım?
Fakat yine gözünden, gönlünden yaslar akmaya basladı. Onda sebepsiz bir merhamet hâsıl oldu.
2560. Gözyası damarları (yagmur gibi) yagmaktaydı, kendisi de sasırmıstı. Bu katralar, cömertlik ve kerem
denizinin sebepsiz akan katralarıydı.
O aglarken aklı diyordu ki: “Bu aglama neden? Seninle eglenen o çesit bir kavme aglamak reva mı?
Neye aglıyorsun, söyle. Yaptıkları islere mi? O gidisleri kötü kin askerine mi?
Onların paslı karanlık gönüllerine mi, yılan gibi zehirli dillerine mi?
Onların Segsar’larınkine benzeyen nefes ve dislerine mi? Akrep yatagı olan agız ve gözlerine mi?
2565. natlarına mı, alaylarına mı, kınamalarına mı? Sükret; bak, Allah onları nasıl hapsetti, helâk eyledi!
Elleri egri, ayakları egri, gözleri egri, bakısları egri, savasları egri, öfkeleri egri…
Onlar, geçmisleri taklit edip naklettikleri reylere uyduklarından bu akıl pîrinin basına ayak bastılar.
Birbirlerine görünmek ve duyulmak kaygısı ile hür ihtiyar olmadılar, kart esek oldular.
Allah cehennemlikleri göstermek üzere dünyaya cennetten kullar getirdi…”
Allah iki deniz yarattı,birbirlerine kavustukları halde aralarında bir perde vardır,birbirlerine karısmazlar“
âyetlerinin mânası
2570. Cehennemlikler, cennetlikler bir dükkânda otururlar. Aralarında bir perde vardır, birbirlerine
karısmazlar.
Nâr ehliyle nur ehli, görünüste karısıktır ama aralarında Kaf dagı çekilmistir.
Bunlar, madende toprakla altının birbirine karısmasına benzerler. Toprakla altın karısıktır ama aralarında
yüzlerce ova, yüzlerce konak var!
Bu, bir dizide hakikî inci ile yalancı incinin bir gecelik konuk gibi misafir olmasına benzer.
Denizin yarısı seker gibi tatlı, lezzetli, rengi ay gibi parlak;
2575. Diger yarısı, yılan zehiri gibi acı,lezzetsiz, rengi de katran gibi kara.
Cennetlikle cehennemlik olanlar da deniz gibi alttan üstten, dalgalanıp dururlar.
Dar ve küçük bir cisimden dalgaların birbiri ardınca zuhuru da canların barısta, savasta birbirlerine
karısmalarına benzer.
Barıs dalgaları kopar, gönüllerden kinleri giderir.
Bunun aksine savas dalgaları kopar, sevgileri altüst eder.
2580. Sevgi, acıları tatlıya çeker, tatlılastırır. Çünkü sevgilerin aslı, dogru yola götürmedir.
Kahır ise, tatlıyı acılıga çekmektedir. Acı, tatlı ile bir arada bulunur, bagdasır mı?
Acı tatlı; bu gözle görünmez. Basiret ehli, onları, akıbet penceresinden görmeyi bilir.
Akıbeti gören göz, dogruyu görebilir. Âhiri gören göz ise gururdan, körlükten ibarettir.
Nice tatlılar vardır ki seker gibidir, fakat o seker içinde zehir gizlidir.
2585. Aklı en üstün, anlayısı en keskin olan, kokudan anlar. Öbürüyse ancak dudagına, disine degince fark
eder.
Seytan “Yiyin” diye bagırır ama o adamın dudagı zehri, bogazına varmadan reddeder.
Baska biri bogazına varınca anlar, bir baskası yer, bedenini berbat edince anlar.
Zehir; diger birisinde abdest bozarken yanıs yapar; zaman zaman cigerini delen bir acı peyda eder.
Bir baskasında zehrin eseri; günler, aylar geçtikten sonra görünür. Diger birisinde ise ölümden ve Sûr
üfürüldükten sonra meydana çıkar.
2590. Eger o kisiye mezarda mühlet verirlerse mutlaka mahser günü azap ederler.
Her otun, her sekerin zamanede bir olus müddeti vardır.
Lâlin, günesin tesiriyle renk, parlaklık ve letafet elde etmesi için yılların geçmesi gerektir.
Alelâde otlar, iki ay içinde yetisir. Fakat kırmızı gül, ancak bir yılda yetisir gül verir.
Yüce ve Ulu Allah, bunun için eceli, yani her seyin müddetini En’am sûresinde anlatmıstır.
2595. Bunu duydun ya; her kılın kulak kesilsin… Bu duydugun âbıhayattır, afiyet olsun!
Bu söze söz deme, âbıhayat de. Bu sözü, eski harfler teninde yepyeni bir ruh olarak gör.
Arkadas; baska bir nükte daha duy. Bu nükte can gibi hem apaçık, meydandadır, hem gayet ince ve gizli.
Bir yer olur ki bu yılan zehri, Allah’nın tasarruflarıyla gayet tatlı ve lezzetli bir hale gelir.
Bir yerde zehirdir, bir yerde ilâç… Bir yerde küfürdü, bir yerde tam lâyık ve yerinde.
2600. Orada cana zarar verir ama burada derman kesilir.
Su, koruk içinde eksidir; fakat üzüme gelince tatlılasır, güzellesir.
Sonra küpün içine girince acır, haram olur…Sirke olunca ne güzel katıktır!
Müridin, küstahlık ederek kâmil vlî ne yaparsa yapması lâyık degildir. Çünkü helva, hekime ziyan vermez
ama hastaya ziyan verir. Soguk ve kar, olmus üzüme dokunmaz, fakat koruga dokunur. Çünkü koruk, daha
kemâle gelmemistir; yoldadır; “ Liyagfire lekellâhu mâ tekaddeme min zenbike ve ma teahhar “ haline
gelmemistir
Velî, zehir yese bal olur, fakat talip yese aklı kararır zarara ugrar.
Süleyman ”Rabbi hebli” demis, yani “”Benden baskasına bu saltanatı verme.”
2605. Yahut benden baskasına bu lûtufta, bu ihsanda bulunma” diye niyaz etmistir. Bu hasede benzer ama
degildir.
Lâ yenbagı nüktesini candan oku. Benden sonra bu saltanatı kimseye verme sırrını onun nekesliginden
bilme.
Hattâ o, saltanatta yüzlerce zarar ve tehlike gördü. Cihan saltanatı, kıldan kıla, bastanbasa can kaygısından,
bas korkusundan ibarettir.
Bas korkusuyla can ve din korkusu… Bize bunun gibi bir imtihan daha olamaz.
Süleyman himmetli birisi gerektir ki bu yüz binlerce renkten, kokudan vazgeçsin.
2610. Kuvvet ve kudretiyle beraber o saltanatın dalgası Süleyman’ın bile nefesini tıkıyordu.
Bu keder yüzünden üstüne toz, toprak konunca bütün cihan padisahlarına acıdı da.
Sefaat edip ”Bana verdigin bu saltanatı, kemal sahibi olanlara da ver.
Bu saltanatı, kerem edip kime verir, kime bagıslarsan Süleyman odur, o da benim.
O benden sonra kimseye verme hükmüne dahil degildir; benimledir. Hattâ benimle ne demek? O kisi, davasız,
nizasız benim” dedi.
2615. Bunu anlatmak farzdır. Ama biz, yine karıkoca hikâyesine dönüyoruz.
Arapla esine ait hikâyenin sonu
Bir Muhlis’in (Çelebi Hüsameddin’in) gönlü, o karı ve koca hikâyesinin neticesini istemekte.
Karıkoca hikâyesi, bir masaldan ibaret. Fakat onu nefsinle aklının misali bil.
Bu kadınla erkek nefisle akıldır. yi kisiye de mutlaka lâzımdır, kötü kisiye de.
Bu ikisi, toprak yurtta esir ve mahpusturlar. Gece gündüz savasta macera içinde.
2620. Kadın durmadan evin ihtiyaçlarını ister, evin serefini, yani eve lâzım olan ekmegi, yüceligi, hürmeti
diler durur.
Nefis, kadın gibi her ise bir çare bulmak üzere gâh topraga dösenir, tevazu gösterir; gâh ululuk diler, yücelir.
Aklınsa, bu düsüncelerden zaten haberi yoktur. Fikrinde Allah gamından baska bir sey yoktur.
Hikâyenin içyüzü, bu tane ve tuzaktır, nefisle akıl arasındaki maceradır, fakat sen dıs yüzünün tamamını dinle.
Eger yalnız mânaya ait anlatıs kifayet etseydi âlem halkı, tamamı ile isten güçten kalır, âlemin nizamı bozulur
giderdi.
2625. Sevgi, düsünce ve mânadan ibaret olsaydı senin oruç ve namazının zâhiri suretleri de kalmaz, yok
olurdu.
Dostların birbirine armagan sunmaları, dostluga nazaran ancak görünüse ait seylerdir.
Fakat bu suretle o armaganlar, gönüllerde gizli bulunan sevgilere sahadet eder.
Çünkü, ey ulu kisi, zâhiri iyilikler gizli sevgilere sahittir.
Sahidin de bazen dogrucu, bazen yalancı olur. Sarhos, bazen saraptan olur, bazen de ayrandan!
2630. Ayran içen de kendisini sarhos gösterebilir. Gürültü eder, sarhos görünür.
O murai de, kendisini muhabbet sarhosu sansınlar diye oruçlu görünür, namaz kılar.
Surete ait islerden meydana gelen sey bambaskadır. Fakat gönülde gizli olan seye alâmettir. Ya Rabbi,
duamızı kabul et, bize bu temyizi ver de o egri, yalancı alâmeti,dogrusundan ayırt edelim.
Hiç, bu temyize nasıl malik olur? Allah nuru ile bakar, görürse o zaman bu temyizi elde eder.
2635. Eser olmasa bile sebep onu meydana çıkarır. Akrabalık gibi…Akrabalık sevgiyi bildirir.
Fakat imam ve muktedası Allah nuru olan kisi, ne eserlere kul olur ne sebeplere.
Sevgi gönülde sûlelendikçe büyür, nihayet sevgi sahibi, eserden kurtulur.
Sevgisini bildirmeye ihtiyacı yoktur. Çünkü sevgi nurunu bütün kâinata yaymıstır.
Bu sözün tamamlanması için hayli tafsilât var ama sen ara.
2640. Gerçi mâna, bu suretten zâhir olmaktadır ama bir cihetten mânaya yakındır, bir bakımdan mânaya
uzak!
Delâlet hususunda mâna ile suret, su ile agaç gibidir. Mahiyetlerine bakarsan birbirlerinden tamamı ile
uzaktırlar.
Sen mahiyetleri de bırak, hasasları da. O iki rızık arayan karıkocanın ahvalini anlat.
O Arabın, karısının dilegine uyması ve “ Bu inkıyatta bir hilem var, ne de imtihan yoluyla yapıyorum “ diye
yemin etmesi
Arap dedi ki: “Ayrılıktan vazgeçtim. Hüküm senin… Kılıcı kından çek, emret.
Ne dersen ben sana tâbiim; emrin, ister iyi olsun, ister kötü… ona bakmam.
2645. Senin ugruna feda olayım; çünkü seni seviyorum. Sevgi; insanı kör eder, sagır yapar.”
Kadın “Sahiden beni seviyor musun, yoksa hile ile sırrımı ögrenmek mi istiyorsun?” dedi.
Erkek dedi ki: “Gizli sırları bilen ve Âdem Safi’yi yaratan Allah hakkı için (Seni seviyorum).
Allah, Âdem’e üç arsın bir boy verdigi halde ruhlarda, levhlerde ne varsa hepsini gösterdi.
Allah, ona ezelden ebede kadar ne varsa ve ne olacaksa, önceden ve “Allemelesmâ” sından ders verdi,
ögretti.
2650. Bu suretle melekler, onun ders vermesine hayran oldular, kendilerinden geçtiler. Onun takdisiyle
baska bir mukaddeslige eristiler.
Âdem’in yüzünden nail oldukları fütuhata, göklerde bile erisememislerdir.
Âdem’in o pak ruhunun fezasına nispetle yedi gök sahası bile dardı.
Peygamber “Allah; ben, yücelere, asagılara yere, göge, hatta arsa sıgmam. Bunu, ey aziz, yakînen bil.
2655. Fakat sasılacak seydir ki inanan kisinin kalbine sıgarım. Beni ararsan inanan gönüllerde ara buyurdu”
dedi.
Allah dedi ki: “Ey haramdan, süpheli seylerden sakınan! Kullarımın arasına gir ki bu suretle beni görme
cennetine erisesin.”
Ars, bile o nuriyle, o genisligiyle beraber Âdem’ görünce yerinden kalktı.
Arsın sonsuz bir büyüklügü var, fakat mânaya karsı suret nedir ki?
Her melek diyordu ki: Bizim bundan önce yeryüzüyle üfletimiz vardı.
2660. Hizmet ve ibadet tohumunu yere ekiyorduk. Yere olan bu meylimize, bu alâkamıza da sasmaktaydık.
Gökten yaratıldıgımız halde yeryüzüne bu alâkamız nedir?
Biz nurlarız, karanlıklarla ülfetimiz neden? Nur zulmetlerle yasayabilir mi?
Ey Âdem! O ülfet, senin kokundanmıs. Çünkü cisminin nesci yeryüzü.
Topraktan olan cismini yeryüzünde dokudular; pak nurunu burada buldular.
2665. Simdi canımızın ruhundan buldugu ülfet, bundan önce cisminin yogruldugu topraktan parlıyordu.
Yeryüzündeydik ama yerden gafildik, orada gömülü olan defineden haberimiz yoktu.
Allah da bize oradan göklere sefer etmeyi emredince, bu yurt degistirme, acı geldi.
O yüzden Allah’ya deliller getirerek “Ey Allah! Bizim yerimize kim gelecek?
Bu tesbih ve tehlinin nurunu, dedikoduya satıyorsun” dedik.
2670. Allah hükmü, bize rahmet yaygısını dösedi:”Açıkça istediginizi söyleyin.
Tek evlâtların babalarına söyledikleri gibi agzınıza ne gelirse çekinmeden deyin.
Çünkü bu sözler, yarasmasa bile rahmetim, gazabımdan artıktır.
Ey melek! Bunu meydana çıkarmak için gönlünüze süpheler salmaktayım;
Sen söyleyesin; ben darılmayayım, gazaplanmayayım. Bu suretle de benim hilmimi inkâr eden agız açamasın.
2675. Her nefeste bizim hilmimizden yüzlerce baba yüzlerce ana dogar, yokluga dalıp mahvolur.
O babaların, o anaların hilmi, sefkati, bizim hilim ve sefkat denizimizin köpügüdür. Köpük gider gelir ama
deniz bâkidir dedi.”
Hayır, ne dedim? O inciye karsı bu sedef, köpük degil, köpügünün köpügüdür.
ste o köpük hakkı için, o sâf deniz hakkı için bu söz bir sınama, bir lâf degil.
Sevgiden, vefadan, boyun büküp teslim olmadan ileri gelmistir. Huzuruna varacagım Allah hakkı için.
2680. Bu hevesim, sence sınamadan ibaretse bu sınamamı sına.
Sırrını saklama ki sırrım meydana çıksın. Elimden geleni; gücümün yettigini buyur!
Gönlündekini benden gizleme de benim gönlümdeki de ortaya çıksın bu suretle ne yapabileceksem kabul
edeyim.
Fakat nasıl edeyim; elimde ne çare var? Bir bak hele, canım ne ise yarar ki?
Kadının kocasına rızık isteme yolunu göstermesi, onun da kabul etmesi
Kadın dedi ki:”Bir günes dogmus, bütün cihan ondan aydınlanmıstır.
2685. O Allah vekili, Allah halifesidir. Bagdat sehri, onun yüzünden bahar gibidir.
O padisaha ulasabilirsen padisah olursun. Ne vakte kadar ikbal sahibi olmayanların yanına gidip duracaksın?
kbal sahiplerinin dostlugu kimya gibidir. Onların nazarına benzer kimya nerede?
Ahmed’in gözü Ebubekir’e degince o bir tasdik yüzünden Sıddıyk olmustur.”
Kocası, “Ben padisah huzuruna nasıl kabul olunurum; bir bahanesiz onun yanına nasıl giderim?
2690. Buna bir münasebet, bir vesile gerek. Hiçbir sanat aletsiz meydana gelir mi?
Mecnun gibi ki, birisinden Leylâ’nın bir parça hastalandıgını duydu.
Eyvah, dedi; bahanesiz nasıl gideyim? Gitmezsem, hatırını sormazsam ne hale gelirim?
Keske hazık bir hekîm olaydım…O vakit Leylâ’ya kosa, kosa giderdim.
Allah, bize “Ya Muhammed, gelin de” buyurdu da bu davet, utanmamızın giderilmesine sebep oldu.
2695. Gece kuslarının gözleri ve kabiliyetleri olsaydı gündüzün uçup gezerler, dönüp dolasırlardı” dedi.
Kadın cevap verdi: “Kerem sahibi padisah meydana girer, kendisini gösterirse aletsizlik, aletin ta kendisi,
vesileden mahrum olus, vesilenin aynı oldu.
Çünkü alet, vesile… dâvaya düsmektir, varlık alâmetidir. Asıl hüner aletsizliktedir, alçalmadadır.”
Arap “Aletsiz nasıl alısveris edeyim de aletsizligi elde edeyim?
Müflisligime de bir delil gerek ki padisah halime acısın.
2700. Sen, bana dedikodudan ve hileden baska bir sahit göster de o sen padisah merhamete gelsin.
Çünkü sözden ve kötü hileden ibaret olan bu sahitlik o hâkimler hâkiminin yanında mecruhtur.
Müflisin sahidi dogruluk olmalı ki nuru, söylemeden parıldasın (halini arzetmeden hali anlasılan)” dedi.
Arabın, orada su kıtlıgı var sanarak çölleri asıp Bagdat’a, halifeye bir testi yagmur suyu hediye götürmesi
Kadın dedi ki: “Dogruluk varlıgından tamamı ile çıkıp arınarak, istegini terk etmendir.
Testimizde yagmur suyu var. Malın, mülkün, sermayen bundan ibaret.
2705. Bu su testisini al, git; padisahlar padisahın huzuruna var, armagan götür.
De ki: Bizim bundan baska hiçbir malımız, mülkümüz yok. Çölde de bundan iyi su hiç yoktur.
Padisahın hazinesi agır elbiselerle doluysa da bunun gibi suyu yoktur. Bu su az bulunur.
O testi nedir? Bizim mezar gibi cismimiz, içinde de bizim acı ve hislerimizin suyu var.
Ey Allah! “Allah, cennet karsılıgına iman edenlerin canlarını, mallarını satın aldı” âyetindeki fazıl ve
kereminden bizim bu küpümüzü, bu testimizi kabul et!
2710. Bu bes duygudan meydana gelme bes lüleli testideki suyu her türlü murdar seylerden, her çesit
pisliklerden temiz tut.
Bu suretle su testinin denize bir menfezi olsunda testim deniz huyuyla huylansın.
Armaganı padisaha tertemiz götürünce onu görür, anlamak ister.
Ondan sonra da artık testinin suyu nihayetsiz bir dereceye gelir. Testinin suyundan yüzlerce dünya dolar.
Lüleleri kapa, testiyi de küpten doldur. Allah” Gözlerinizi heva ve hevesten yumun” buyurdu.
2715. Arap, kimin böyle bir hediyesi var? Hakikaten bu armagan, öyle bir padisaha lâyık diye
gururlanmaktaydı.
Kadın da bilmiyordu ki, orada yol üzerinde seker gibi Dicle akıp durmakta.
Sehrin ortasından gemilerle, balık aglarıyla dolu, deniz gibi akıp gitmekte.
Padisahın huzuruna var da sevketi, azameti gör; altından nehirler akan bahçeler diye övülen yerlere bak!
O saffet denizine nispetle bizim, anlayıslarımız bir katradan ibarettir.
Arabın su testisini keçeye sarıp dikmesi ve agzını kapatması
2720. Arap, evet, dedi. Testinin agzını kapa, hakikaten armagan, bize faydalı.
Keçeye sar, sarmala. Padisah, orucunu armaganla açsın.
Çünkü dünyada bunun gibi su yoktur. Bu halis sarap, zevk ve sefa kaynagı!
Çünkü onlar acı tuzlu suları içmekten daima hastadırlar, yarı kör olmuslardır.
Duragı, yatagı acı subası olan kus; sâf berrak suyu ne bilsin?
2725. Yurdun acı su kaynagı; Satt’ı, Ceyhun’u nereden bileceksin?
Ey su fâni konaktan kurtulmayan! Sen yoklugu, sarhoslugu ve neseyi ne bilirsin ki!
Bilsen bile babandan, atandan nakil ve rivayet yoluyla bilirsin. Senin yanında bu adlar ebced gibidir.
Ebced, hevvez. Bunlar, bütün çocuklara apaçık ve meydandadır, fakat mânası yok.
Hulâsa, Arap testiyi alıp yola düstü. Gece, gündüz onu tasımaktaydı.
2730. Testiye bir ziyan gelecek diye korkusundan titreyerek çölden ta… sehre kadar götürdü.
Kadın da evde seccadesini yaymıs, namaz kılıp dua etmekte;
“Suyumuzu, bayagı kisilerden koru…Ya Rabbi, bu inciyi o denize ulastır.
Her ne kadar kocam uyanıktır, hünerlidir ama incinin binlerce düsmanı olur.
Cevher dedigin de nedir ki… Bu su Kevser suyudur. ncinin aslı, bunun bir katrasıdır” diyordu.
2735. Kadının aglayıp yalvarması; erkegin derdi ve agır yükü bereketiyle,
Arap, testiyi hırsızlara kaptırmadan, tasla kırdırmadan durup dinlenmeksizin ta Hilâfet Sehrine kadar götürdü.
Orada bir tapu gördü ki nimetlerle dolu. Haceti olanlar oraya tuzaklarını yaymıslar?
Zaman, zaman her tarafta bir haceti olan o tapudan ihsana nail olmus, hil’atler elde etmis.
O kapı; kâfire, Müslüman’a, güzele, çirkine günes gibi… Hattâ cennet gibi.
2740. Bir bölük halk gördü, huzurda bezenmis duruyor. Bir bölük halk gördü ayakta, hizmet bekliyor.
Süleyman’dan karıncaya kadar herkes, nese içinde… Hepsi Sûr üfürülmüs te dirilmis canlar gibi.
Görünüse aldananlar, cevherlere gark olmuslar… ç yüzüne ehemmiyet verenler, mâna denizini bulmuslar.
Himmetsizler, himmete erismis… Himmet sahipleri nimete erismis!
Yoksul, nasıl ihsana ve ihsan sahibine âsıksa ihsan sahibi de yoksula âsıktır. Yoksulun sabrı çoksa ihsan
sahibi onun kapısına gelir. hsan sahibinin sabrı fazlaysa yoksul, onun kapısına varır. Fakat yoksulun sabrı,
kemalidir, ihsan sahibinin sabrı ise noksanı
Kapıdan ses gelmekteydi: Ey istekli, gel! Cömertlik, yoksul gibi, yoksullara muhtaçtır.
2745. Cilalı ve tozsuz ayna arayan güzeller gibi cömertlik de yoksul ve zayıf kisileri arar.
Güzellerin yüzü ayna ile güzellesir. Onlar aynaya bakıp bezenirler. hsan ve keremin yüzü de yoksula
bakmakla görünür.
Bundan dolayı Hak “Vedduhâ” sûresinde “ Ey Muhammed, yoksula bagırma” buyurdu.
Mademki yoksul, cömertligin aynasıdır, iyi bil ki agızdan çıkan nefes aynayı bugulandırır.
Allah’nın bir çesit cömertligi, yoksulları meydana çıkarır, bir baska cömertligi de onlara bol bol ihsanda
bulunur.
2750. Su halde yoksullar, Allah cömertligi aynalarıdır. Hak ile Hak olan ve varlıktan tamamı ile geçen hakikî
yoksullarsa mutlak nur olmuslardır.
Bu iki çesit yoksuldan baskaları (yani varlıgı olmayanlarla varlıktan geçenlerden baskaları) esasen ölüdür. Bu
çesit adam bu kapıda degildir, perdedeki, nakıstan, suretten ibarettir.
Allah’ya muhtaç ve susamıs kisiyle Allah’ya ait bir seye sahip olmayan ve ondan baskasını dileyen kisi
arasındaki fark
O kisi, yoksulun resmidir, canı yoktur, ekmek yemez. Köpek resmine kemik atma.
O, Allah fakiri degil, lokma fakiridir. Ölü resmin önüne yemek tabagını koyma.
Ekmek yoksulu, karada balıktır. Sekli balık seklidir ama denizden ürküp kaçar.
2755. O evde beslenen kustur, havada uçan Sîmurg degil. Nefis seyler yiyip içer, gıdası Hak’tan degildir.
Yemek, içmek için Allah âsıgıdır; canı güzellige âsık degildir.
Allahnın zatına âsık oldugunu vehmetse bile sevdigi zat degildir; vehmi, esma ve sıfâtın verdigi vehimdir.
Vehim; vasıflardan, hadlerden dogar. Hak ise dogmamıstır, dogurmaz.
Kendi tasvir ettigi seye, kendi vehmine asık olan kisi, nereden nimet ve ihsan sahibi Allah âsıklarından olacak?
2760. O vehme âsık olan, dogrucuysa mecazi sevgisi, kendisini nihayet hakikate çeker, götürür.
Bu sözü iyice anlatmak, açmak lâzım; fakat eski düsüncelilerden, onların köhne anlayıslarından korkuyorum.
Kısa görüslü köhne anlayıslar, fikre yüz türlü kötü hayaller getirirler.
Herkesin dogru isitmeye kudreti yoktur. Her kuscagız, bir inciri bütün olarak yutamaz.
Hele ölmüs, çürümüs, hayallere dalmıs kör bir kus olursa…
2765. Balık resmine ister deniz olmus, ister toprak. Kara yüzlüye ha sabun, ha kara boya!
Kâgıda gamlı bir adam resmi yaparsan o resmin ne gamla alısverisi vardır, ne neseyle.
Resim, görünüste gamlıdır ama, kendisi gamla alâkasızdır. Görünüste gülen bir resmin de neseyle münasebeti
yoktur.
Gönülde bir haletten baska bir sey olmayan bu dünya gamı bu dünya nesesi; hakiki neseye hakiki gama
nispetle resimden ibarettir.
Resmin gamlı bir surette görünüsü, o resim yüzünden mânanın dogrulması, hakiki gamı anlaman içindir.
2770. Bu hamamlardaki resimler camekânın dısından bakılırsa elbiseler gibidir; cansız, hareketsiz durup
durmaktadırlar.
Sen, ancak dısardan elbiseleri görürsün. Elbiseni çıkar, soyun da bir içeriye gir arkadas!
Halife adamlarının bedeviyi agırlamak üzere karsılamaları ve armaganını kabul etmeleri
Çünkü elbiseyle içeriye yol yoktur. Ten elbiseden, elbise de tenden haberdar degildir.
O bedevi Arap uzak çöllerden Hilâfet Sehrinin kapısına vardı.
Kapıcılar, bedeviyi karsılayıp üstüne lûtuf gülsuyunu serptiler.
2775. Bedevi söylemeden ihtiyacını, dilegini anladılar. Zaten onların isi istetmeden ihsan etmekti.
Ona “Ey Arab’ın en asili, en yücesi! Hangi diyardansın, yolla, yol yorgunluguyla nasılsın?” dediler.
Bedevi dedi ki: “Eger bana yüz verirseniz asîlim, yüceyim. Fakat ardınıza atar mühimsemezseniz ne asaletim
var ne yüzüm!
Ey yüzlerinde ululuk nisanesi olanlar, ey sevketleri Câferi altından daha hos kisiler!
Sizi bir kerecik görmek, sizinle bir kerecik bulusmak, yüzlerce kisileri görmeye, yüzlerce güzellerle bulusmaya
bedeldir. Sizi görmek için mal, mülk, servet… hepsi feda olsun!
2780. Ey Allah nuruyla bakanlar, bu dereceye erismis olanlar, padisahlar padisahının ahlâkıyla ahlâklanmıs
kisiler!
Kimya gibi olan bakısı nızla bakıra benzer insanlara bakar, onları altın haline getirirsiniz.
Ben garibim, padisahın lûtfunu umarak çöllerden geldim. Onun lûtfunun kokusu çölleri tuttu, kum zerrelerini
kapladı, o zerreler bile lûtfiyle canlandı.
Buralara kadar paraya kavusmak için gelmistim, fakat ulasınca sizin yüzünüzden sarhos oldum.
2785. Birisi, ekmek almak için ekmekçi dükkânına kostu, fakat ekmekçinin güzelligini görünce canını verdi.
Birisi, gezip eglenmek üzere gül bahçesine gitti, bahçıvanın yüzü teferrüç yeri oldu.
Kuyudan su çekerken Yusuf’un yüzünden âbıhayat içen bedevi gibi…
Mûsâ ates elde etmek için gitti, öyle bir ates gördü ki atesten vazgeçti.
sa düsmanlardan kurtulmak için kaçtı. O kaçıs, onu dördüncü kat göge kadar çıkardı.
2790. Bugday basagı, Âdemin tuzagı oldu da bu suretle varlıgı, insanlara basak oldu; bütün insanlar ondan
var oldu.
Dogan kusu, karnını doyurmak üzere tuzaga tutulur, fakat bu yüzden devlet ve kuvvet bulur, padisahın kolu,
duragı olur.
Çocuk, babası lûtfedecek, kendisine kus alacak ümidiyle, fakat hakikatte hüner sahibi olmak için mektebe
gider.
Mektepten çıkınca yücelir, en yüksek mevkiye sahip olur. Hocaya aylık verirken âlemi aydınlatan bir bedir
haline gelir.
Abbas, kin güderek eski dinin öcünü almak ve Ahmed’i ortadan kaldırmak üzere harp etmeye gelmisti.
2795. Öyle oldugu halde o ve evlâtları, hilâfet makamında kıyamete dek dine arka oldular, o makama seref
verdiler.
Ben, bu kapıya bir sey dilemek için geldim; daha dehlizde bas köse oldum, yüceldim.
Ekmek ümidiyle armagan olarak su getirdim; ekmek kokusu, beni ta cennetin bas kösesine kadar çekti,
götürdü.
Ekmek, bir Âdem’i cennetten sürdürdü; beni ise cennetliklerle kaynastırdı.
Melek gibi sudan da vazgeçtim, ekmekten de. Bu kapıda gök gibi ihtiyarsız dönmekteyim.
2800. Âsıklarının cisimlerinin, âsıkların canlarının dönmesinden baska dünyada garezsiz bir dönüs yoktur.
Her sey bir maksatla hareket eder, her sey bir maksatla dönüp dolasır.”
Dünyaya âsık olan kisi, üstüne günes vurmus bir duvara âsık olur. Bu parlaklıgın, bu ziyanın duvardan
olmayıp günesten oldugunu anlamak için hiç zihnini yormamıs ve gönlünü tamamıyla duvara vermis olan kisiye
benzer; günesin ziyası, günese kavusunca ebediyen mahrum kalır. Ve hîle heynehüm ve beyne mâ yestehûn
Kül âsıgı olanlar, bu cüz’e müstak olmazlar, Cüz’e müstak olan, külden mahrum kalır.
Cüzü, cüze âsık olunca mâsuku, çabucak küllüne gider, âsık ayrılıga düser.
Cüz’ü seven, maskaralastı, baskalarına kul oldu. Denize düstü, bogulmak üzere; eline geçen ota yapısmakta.
O zayıf mâsuk, hakim degildir ki âsıgın derdine derman olsun. Efendisinin isini mi görsün, kendi isini mi?
Arapların atasözü: Zina edersen bari hür kadınla zina et (halayıkla degil), çalarsan bari inci çal
2805. “Zina edersen hür kadınla et” sözü bu yüzden ata sözü olup kaldı. ”Çalacaksan inci çal” sözü de neye
meyledeceksen en iyisine meylet mânasına geldi.
Kul yani mâsuk; efendisinin, Allah’sının yanına gitti. Âsık aglayıp inler bir halde kaldı. Gül kokusu, güle gitti;
o, hor hakir kala kaldı.
Dileginden uzaklastı… Çalısması zayi oldu. Çektigi eziyet hiçe gitti, ayagı yaralandı.
Gölge avlayan avcıya benzedi. Hiç gölge ona sermaye olur mu?
Adam kusun gölgesini sımsıkı tutmus. Kus da agacın dalında ona sasmakta ve.”
2810. Bu akılsız adam neye seviniyor?” demekte… ste sana bâtıl, iste sana çürümüs sebep!
Eger cüzü külle muttasıldır, ayrılmaz dersen diken ye, gül isteme. Diken de gülden ayrılmaz.
Cüz’ü kül’e ancak bir yüzden baglıdır. Yoksa Allah’nın peygamberleri göndermesi abes olurdu.
Çünkü peygamberler, kulları Allah’ya ulastırmak için gelmislerdir. Herkes bir tenden ibaretse, Allah ile kul, kül
ile cüz ise birbirine baglıdır; kimi kime ulastırırlar?
Ogul bu sözün sonu yoktur. Gün sona erdi, hikâyeyi tamamla!
Arabın, su testisini halifenin kullarına vermesi
2815. Su testisini sunup tapuya hizmet ve tâzim tohumunu ekti.
Dedi ki:” Bu armaganı o sultana götürün, padisahtan murat isteyeni ihtiyaçtan kurtarın!
Tatlı, lezzetli su…Yagmur sularından biriken gölden toplanmıstır. Testi de güzel, yepyeni.”
Padisah kullarının bu söze gülecekleri geldi. Fakat o armaganı can gibi kabul ettiler.
Çünkü basiret sahibi padisahın tabiatındaki lûtuf, bütün saray erkânına da sirayet etmisti.
2820. Padisahların huyu halka da tesir eder. Yesil gök, yeryüzünü de yesertir.
Padisah bir havuza benzer. Maiyetini de lüleler gibi bil. Su, göllere lülelerden akar.
Lülelerden akan suların hepsi, tertemiz bir havuzdan geldigi için her lüle, zevkli ve tatlı su akıtır.
Eger havuzdaki su tuzlu ve pis olursa her lüleden aynı su akar.
Çünkü her lüle havuza muttasıldır. Sen bu sözün mânasına iyice dal, adamakıllı dikkat et, düsün!
2825. Yurdu olmayan padisahlar padisahı can da, bak, bütün bedene nasıl tesir etmistir.
Tabiatı, soyu sopu hos aklın lûtfu da, bak, bütün bedeni nasıl müeddep bir hale getiriyor.
Kararı, sükûnu olmayan suh ve sen ask da bütün bedeni nasıl cünuna sürüklüyor?
Kevser gibi olan deniz suyunun letafeti yüzünden dibindeki ates parçalarının hemen hepsi inci ve
mücevherdir.
Usta hangi hünerde tanınmıssa, hangi hünerle söhret bulmussa çıragı da o hünerde ilerler ,o hünerde meshur
olur.
2830. Usul ilmini bilen üstadın yanında zihni çevik, istidatlı talebe usul okur;
Fakîh üstadın yanında da usul okumaz, fıkıh tahsil eder.
Nahiv üstadının talebesi nahiv üstadı olur.
Hakikat yolunda mahvolan üstadın talebesi ise üstadının sayesinde padisahta mahvolur, yokluga erisir.
Ölüm günü bütün bu bilgiler içinde ise yarayan ve yol azıgı olanı da yokluk bilgisidir.
Nahivciyle gemici hikâyesi
2835. Bir nahiv âlimi, gemiye binmisti. O kendini begenmis âlim, yüzünü gemiciye dönüp,
“Sen hiç nahiv okudun mu?” demisti. Gemici “hayır” deyince demisti ki : “Yarı ömrün hiçe gitti.”
Gemici bu söze kızdı, gönlü kırıldı. Fakat susup derhal cevap vermedi.
Derken rüzgâr gemiyi bir girdaba düsürdü. Gemici, o nahiv âlimine bagırdı:
“ Yüzmeyi bilir misin, söyle!” Nahivci “Bilmem bende yüzgeçlik arama”
2840. Deyince “Nahiv âlimi, bütün ömrün hiçe gitti. Çünkü gemi bu girdapta batacak.
yi bil burada mahiv bilgisi lâzım, nahiv bilgisi degil. Eger mahiv bilgisini biliyorsan tehlikesizce denize dal!
Deniz suyu, ölüyü basında tasır. Fakat denize düsen adam diri olursa nerede kurtulacak?
Sen de eger beseriyet vasıflarından öldünse hakikat sırları denizi, seni basının üstüne kor.
Ey âlim, sen halka esek diyorsun ama simdi sen, esek gibi buz üstünde kalakaldın.
2845. stersen dünyada zamanın allâmesi ol, hele simdicik dünyanın yoklugunu da gör, zamanın yoklugunu
da!” dedi.
Nahivciyi, size yok olma nahvini ögretmek için hikâye arasında hikâye ettik.
Fıkhı bilmeyi de yok olmada bulursun, nahvi tahsil etmeyi de, sarftaki degisiklikleri de, ey yüce sevgilim!
O su testisi bizim bilgilerimizdi; halife de Allah bilgisinin Diclesi.
Biz dolu testileri Dicle’ye götürüyoruz. Böyle oldugu halde esek oldugumuzu bilmezsek hakikaten esegiz!
2850. O Arap, bari o hususta ma’zurdu. Çünkü Dicle’yi bilmiyordu, çok uzaktaydı.
Bizim gibi Dicle’den haberi olsaydı o testiyi alıp konaktan konaga kona göçe götürmezdi.
Hattâ Dicle’yi bilseydi o testiyi kırar, bu isten tamamı ile vazgeçerdi.
Halifenin suya hiçbir ihtiyacı yokken o armaganı kabul edip testiyi altınla doldurması, Arabın sevinmesi
Halife, bunu görüp bedevinin ahvalini duyunca o testiyi altınla doldurdu, daha fazla da ihsanda bulunup.
Hediyeler, hususi hil’atler verdi, bedeviyi yoksulluktan kurtardı.
*O Ulu padisah, o ihsan dünyası, o adalet denizi, adamlarından birisine.
2855. “Bu altın dolu testiyi ona ver. Dönerken de onu Dicle yoluyla götür.
Çöl yolundan buraya gelmis. Halbuki Dicle yolu, yurduna daha yakındır” dedi.
Bedevi, gemiye binip Dicle’yi görünce utancından iki büklüm olmaya, yere kapanmaya basladı.
“Bu ihsan sahibi cömert padisahın lûtfuna sastım. Daha ziyade sasılacak sey de su ki, o suyu aldı.
O cömertlik denizi öyle hor ve kalp armaganı nasıl oldu da kabul etti?” diyordu.
2860. Ey ogul! Bütün dünyayı, agzına kadar ilimle, güzellikle dolu bir testi bil.
Fakat bu ilim ve güzellik, fevkâlade dolu oldugundan derisine sıgamayan kisinin (zuhuru, zatının muktazası
olan ve zuhur etmemesine imkân bulunmayan Allah’nın ) Dicle’sinden bir katradır.
O, gizli bir defineydi. Pek dolu oldugundan yarıldı, kendisini izhar etti.Topragı, göklerden daha parlak bir hale
getirdi.
Gizli bir hazineyken costu; topragı atlas giyen bir sultan haline soktu.
O Bedevi, Allah’nın Dicle’sinden bir katrayı görseydi hakikatte bir deniz olan o katranın önünde testisini atardı.
2865. Onu görenler, daima kendilerinden geçmis bir haldedirler. Bu yokluk halinde testilerini taslayıp
kırmıslardır.
Ey himmet edip testiyi kıran! O testi, kırılmakla daha iyi yapılmıs olur.
Küp kırılır ama içindeki su dökülmez. Bu kırılmada yüzlerce saglamlık vardır.
Küpün bütün parçaları oynamakta, hallenmektedir. Fakat Akl-ı Cüz’î, bunu imkânsız görür.
Bu halette ortada ne testi görünür, ne su. Bunu iyice gör, dogrusunu Allah daha iyi bilir.
2870. Mâna kapısını döversen açarlar. Fikir kanadını terket ki seni iri bir dogan haline getirsinler.
Fikir kanadı, çamurlara bulanmıstır, agırdır. Sen toprak yemege alısmıssın; onun için toprak, sana can gibi
geliyor.
Ekmek et… Bunlar topraktır, bunları daha az ye de toprak gibi yeryüzünde kalma.
Acıkınca kızgın geçimsiz, aslı kötü bir köpek oluyorsun.
Karnın doyunca murdarlasıyor, ayak üstünde duran ve hiçbir seyden haberi olmayan bir duvar kesiliyorsun.
2875. Su halde sen bir zaman pis, murdar bir hale geliyor, bir zaman köpeklesiyorsun. Aslanların yolunda
nasıl yürüyebilecek, nasıl kosup segirteceksin?
Sana avlanmakta yarayan ancak köpektir. Bunu böyle bil de köpege daha az miktarda kemik at!
Çünkü köpegin karnı doyarsa daha ziyade serkeslesir. Bu serkeslikle ava istedigin gibi gider mi?
O Bedeviyi, oraya yoksulluk çekiyordu. Nihayet o kapıyı, o devleti gördü.
O penahı olmayan yoksula padisahın ihsanını hikâye etmistik.
2880. Âsık, ask diyarında ne söylerse söylesin, agzından ask kokusu duyulur.
Fıkıhtan bahsetse agzından hep yokluga ait sözler çıkar; o sözlerden yokluk kokusu gelir.
Küfre ait bahis açsa o bahsinde din kokusu vardır. Süpheye dair söz söylese sözleri, yakîni anlatmıs olur.
Egri söylese dogru görünür. O ne güzel egridir ki dogruyu süsler.
Dogruluk denizinden zuhur eden o egri köpük, feridir. Sâf asıl, o fer’i de sâflıkla bezemistir.
2885. O köpügü sâf ve makbul bil. Sevgilinin dudagından çıkan azarlayıs say.
Âsıgın, pek de istemedigi o azar, sevgilinin yüzünün hatırı için hos görülür.
Sekeri, ekmek sekline sokar, pisirirsen tadınca yine onda seker lezzeti vardır, ekmek lezzeti bulunmaz.
Bir mümin, altından yapılmıs bir put bulsa hiç onu Samanlara bırakır mı?
Bırakmadıktan baska alır, atese atar. Onun ariyet seklini bu suretle eritip bozar.
2890. Altında put sekli kalmaz. Çünkü suret, ibadete mânidir, yol vurucudur.
O putun hakikati, yani altın; Allah’nın bir ihsanıdır. Sonradan put sekline sokulmustur. Altın, Allah ihsanı olup
altınlık nasıl bu ihsan için âriyet bir suretse put sekli de altın için ârızi bir surettir.
Bir pire için yepyeni kilimi yakma. Sinegin verdigi bas agrısı yüzünden gününü zayi etme.
Surette kalırsan putperestsin. Her seyin suretini bırak, mânaya bak.
Hacca gidersen hac yoldası ara. Ama ha Hintli olmus, ha Türk, ha Arap.
2895. Onun sekline rengine bakma; azmine ve maksadına bak.
Rengi kara bile olsa degil mi ki seninle aynı maksadı güdüyor, aynı senin rengindedir, sen ona beyaz de.
Bu hikâye parça buçuk söylendi (araya sözler karıstı, baska hikâyeler girdi.) Âsıkların isi gibi bassız, ayaksız
nakledildi.
Fakat hakikatte bası yoktur, ezel gibi evveline evvel bulunmaz. Sonu da yok. Ebedle es!
Hattâ su gibidir; her katrası hem bastır, hem ayak… Hem de bassız, ayaksız kosup gider.
2900. Hasa, bu hikâye degil, kendine gel! Bizim ve senin bugünkü halimizdir, dikkat et!
Kuvvet ve kudret sahibi olan sofilerin yanında geçmis anılmaz.
Arap da biziz, testi de biziz, padisah da biziz, hepsi biziz. Ezelde mahrum olanlar, bunu anlamaktan mahrum
kaldılar.
Aklı erkek bil. Kadın da bu nefis ve tabiattır. Bu ikisi zulmete mensup ve münkirdirler; akıl ise ısıktır
Simdi dinle, asıl inkâr neden meydana geldi, Sundan: küllün çesit çesit cüzileri vardır.
2905. Bu küllün cüz’ü, cüzülerin külle nispeti gibi degildir (terkip kabul etmez); gülün cüz’ü olan gül kokusu
gibi de degildir.(cüzülenmez. Bu cüz ve kül itibaridir).
Yesilligin letafeti güldeki güldeki letafetin (itibari olarak) cüz’ü oldugu gibi kumrunun sesi de (yine itibari
olarak) bülbül nagmesinin bir cüz’üdür.
Eger bu husustaki müskül seyleri anlatmaya, onlara cevap vermeye koyulsam susamıslara ne vakit su
verecegim?
Eger sen, burada müskül vaziyete düstüysen sabret. Sabır, gamdan kurtulmak için anahtardır.
Sakın, endiselerden sakın! Fikir aslan ve yaban esegidir, gönüller de ormanlıklar.
2910. Perhizler, ilâçların basıdır. Çünkü kasınma, uyuzlugu arttırır.
Perhiz, süphe yok ki ilâcın aslıdır. Düsüncelerden perhiz et de can kuvvetini gör!
Sen, kulak gibi bu sözlere kabiliyet kazan da sana altından küpe takayım.
Küpe de ne? Altın madeni olursun Aya, Süreyya’ya kadar yükselirsin.
Önce sunu duy ki bu muhtelif halkın canları da “elif”ten “ya” ya kadar olan harfler gibi muhteliftir.
2915. Bir yüzden bastan ayaga kadar hepsi birse de yine muhtelif harflerde birbirlerine benzerlik yoktur.
Harfler; bir yüzden birbirlerine zıt, bir yüzden birbirleriyle bir, bir yüzden faydasız ve alaydan ibaret, bir
yüzden tamamı ile faydalı ve ciddîdir.
Kıyamet günü her seyin Allah’ya arz edilecegi, Allah tarafından görülüp sorulacagı en büyük bir gündür.
Kendisini göstermeyi süslenip bezenen kisi ister.
O görünüs günü; Hindû gibi yüzü kapkara olan kisiye rüsvay olmak nöbetinin gelip çattıgı gündür,
Yüzü günes gibi olmayan, ancak yüzünü peçe gibi örten geceyi ister.
2920. Dikeninde bir gül yapragı bile bulunmadıgından baharlar onun sırlarına düsman kesilmistir.
Fakat bahar, bastan ayaga kadar gül ve süsen olana iki aydın gözdür.
Mânadan mahrum olan diken, gül bahçesiyle bir arada bulunabilmek için güz mevsimini ister güz mevsimini!
Çünkü güz, hem gülün ögünecek halini, hem dikenin ayıbını örter. Bu suretle sen de onun rengiyle bunun
halini görmezsin.
Su halde güz, dikenin hayatıdır, baharıdır. Çünkü güzün ikisi de bir görünür.
2925. Ama bahçıvan, gülü güzün de görür. Bu bir kisinin görüsü yok mu? Yüzlerce cihanın görüsünden
iyidir.
Zaten Cihan o bir kisiden ibarettir. Geri kalanlar, hep onun tâbileridir, hep onun yüzünden geçinenlerdir.
Onun için bütün güzel çiçekler “ Müjde, müjde; iste bahar gelmekte “ deyip dururlar;
Çiçekler, akarsu zinciri gibi parlamak, meyveler, tomurcuklanmak için hep baharı isterler.
Baharda çiçek dökülünce meyve bas gösterir. Ten de harap olunca can görünür.
2930. Meyve mânadır, çiçek onun sûreti. O çiçek, müjdedir, meyve de nimeti!
Çiçek döküldü mü meyve meydana çıkar. O kayboldu mu bu fazlasıyla görünür.
Ekmek kırılıp yenmeyince kuvvet verir mi; salkımlar sıkılmadıkça sarap olur mu?
Helile, ilâçların arasında kırılıp ezilmedikçe ilâçlar, nereden sıhhati arttıracak?
Pîr kimdir? Pîrin sıfatları
Ey Hak Nuru Hüsâmeddin! Bir iki kagıdı fazla al da pîrin sıfatlarını anlatayım.
2935. Gerçi vücudun nazik ve çok zayıf , fakat sensiz cihanın isi yoluna girmiyor.
Gerçi ısık ( gibi nurlu, lâtif) ve sırça ( gibi ince ve nazik) oldun. Fakat gönül ehlinin basısın, onlara
muktedasın.
Mademki ipin ucu senin elindedir, senin istegine tâbidir; gönül gerdanlıgının incileri de senin ihsanındır.
Yol bilen Pîrin ahvalini yaz; Pîri seç, onu yolun tâ kendisi bil.
Pîr, yaz mevsimidir; halk ise güz ayı…Halk, geceye benzer, Pîr aya…
2940. Genç ve terü taze talihe Pîr adını taktım. Fakat o, Halk tarafından Pîr olmustur, günlerin geçmesiyle
degil.
O öyle bir Pîrdir ki iptidası yoktur, ezelîdir. Öyle tek ve essiz inciye es yoktur.
Eski sarap esasen kuvvetlidir, hele “ Min ledünn” sarabı olursa…
Pîri bul ki bu yolculuk, Pîrsiz pek tehlikeli, pek korkuludur, âfetlerle doludur.
Bildigin ve defalarca gittigin yolda bile kılavuz olmazsa sasırırsın.
2945. Kendine gel! Hiç görmedigin o yola yalnız gitme, sakın yol göstericiden bas çevirme!
Ey nobran! Pîrin gölgesi olmazsa gulyabani sesi, seni sersemlestirir, yolunu sasırtır.
Gulyabani, sana sana zarar verir, yolundan alıkor. Bu yolda nice senden daha dahi kisiler kaybolup gittiler.
Yolcuların yollarını sasırdıklarını, kötü ruhlu blis’in onlara neler yaptıgını Kur’an’dan isit!
Onları ana yoldan yüz binlerce yıl uzak olan yola götürdü, felakete ugrattı, çırçıplak bıraktı.
2950. Onların kemiklerine, kıllarına ( onlardan kalan eserlere) bak da ibret al; esegini onların yoluna sürme.
Esegin basını çek, onu yola sok, dogru yolu bilen ve görenlerin yoluna sür.
Onu bos bırakma, yularını tut; çünkü o, yesillige gitmegi sever.
Gaflet edip de bir an bos bıraktın mı çayırlara dogru fersahlarca yol alır.
Esek yol düsmanıdır, yesillik görünce sarhos olur. Onun yüzünden nice ona kul olanlar telef olup gitmislerdir.
2955. Eger yol bilmezsen esegin dilegine aykırı hareket et; dogru yol, o aykırı yoldur.
Kadınlarla mesverette bulunun, ne derlerse aksini yapın. Süphe yok ki onlara aykırı hareket etmeyen helâk
oldular.
Heva hevesle, nefsin istegiyle az dost ol. Çünkü seni Allah yolundan çıkaran, yolunu sasırtan, heva ve
hevestir.
Cihanda bu heva ve hevesi, yoldasların gölgesini kırıp öldürdügü gibi hiçbir sey kıramaz, yok edemez.
Peygamber –Sallâllahu Aleyhi Vesellem – in, Ali’ye –Allah ondan razı olsun – “ Herkes bir çesit ibadetle
Allah’ya yaklasmayı diler, sen akıllı ve Allah’ya ulasmıs kulla sohbet yüzünden yaklasmaya çalıs ki o kulların en
ileri gideni olasın “ diye nasihat etmesi
Peygamber, Ali’ye dedi ki: “ Ey Ali! Allah aslanısın, kuvvetlisin, korkmazsın, yüreklisin.
2960. Fakat aslanlıgına dayanma, güvenme. Ümit agacının gölgesine sıgın!
Hiç kimsenin rivayetlerle, masallarla yoldan ayıramayacagı akıllı bir kisinin gölgesine gir.
Yeryüzünde onun gölgesi Kafdagı gibidir, ruhu da Simurg gibi çok yükseklerde uçmakta, yücelerde
dolasmakta.
Kıyamete kadar onu övsem, söylesem tükenmez. Bu övüse bir kesim, bir son arama.
Günes, insan suretiyle yüzünü örtmüstür, insan suretinde gizlenmistir; artık sen anlayıver. Dogrusunu Allah
daha iyi bilir.
2965. Ya Ali! Sen, Allah yolundakini bütün ibadetler içinde Allahya ulasmıs kisinin gölgesine sıgınmayı seç.
Herkes bir çesit ibadete sarıldı, kendisi için bir türlü kurtulma çaresine yapıstı.
Sen, akıllı bir kisinin gölgesine kaç ki gizli gizli savasan düsmandan kurtulasın.
Bu, senin için bütün ibadetlerden daha iyidir.
Bu suretle yolda ilerlemis olanların hepsini geçer, hepsinden ileri olursun.
Bir Pîr ele geçirdin mi hemen teslim ol; Mûsâ gibi Hızır’ın hükmüne girip yürü.
2970. Ey münafıklık nedir, bilmeyen! Hızır’ın yaptıgı islere sabret ki Hızır” Haydi git, ayrılık geldi” demesin.
Gemiyi kırarsa ses çıkarma; çocugu öldürürse saçını basını yolma.
Mademki Hak, onun eline “kendi elimdir” dedi; “Yedullahi fevka eydîhim” hükmünü verdi;
Su halde Allah eli, onu öldürse de yine diriltir. Hattâ diriltmek nedir ki? Ona ebedî hayat verir.
Bu yolu, nadir olarak yapayalnız asan bile yine Pîrlerin himmetiyle asmıs, varacagı yere onların sayesinde
ulasmıstır.
2975. Pîrin eli, kısa degildir, gaiptekilere de erisir. Onun eli, Allah kabzasından baska bir sey degildir ki.
Gaipte bulunanlara böyle bir hil’ati verirlerse huzurda bulunanlar süphesiz gaiptekilerden daha iyidir.
Gaiptekileri bile doyururlar, onlara bile ihsan ederlerse artık konugun önüne ne nimetler koymazlar?
Huzurlarında hizmet kemeri baglanan nerede, kapı dısında bulunan nerede?
Pîri seçip ona teslim oldun mu, nazik ve tahammülsüz olma; balçık gibi gevsek ve sölpük bir halde bulunma.
2980. Her zahmete, her mesakkate kızar, kinlenirsen cilâlanmadan nasıl ayna olacaksın?”
Vücuduna aslan resmi dögdürmek isteyen, fakat igne acısından dolayı pisman olan Kazvinlinin
hikâyesi
Rivayetçiden su hikâyeyi de dinle: Kazvinlilerin âdetleridir;
Vücutlarına, kol ve omuzlarına, kendilerine zarar vermeksizin igne ile mavi dövmeler dövdürürler.
Bir Kavzinli, tellâgın yanına gidip “Bana bir dögme yap; fakat canımı acıtma” dedi.
Tellâk “ Söyle yigidim; ne resmi döveyim?” diye sorunca “ bir kükremis aslan resmi döv” dedi;
2985. “Talihim aslandır, onun için aslan resmi olsun. Gayret et, dövmeyi adamakıllı yap!”
Tellak “Vücudunun neresine döveyim?” dedi. Kavzinli “ ki omzumun arasına”” dedi.
Tellak, igneyi saplamaya baslayınca yigidin sırtı acımaya baslayıp,
“ Aman usta, beni öldürdün gitti. Ne yapıyorsun?”diye bagırdı.
2990. Usta “ Aslan yap dedin ya” dedi. Kazvinli sordu:” Neresinden basladın?
Usta “ Kuyrugundan” dedi. Kazvinli dedi ki:” Aman iki gözüm, bırak kuyrugunu.
Aslanın kuyrugu ile kuyruk sokumum sızladı, nefesim kesildi, bogazım tıkandı.
Aslan, varsın kuyruksuz olsun. gne yarasından yüregime fenalık geldi, bayılacagım.”
Usta, “Kavzinliyi kayırmadan, merhametsizce aslanın bir baska tarafını dövmeye basladı.
Yigit yine bagırdı “Burası neresi?” Usta: “Kulagı” dedi.
2995. Kazvinli “ Bırak, kulaksız olsun. Orasını da yapma” dedi.
Usta bu sefer baska bir yerine baslayınca Kazvinli yine feryat etti:
“Bu üçüncü igne de neresini dövüyor?” Usta:”Azizim, karnı” dedi.
Kazvinli “Fena acıyor, igneyi bu kadar çok batırma, bırak, karınsız olsun” deyince
Tellâk sasırdı, hayli müddet parmagı agzında kaldı.
3000. gneyi yere atıp “ Âlemde kimse böyle bir hale düstüm mü ki?
Kuyruksuz, bassız, karınsız aslanı kim gördü? Allah bile böyle bir aslan yaratmamıstır” dedi.
Kardes, igne yarasına sabret ki gâvur nefsin ignesinden kurtulasın.
Varlıkların kurtulmus olanlara felek de secde eder, günes de, ay da.
Vücudunda nefsi ölen kisinin fermanına günes de tâbidir, bulut da.
3005. Gönlü ısık yakmayı, sûlelenmeyi ögrenmis olan kisiyi günes bile yakamaz.
Allah; dogması, batması muayyen olan günes hakkında “Dogdugu ve battıgı zaman onların magaralarına
vurmaz; o magara hiç günes yüzü görmezdi”demistir.
Bir cüzü, külle ulasırsa o cüz’ün yanında diken bile, gül gibi bastanbasa letafet kesilir.
Allah’yı ululamak, yüceltmek, nasıl olur? Kendini, varlıgını horlamak, toprak mesabesinde tutmakla.
Allahyı tevhid etmeyi ögrenmek nedir? Kendini tek Allah önünde yakıp yok etmek.
3010. Gündüz gibi sûlelenip parlamayı diliyorsan geceye benzeyen varlıgını yak!
Varlıgını o varlıgı meydana getirenin varlıgında bakırı kimya içinde eritir, yok eder gibi eritir, yok eder gibi
erit, yok et (de altın ol)
Sen, sıkı sıkıya ben’e, yapısmıs ( yoklugu ve birlige ulasmıs) sın. Bütün bozuk düzen isler, bütün bu
perisanlıklar, ikilikten meydana çıkıyor.
Ava giden aslan, kurt ve tilki
Bir aslan, bir kurt, bir tilki avlanmak için daglara düsmüsler.
Birbirlerine yardım ederek av hayvanlarını adamakıllı yakalamayı, onların yolunu kesmeyi kurmuslardı.
3015. Üçü de beraberce o genis ovada birçok av elde etmek niyetindeydiler.
Aslan, onlarla beraber avlanmaktan utanmaktaysa da yine onları agırladı, onlara yoldas oldu.
Böyle bir padisaha maiyetindeki asker, ancak zahmettir. Fakat bu “Topluluk rahmettir” deyip onlara uydu.
Böyle bir ay, yıldızlarla beraber gezmeden utanır. O, yıldızların içinde ancak onları parlatmak, onlara ihsan
etmek için bulunur.
Reyine, tedbirine benzer isabetli bir rey, yerinde bir tedbir bulunmamakla beraber yine Peygamber’e “
Sâvirhum” emri geldi.
3020. Terazide arpa, altınla arkadas olmustur. Fakat bununla arpanın da altın gibi kıymetlenmesi
icabetmez.
Ruh, simdilik kalıba yoldas olmustur. (kalıp, ruhu korumaktır). Nitekim köpek de bir zaman için kapıyı korur.
Bunlar; kudretli, sevketli aslanın maiyetinde daga dogru gittikleri zaman
sleri rast geldi, bir dag öküzü, bir dag keçisi, bir de semiz tavsan avladılar.
Savasçı aslanın maiyetinde giden kisinin kebabı, gece olsun, eksik olmaz.
3025. Ölmüs yaralanmıs, kan içinde bulunan avlarını dagdan çeke çeke ormana getirince,
Kurt ve tilki padisahlara lâyık bir adaletle av hayvanlarının paylasılmasına tamahlandılar.
kisinin de tamahı, aslana aksetti, o tamahın sebebini anladı.
Sırların aslanı ve beyi olan, kalpten geçenleri bilir.
Kendine gel, ey düsüncelere dalmayı huy edinen gönül! Onun huzurunda kötü düsüncelerden sakın!
3030. O bilir, o anlar, esegi sükût içinde sürer. Sırrını bildigini anlatmamak, ayıbını yüzüne vurmamak için
de yüzüne güler.
Aslan, onların vesveselerini anladıysa da açmadı, bir sey söylemedi, onları korudu.
Fakat kendi kendine “Yoksul hasisler sizi! Ben, sizin cezanızı veririm, size gösteririm ben!
”Size benim hükmüm kâfi gelmedi mi? Benim ihsanım hususunda zannınız bu mu?
Sizin akıllarınız, reyleriniz de benden; benim dünyamı aydınlatan ihsanlarımdandır.
3035. Resim ressamı nasıl ayıplayabilir? Resme o ayıbı, o kötü görünüsü veren ressamdır.
Benim hakkımda böyle hasisçe bir zanna mı düseceksiniz? Zamanın ayıbı, arı asıl sizsiniz.
Allah hakkında kötü zanda bulunanlar, sizin kellenizi uçurmazsam bu isim, hatanın ta kendisidir.
Dünyayı sizin ayıbınızdan kurtarayım da bu hikâye, dünya durdukça söylenip dursun dedi.
Aslan bu düsünceyle açıkça gülüyordu. Aslanın gülümsemelerine emin olma.
3040. Dünya malı, Allahnın gülümsemeleridir. Bizi bu suret sarhos, magrur ve perisan etmistir.
Ey Kadri yüce kisi! Sana yoksulluk ve hastalık iyidir. Çünkü o gülümseme nihayet tuzagını kurar, seni
düsürür!
Aslanın kurdu imtihan ederek “ Kurt, huzuruma gel, bu avları aramızda payet “ demesi
Aslan “Bunları payet. Ey koca kurt, adaleti tazele!
Pay etmede benim vekilim ol da ne mahiyettesin, meydana çıksın” dedi.
Kurt “Padisahım, yaban öküzü senin payın. O büyük, sen de büyük, iri ve çeviksin.
3045. Keçi orta boyda, orta irilikte, onun için benim. Tilki, sen de tavsanı al. Tavsan tam sana münasip”
dedi.
Aslan dedi ki: “Ey kurt, hele bir daha söyle, ne dedin? Ben varken sen pay istiyorsun ha!
Kurt, ne köpek oluyor ki benim gibi misli, naziri bulunmayan bir aslanın huzurunda kendisini görüyor, varım
sanıyor!
Kendini begenen esek, ileri gel!” Kurt ileri gelince bir pençe vurup onu parçaladı.
Onda akıl ve isabetli bir tedbir görmeyince cezasını verip derisini yüzdü.
3050. Mademki beni görmek, seni kendinden geçirmedi, huzurumda yok olmadın. Böyle cana inleyerek
ölmek gerek.
Mademki huzurumda mahvolmadı, boynunu vurmak farz oldu.
Allah’dan baska her sey fânidir. Mademki onun zatında fâni degilsin, varlık arama!
Bizim hakikatimiz de yok olana “Her sey fânidir” cezası yoktur.
Çünkü o “llâ” dadır, “Lâ” dan geçmistir. “llâ” da fâni olmaz.
3055. Kapıda dolasan, Ben’den, biz’den dem vuran kapıdan sürülür, “lâ” makamında dolasıp durur.
Birisinin, bir dostun kapısını dögdügü zaman içeriden “ Kimsin “ sözüne “Benim “ demesi üzerine dostun “
Mademki sen, sensin, kapıyı açmıyorum. Çünkü dostlardan kimseyi tanımıyorum ki o, ben olsun” demesi
Birisi, bir dostunun kapısına gelip kapıyı çaldı. Dostu “Kapıyı çalan kim?” deyince.
“Benim” diye cevap verdi. Dostu “Git, simdi zamanı degil. Böyle bir sofra, ham kisinin makamı olamaz.
Hamı, ayrılık atesinden baska ne pisirebilir, nifaktan ne kurtarabilir? “ dedi .
Adamcagız gitti, tam bir yıl dostunun ayrılıgıyla yanıp yakıldı.
3060. Yanıp piserek tekrar döndü, geldi. Dostunun evinin etrafında dolasmaya basladı.
Kapıya varıp agzından edepten dısarı bir söz çıkmasın diye yüzlerce korku ile edepli edepli halkayı çaldı.
Sevgilisi “Kim o?” deyince “Gönlümü alan sevgili sensin” diye cevap verdi.
Sevgili “ Mademki bensin, ey ben, gel içeri gir! Ev dar, iki kisi sıgmıyor dedi.
gneye geçirilecek iplik iki ayrı iplik olursa geçmez. Mademki birsin, bu igneden geç!
3065. pligin igne ile münasebeti vardır, geçer. Fakat deve, igne yordamından geçmez ki.
Devenin vücudu riyazat ve ibadet maksadından baska bir seyle incelir mi?
Bu ise Allah eli kudreti gerektir. Çünkü Allah, her hayali, bir iradesiyle var eder.
Her olmayacak sey, onun eliyle mümkün olur; her serkes onun kokusuyla sakinlesir.
Anadan dogma kör ve alaca illetine tutulmus kisiler nedir ki? Onları bir tarafa bırak; ölü bile o aziz Allah’nın
afsuniyle dirilir.
3070. Ölüden daha ölü yokluk bile, onun var etme avucunda muztar kalır, (varlıga bürünür).
Külle yevmin hüve fi’se’n âyetini oku da onu katiyyen issiz, güçsüz bilme.
En az isi bu dünyaya her gün üç bölük asker yollamasıdır.
Bir bölük asker, rahimde (çocukların) yetisip yesermesi için babaların bellerinden analara gider.
Bir bölük asker, dünyayı erkek ve kadınla doldurmak üzere rahimlerden bu yeryüzüne sefer eder.
3075. Bir bölügü de herkesin yaptıgı isin karsılıgını görmesi için yeryüzünden ecel tarafına yürür.
Bu sözün sonu yoktur. Kendine gel de iki temiz dostun hikâyesine dön!
”Benim” diyen kisinin pisman olarak suçuna karsılık tövbe ve istigfar için bir yıl riyazat çekmesi ve o
tövbekârın, tekrar dönüp o eve gelince ev sahibinin “Kim o” demesine “Sensin” diye cevap vermesi
Sevgilisi “Ey tamamı ile ben olan, içeri gir. Yesillikteki gül ve diken gibi aykırı degilsin.
plik bir oldu, artık ey yanlıslık, ortadan kalk! Kâf ve Nûn harflerini iki görürsen de hakikatte birdir” dedi.
Yoklugu, büyük ve müskül isleri cezbetmek için Kâf ve Nûn çekicidir.
3080. s yapma hususunda bir olmakla beraber halat, surette iki kattır.
ster iki ayak olsun, ister dört… Yol yürür. Makasa benzer, iki agızlı oldugu halde birden keser.
Bez yıkayan iki arkadasa bak. Görünüste o, buna aykırı is görmekte.
Birisi bezi suya sokar, öbür arkadası kurutur.
Sonra yine öteki ıslatır. Sanki birbirlerine aykırı is görürler.
3085. Fakat, ey genç! Görünüste birbirlerinin zıddına is görür gibi olan bu iki arkadasın gönülleri de birdir,
yaptıkları is de.
Her Peygamberin, her velînin bir meslegi vardır. Fakat degil mi ki hepsi halkı Hak’ka ulastırıyor, birdir.
Dinleyenler, onların sözlerinden uykuya daldılar mı… Degirmenin taslarını su götürdü demektir.
Bu suyun akısı, degirmen için degildir, degirmene sizin için gitmektedir.
Fakat degirmene ihtiyacınız kalmadıgı için degirmenci, suyu yatagına koyuverdi, asıl dereye akıttı.
3090. Söz söyleme kudreti, ögretmek için agza gelir; yoksa o sözün ayrı bir mecrası vardır.
Sessizce, akısı tekerrür etmeksizin, bir akan cüz’ü bir daha akmaksızın ta… altında nehirler akan gül
bahçelerine kadar akıp gider.
Allah, harfsiz söz beliren o makamı, canımıza sen göster.
Ki pâk can, basını ayak yapıp yoklugun o uzak ve genis sahasına kossun.
Yokluk âlemi, pek genis ve hudutsuz bir âlemdir. Bu hayal ve varlık, o âlemden yüzlerce gıda alır, o âlemden
belirir, beslenir.
3095. Hayaller, yokluk âlemine nispetle dardır. Onun için hayal, darlık ve sıkıntıya sebep olur.
Varlık da hayalden daha dardır. O yüzden aylar, bu âlemde hilâl gibi görünür.
Duygu ve renk âleminin, yani bu dünyanın varlıgı ise… yokluga, hayale ve varlıga nispetle büsbütün dardır,
âdeta daracık bir zindandır.
Âlemdeki terkip ve sayı, darlıga sebeptir. Fakat bizi duygularımız, terkip âlemine çekip durmaktadır.
O duygularla birlik âlemini bil, eger birlik âlemini diliyorsan o tarafa yürü.
3100. Kün emri, bir tek is yapar, fakat sözde Kâf ve Nûn harflerinden meydana gelmistir. Mânası, yine tek
ve sâftır.
Bu söze nihayet yoktur. Dön de o kurdun o savasta ne oldugunu anlat.
Pay etmede edebe riayet etmedigi için aslanın kurdu tedibetmesi
O yüce aslan; iki bas, iki üstünlük kalmasın diye kurdun basını kopardı.
Koca kurt! Mademki padisahın huzurunda kendini ölü saymadın, cezanı gör. ste” Fentekamna minhüm?”
budur.
Sonra yüzünü tilkiye dönüp “Hadi, bunları yememiz için pay et” dedi.
3105. Tilki secde edip dedi ki: “Bu semiz öküz, ey emin padisah, kusluk yemegin.
O keçiden de bahtı aydın padisaha gün ortasında yemesi için bir yahni olur.
Tavsan da lûtuf ve kerem sahibi padisahın aksam yemegidir.”
Aslan “Tilki, adaleti parlattın, apaydın bir hale getirdin. Bu çesit pay etmeyi kimden ögrendin?
Ey ulu kisi! Bu pay edisi nereden belledin? “ deyince Tilki dedi ki
“ Padisahım , kurdun halinden!”
3110. Bunun üzerine aslan “ Mademki sen bizim askımıza kendini rehin ettin; üçü de senin olsun, üçünü de
al, git.
Ey tilki, sen bastanbasa bizim oldun, seni nasıl incitebilirim? Mademki sen, biz oldun;
Biz de seniniz, bütün avlar da. Ayagını yedinci kat gögün üstüne bas, yüksel.
Alçak kurttan ibret aldıgın için artık sen, tilki degilsin, benim aslanımsın” dedi.
Akıllı o kisidir ki çekinilen belâda dostların ölümünden ibret alır.
3115. O zaman tilki “ Aslan, bana bunu kurttan sonra teklif etti” diye yüzlerce sükürde bulundu.
“ Eger önce bana, bunu pay et, diye teklif etseydi, ondan canımı kurtarmama imkân mı vardı? “ diye sükürler
etti.
Su halde bizden de Allah’ya sükürler olsun ki, bizi ancak helâk olanlardan sonra dünyaya getirdi.
Bu suretle Hakk’ın, geçmis zamanlarda gelip geçen kavimleri nasıl helâk ettigini duyduk.
Nihayet, o önce gelip geçen kurtların halini duyup da tilki gibi kendimizi koruyabiliriz.
3120. ste Allah’nın o Hak Peygamberi, o sözü dogru peygamber, bize bu yüzden “Acınmıs ümmet” adını
taktı.
Ey ulular, o kurtların kemiklerini, tüylerini apaçık görün de bu halden ibret alın!
Akıllı, bu varlıgı, bu kibir ve gururu terkeder; çünkü Firavun’un halini hatıra getirir.
Eger ululanmayı bırakmaz, ibret almazsa onun azgınlıgından baskaları ibret alır!
Nuh’un kavmini, “Benimle ugrasmayın. Çünkü ben, Allah’nın hicabıyım. Ey ziyankâr merdutlar, hakikatte
Allah ile ugrasıyorsunuz” diye tehdit etmesi
Nuh “Ey serkesler! Ben, ben degilim. Ben, canımdan öldüm, varlıgımı terk ettim. Allah ile diriyim.
3125. nsanlık duygularımı degistirdigim için Allah bana duyus, anlayıs, görüs oldu.
Çünkü ben, ben degilim. Bu nefes ondandır. Bu sözün karsısında söz söyleyen, inkârda bulunan kâfirdir” dedi.
Bu tilki suretinde aslan gizlidir. Bu tilkinin bulundugu yerde yigitlik taslamaga gelmez.
Sûretine bakıp aslan olduguna inanmıyorsan ondan aslan kükreyisini de duymuyor musun?
Nuh’ta Allah’dan bir kudret yoktu da bütün dünyayı neden birbirine vurdu?
3130. Bir vücutta yüz binlerce aslan vardı. O, ates gibiydi, âlemse bir harman.
Harman, onun onda bir hakkını gözetmeyince o da harmana böyle bir sûleyi saldı, yakıp kül etti.
Kim, bu gizli aslanın önünde kurt gibi agız açıp edepten dısarı konursa,
Aslan, kurdu nasıl paraladıysa onu da paralar, ona nasıl “ Fentekamna” âyetini okuduysa buna da okur.
Aslandan pençeyi yer. Aslanın önünde yigitlik satanın aklı yoktur.
3135. Keske o yara yalnız vücuda gelseydi de gönül ve iman selâmette kalsaydı…
Söz buraya gelince kuvvetim kesildi. Bu sırrı nasıl açayım?
O tilki gibi siz de bogazınızı az düsünün, onun huzurunda hileye az sapın.
Huzurunda bütün bizi, beni terk edin… Mülk, onun mülküdür; mülkü ona teslim edin.
Dogru yola yoksulca gelirseniz aslan da sizindir, aslanın avladıgı av da sizin.
3140. Çünkü o, paktır; Sübhan, onun vasfıdır. O, batınî seylerden de müstagnidir, zâhiri seylerden de.
Ondaki her türlü av, her çesit ikram ve ihsan o padisahın kulları içindir.
Padisahın hiçbir seye tamahı yoktur, O, bütün bu devleti halk için düzüp kosmustur; ne mutlu anlayana!
Dünyanın ve ahiretin devletleri; devleti, dünyayı ve ahireti yaratan kisinin ne isine yarar?
Su halde Süphan’ın huzurunda gönlünüzü koruyun ki sonra kötü düsünceden utanmayasınız.
3145. Çünkü o; halis sütün içindeki siyah kıl gibi bütün gizli seyleri, düsünceleri arayıp taramayı…her seyi
görür.
Suretten geçip gönlünü arıtan kisi, gayp suretlerine ayna olur.
Süphe yok, sırrımızı anlar; çünkü mümin, müminin aynasıdır.
Nakdimizi mehenge urunca derhal yakîni süpheden ayırt eder.
Canı, nakitlerin mehengi olunca elbette ayarı saglam olanı da görür, kalp olanı da.
Padisahların ârif sofileri karsılarına oturtması
3150. Hatırlarsan duymussundur; padisahların böyle bir âdeti vardı:
Sol taraflarında yigitler, bahadırlar dururdu, çünkü kalp vücudun sol tarafındadır.
Defterdarlarla hesap memurlarının ve kalem ehli olanların makamı sag taraflarındaydı. Çünkü yazı yazmak ve
bir seyi tespit etmek sag elin isidir.
Sofilere karsılarında yer verirlerdi. Zira onlar, can aynasıdırlar, hattâ aynadan da iyidirler.
Gönül aynasının fikir suretleri kabul etmesi o aynada bu görülmemis suretlerin görünmesi için kalplerini
zikirle, fikirle cilâlamıslardır.
3155. Yaratılıs sulbünden temiz ve güzel dogan kisinin önüne ayna koymak gerektir.
Güzel yüz aynaya âsıktır. Güzel yüz, aynaya âsık oldugu gibi cana cilâ, kalplere de temizlik verir.
Bir konugun Yusuf-u Sıddıyk’a gelmesi, Yusuf’un ondan bir armagan istemesi
Uzak yerlerden bir merhametli dost, Yusuf-u Sıddıyk’a konuk oldu.
Çocukluktan beri birbirlerini tanırlardı. Eskiden beri âsinalık yastıgına yaslanmıslardı.
Konukla, Yusuf’a kardeslerinin yaptıgı cefayı, onların hasetlerini konustular. Yusuf “o haset ve cefa, zincirdi;
biz de aslandık.
Aslanın zincire vurulması ayıp degildir. Bizim Allah’nın kaza ve kaderinden sikâyetimiz yok.
3160. Aslan, boynunda zincir bulunmakla beraber bütün zincir yapanlara beydir” dedi.
Dostu Yusuf’a “Zindanda ve kuyuda ne haldeydin?” dedi. Yusuf cevap verdi:
“Ay, bedir halinden çıkar ve eski ay haline gelir ya… iste öyle.”
Eski ay görünmez, sonra hilâl olur da iki büklüm bir halde görünür. Fakat sonunda yine gökte bedir haline
gelmez mi?
nci tanesini havanda döverler ama kadri yine yücedir, ya ilâç olarak göze çekilir, yahut macun haline getirilir,
kalp ferahlıgı için yenir.
3165. Bugdayı toprak altına attılar ama sonradan topraktan basaklar çıktı.
Ondan sonra degirmende ögüttüler, degeri arttı, cana can katan gıda oldu.
Sonra ekmegi bir kere daha dis altında ezdiler; akıllı kisiye akıl ve idrâk oldu.
Daha sonra da o can, askta mahvoldu da Hak yolunda ekildikten sonra mahsûl verdi, ekincileri hayrete
düsürdü.
Bu sözün sonu gelmez. Sen, o iyi adamın Yusuf’a ne dedigini anlatmaya basla.
Yusuf-u Sıddıyk’ın konuktan armagan istemesi
3170. Yusuf, basından geçenleri anlattıktan sonra “ Eh…bize ne armagan getirdin, bakalım?” dedi.
Ey ulu kisi! Dostları görmeye eli bos gitmek, degirmene bugdaysız gitmeye benzer.
Ulu Allah bile mahser günü, halka “ Kıyamet günü için armaganın nerede;
Bize yapayalnız, azıksız, âdeta sizi yarattıgımız gibi geldiniz.
Kendinize gelin! Kıyamet günü için ne hediyeniz var, ne getirdiniz?
3175. Yoksa tekrar dönüp geleceginizi ummuyor muydunuz, size bugünün vâdesi bâtıl mı göründü ki? der.
Ona konuk olacagımızı inkâr ediyorsan bu mutfaktan ancak toprak ve kül alabilirsin.
nkâr etmiyorsan niçin böyle elin bos. O sevgilinin kapısına böyle nasıl ayak atacaksın?
Yemeyi, uyumayı biraz azalt da onunla görüsmek için bir armagan götür.
Geceleri az uyuyanlardan seher çaglarında istigfar edenlerden ol.
3180. Sen de rahimdeki çocuk gibi az oyna da sana da nurları gören duygular bagıslasınlar.
Rahim gibi olan dünyadan çıkınca yeryüzünden daha genis bir sahaya dalacaksın.
“ Allah yeri genistir” derler ya; o genis yer, bil peygamberlerin gidip daldıkları sahadır.
O genis sahada gönül daralmaz; yas agaç, orada kuru dal haline gelmez.
Simdi duygular, sen de. Fakat bir gün yorgun, bitkin, bas asagı bir hale geleceksin.
3185. Uykuda duygularını tasımazsın, duygular seni tasır. Bu yorgunluk, bitkinlik gider, eziyetten, sıkıntıdan
kurtulursun.
Sen uyku halini, velîlerin uyanıkken de duygularını tasımamaları halinde bir çesni bil.
Be inatçı; velîler, Eshab-ı Kehf’dir. Ayakta olsalar da, yürüyüp gezseler de uykudadırlar.
Allah, onları, kendilerinin haberi olmadan isletir; saga sola çevirir.
O saga çevrilme nedir? yi is. Ya sola çevrilme? O da bedene, varlıga ait isler.
3190. Bu iki hal de peygamberlerden, dagdan ses gelir gibi zuhur eder. Onların, her ikisinden de haberleri
yoktur.
Dag, hayır olsun, ser olsun… Senin sesini sana verir, duyurur. Fakat ikisinden de bihaberdir.
Konugun, Yusuf-u Sıddıyk’a “Sana armagan olarak ayna getirdim. Ona her baktıkça güzel yüzünü görür
beni hatırlarsın” demesi
Yusuf “Hadi, armaganını çıkar” deyince konuk, bu istekten utanıp âdeta figan ederek.
”Sana getirmek için ne kadar armagan aradıysam hiçbir seyi begenmedim, lâyık görmedim.
Bir habbeyi alıp da madene, bir katrayı alıp da ummana nasıl götürebilirim?
3195. Sana gönül ve can bile getirsem Kirman’a kimyon götürmüs sayılırım.
Senin, misli olmayan güzelliginden baska bir tohum yoktur ki bu ambarda olmasın.
Sana gönül nuru gibi bir ayna getirmeyi lâyık gördüm.
Ey günes gibi gökyüzünün ısıgı olan güzel! Ona baktıkça kendi güzel yüzünü görürsün.
Gözümün nuru, sana ayna getirdim, ona bakıp yüzünü gördükçe beni hatırlarsın” dedi.
3200. Koynundan aynayı çıkarıp sundu. Güzeller, aynayla mesgul olurlar.
Varlıgın aynası nedir? Yokluk. Ahmak degilsen yoklugu ihtiyar et.
Varlık, yoklukta görünebilir. Zenginler, yoksula cömertlik edebilirler.
Ekmegin saf aynası açtır; kav da çakmak tasının aynasıdır.
Bir yerde yokluk ve noksan oldu mu…bu, bütün sanatların güzelligine aynadır.
3205. Elbise biçilmis, dikilmis olursa terzinin mahareti görünebilir mi?
Budaklar yontulmamıs olmalı ki marangoz onu yontsun, rendelesin… Ondan asla, yahut fer’e ait bir sey
yapsın.
Usta kırıkçı nerede ayagı kırılmıs varsa oraya gider.
Hasta ve arık kisi olmazsa tıp sanatının güzelligi nasıl görünür?
Ey ulu kisi! Bakırların bayalıgı, asagılıgı olmasa kimya nasıl olur da zuhur eder?
3210. Noksanlar, kemal vasfının aynasıdır. O horluk, yücelik ve ululuga aynadır.
Çünkü yakinen zıt, zıddı gösterir. Ondan dolayı bal, sirke ile görünür, (sirkengebin olur)
Kim, kendi noksanını görüp anlarsa yedeginde dokuz at oldugu halde tekemmül yolunda kosar.
Kendisini kâmil sanan, ululuk sahibi Allah’nın yolunda uçamaz.
Ey magrur ve sapık! Canında kendini kâmil sanmaktan daha beter bir illet olamaz.
3215. Senden bu kendini begenme defoluncaya kadar gönlünden de çok kan akar, gözünden de!
blis’in illeti “Ben, Âdem’den hayırlıyım” demesiydi. Bu hastalık, her mahlûkta vardır.
Bu hastalıga müptelâ olan, kendisini hor görse bile sen onu, altında pislik olan sâf su bil!
mtihan kasdıyla onu bir karıstırsan hemen su bulanır, pislik rengini alır.
Ey yigit! Irmak sana sâf ve berrak görünüyor ama senin ırmagının dibinde de pislik var.
3220. Yol bilen anlayıslı pîr, Nefs-i küll baglarına ark kazıcıdır.
Irmak, kendisini nereden temizleyecek? nsanın bilgisi, Allah bilgisiyle fayda verir.
Kılıç sapını kesebilir mi? Yürü, bu yarayı bir cerraha göster.
Kimse, yarasının kötülügünü görmesin diye her yaranın üstüne sinek üser.
O sinekler; senin düsüncelerin, mallarındır; yaran da ahvalindeki zulmet!
3225. Eger o yaraya pîr merhem korsa o zaman derdin iyilesir, feryat ve figanın kesilir.
Yara sahibi, merhem konunca sıhhat buldum sanır. Halbuki hakikatte oraya merhemin ısıgı vurmustur.
Kendine gel, ey sırtı yaralı, merhemden bas çekme; iyilesince de kendi kendime iyilestim deme, sıhhati
merhemden bil!
Vahiy kâtibine vahyin ısıgı urunca âyeti Peygamber Aleyhisselâm’dan önce okuması ve “Bana da vahiy
geliyor” diyerek dininden dönmesi
Osman’dan önce bir kâtip vardı. Vahyi yazmaga gayret ederdi.
Peygamber, kendisine vahyedilen âyetleri söyledi mi o, hemen kâgıda yazardı.
3230. Vahyin ısıgı, kâtibe vurunca, gönlüne bazı hikmetler dogardı.
Peygamber de onun içine doganları aynen söylerdi. O herzevekil, bu kadarcık bir seyden azdı. Yoldan çıkıp.
”Allahdan nur alan Peygamber, ne söylüyorsa o söyledigi sey, benim gönlümde, o hakikat benim de gönlüme
dogmakta” dedi.
Düsüncesinin ısıgı, Peygambere vurdu, kâtibin canına Allah’nın kahrı gelip çattı.
Hem kâtiplikten çıktı, hem dinden. Kinlenip Mustafa’ya ve dine düsman oldu.
3235. Mustafa “ Ey inatçı kâfir! Nur, sendense niçin simdi kapkara kesildin?
Eger Allah ırmagının kaynagı olsaydın böyle bir kara suyun bendini açmaz, akıtmazdın” dedi.
Sunun, bunun yanında namusum bir paralık olmasın düsüncesi, agzını bagladı.
Bu yüzden içten yanıp yakılıyordu. Fakat sasılacak sey surası ki tövbe de edemiyordu.
Ah ediyordu, fakat ah etmesi faydasız. Kılıç gelmis, kelleyi uçurmustu.
3240. Allah, namusu, ar ve hayayı yüz batman agırlıgında bir demir yapmıstır. Nice kisiler, görünmez
baglarla baglanıp kalmıstır!
Kibir ve kâfirlik, o yolu, o kadar baglamıstır ki kibir ve küfür sahibi, açıkça ah edemez bile!
Allah “Onların boyunlarına zincirler vurduk, baslarını yukarı kaldırmıslardır, indiremezler “ dedi. Bu zincirler,
bizden dısarıda degil.
“Önlerine, artlarına mânialar koyduk, gözlerini perdeleyip örttük” buyurdu. Fakat bu hale ugrayan, önündeki,
ardındaki mâniaya görmez.
O dikilen mânianın çetinligi görünmez. Çünkü o kisi, kaza ve kaderin tesiriyle kuruldugunu bilmez.
3245. Senin sevgilin, asıl sevgilinin yüzünü örtmekte…mürsidin, asıl mürsidin, sözünü dinlemene mâni
olmaktadır.
Nice kâfirler vardır ki din sevdasındadırlar. Fakat namus, kibir, su bu; onların mâniaları, halleridir.
Bu, gizli bir bagdır ama demirden beter. Demir bagı, ancak balta kırar…
Demir bagı kırmak, kaldırmak ne de olsa yine mümkündür. Fakat gayptan baglanan baga kimse çare
bulamaz.
Bir adamı arı sokarsa tabiatı, derhal o kötülügü gidermek için ugrasmaya baslar.
3250. Bu da arı sokmasıdır ama kendi varlıgından, senden meydana gelmedir. Böyle olunca da gam
kuvvetlenir, illet bir türlü geçmez.
çimden bunu açmak, iyice anlatmak geliyor ama ümitsizlik verir diye korkuyorum.
Hayır , ümitsizlenme, sevin o feryada erisen Allah’ya feryat et!
Ey affetmeyi seven Allah, bizi affet! Ey eskimis nasır illetinin bile hekimi, bizi bagısla!
Hikmetin gönlüne aksetmesi o kötüyü yoldan çıkardı. Sen de kendini görme ki bu görüs senden toz
kaldırmasın.
3255. Kardes sana akıp duran hikmet “ Allah Abdâli’ndendir, sana âriyettir.
O kendisinde bir nur bulmustur ama o nur, padisahların esiginden vurmustur.
Sükret, magrur olma, ululanma, kulak as ve hiç kendini görme.
Yüz binlerce ah ki bu âriyet hal, ümmetleri ümmetlikten uzaklastırdı.
Kendisini, her konakta sofra basına varacak sanmayan kisiye kul olayım.
3260. Adamın bir gün evine varabilmesi için bir çok konakları terk etmesi lâzımdır.
Demir kıpkırmızı oldu ama hakikatte kızıl degildir ki. Bu kızıllık, bir ocagın demire verdigi âriyet kızıllıktır.
Penceredeki cam, yahut ev; nurlanırsa, ısık verirse onu parlak sanma , anla ki parlaklık günestedir.
Her kapı, duvar “ Ben parlagım, baskasının nuruyla parlamıyorum. Parlayan benim” diyebilir.
Fakat günes “Ey ham! Hele ben bir batayım da ne oldugun meydana çıkar” der.
3265. Yesillikler “ Biz kendimizden yeserdik, sevinç içindeyiz, gülümseyip duruyoruz, ta ezelden beri bu
yücelik bizde var” diyebilirler.
Fakat yaz mevsimi, onlara “ Ey ümmetler, ben geçeyim de o vakit kendinizi görün” der.
Vücut güzellikle ögünür, nazlanır durur. Çünkü ruh, kuvvetini, kolunu kanadını gizlemistir.
Vücuda der ki: “Ey süprüntülük! Sen kim oluyorsun ki? Bir iki gün benim ısıgımla yasadın:
Nazın isven dünyaya sıgmıyor? Hele dur, bekle; ben senden çıkayım da gör.
3270. Seni o ziyadesiyle sevenler, mezara tıkarlar; karıncalara, yılanlara gıda ederler.
Çok defalar senin önünde ölüme razı olan yok mu? ste o, senin pis kokundan burnunu tıkar!”
Söz, göz, kulak… Hep ruhun ısıgıdır. Suda cosan pırıldayan, atesin parıltısıdır.
Canın ısıgı nasıl tene vuruyorsa Abdâl’ın ısıgı da benim canıma vurmakta.
Canın canı olan o Abdâl’ın ısıgı candan ayak çekti mi…Ten, cansız ne hale gelirse o hale gelir. Sunu bil ki,
3275. Ben kıyamet günü bu sözüme sahit olsun diye yere bas koyuyorum.
Yerlerin siddetle sarsıldıgı kıyamet gününde bu yeryüzü, insanların hallerine sahit olur.
Gizledigi haberleri apasikâr söyler. Yeryüzü ve dikenler söze gelir.
Filozof; kendi fikrince, kendi zannınca bunu inkâr eder. Ona de: Sen var, basını o duvara vura gör!
Gönül ehlinin duyguları; suyun, topragın, çamurun sözünü duyar durur.
3280. Filozof, Hannâne direginin inlemesini inkâr eder. Çünkü velîlerin duygularından haberi yok, onlara
yabancı.
Der ki: “ Halkta sevdanın aksi, birçok hayaller yaratır, onlara gösterir”
Halbuki bu fikir, onun fesat ve küfrünün aksidir. Bu inkâr hayali; ona fikrinden, inanısındaki bozukluktan
gelmistir.
Filozof; cini, seytanı inkâr eder; fakat inkâr eder etmez bir cinin, bir seytanın maskarası olmustur.
Ey filozof, eger seytanı görmedinse kendine bak!( Basını duvara vurup çürütmüssün, gömgök olmus) Deli
olmadan alın böyle gögerir mi?
3285. Kimin gönlünde süphe, vesvese varsa felsefeye inanmıstır, gizli münkirdir.
Bazen dine inanır ama bazı ,bazı da o filozofluk damarı yüzünü kapkara eder.
Sakının müminler; o felsefeye inanıs sizde de vardır. Sizde nice sonsuz âlimler var.
Bütün bu yetmis iki din ve seriat sendedir. Senden zâhir oldugu gün eyvah haline!
Kimde o aykırı inanıstan bir yapracık varsa o günün korkusundan yaprak gibi titrer.
3290. blis’e cine, kendini iyi adam gördügünden güldün.
Fakat can, postunu ters giyer , içindekini dısarı verirse din ehlinden ne kadar ahlar vahlar çıkar.
Dükkânda altın gibi görünen madenlerin hepsi güler. Çünkü imtihan tası gizlidir.
Ey ayıpları örten Allah! Perdemizi kaldırma; imtihan zamanında bize yardım et, bizi kurtar!
Geceleyin kalp altın, hakiki altınla yan yanadır. Altın ise gündüzü bekler.
3295. Hal diliyle der ki: “ Yalancı, hele bir dur. Herkesin meydana çıkacagı gün bir gelsin!”
Lânetlenmis blis; yüz binlerce yıl Abdâl’ dendi, müminler beyiydi.
Naz ve istignası yönünden Âdemle savastı, kusluk vakti kokmaya baslayan pislik gibi rüsvay oldu.
Temsil yoluyla Bâûr’un hikâyesi
Dünya halkı, Bâûr oglu Bel’am’a zamanın sa’sına maglûp oldukları gibi maglûp ve zebun olmustu.
Ondan baska kimseye secde etmezlerdi. Afsunu, hastalara sifa verirdi.
3300. Kendisini begendigi, ulu gördügü için Musa ile savastı. Sonra hali, duydugun gibi oldu.
Dünyada yüz binlerce blis ve Bel’am vardır ki gizli, açık hep bu hale düsmüslerdir.
Allah, digerlerine misal olsun diye bu ikisini meshur etti;
Bu iki hırsızı daragacına çekti, yükseltti. Yoksa kahrına ugramıs daha nice hırsız var!
Bu ikisini asikâre kahredip söhretlendirdi; yoksa onun kahrıyla ölenler sayılamayacak kadar çok!
3305. Nazeninsin, nazlısın, ama haddince Allah askına olsun haddini asma!
Eger kendinden daha nazenin birisine çatarsan seni yerin yedi kat dibine sokar.
Âd ve Semud kavminin hikâyeleri ne için söylenip duruyor? Peygamberlerin nazik, nazenin olduklarını bilmen
için.
Yere batma, baslarına tas yagma, bir sesle canlarının alınısı…Hep bu vakalar, nefs-i natıka sahiplerinin
yücelerini bildirmek içindir.
Bütün hayvanları insan için öldür, fakat bütün insanları da bir akıllı kisi için öldür. ( hiç beis yok!)
3310. Akıl dedigin nedir? Akıl sahibinin akl-ı Küll’ü. Cüzi akıl da akıldır ama pek arıktır.
nsanlardan kaçan vahsi hayvanların hepsi, ehlî hayvanlara nispetle asagılıktır.
Vahsi hayvanların kanı mübahtır. Çünkü yüce akıldan kaçmaktadırlar. Akılları yoktur.
nsanın emrine uymuyor diye vahsinin yüceligi bu dereceye düsmüstür.
Su halde ey garip adam! Aslandan kaçan yaban eseklerine benzedikten sonra senin ne serefin var ki?
3315. Esek, ise yaradıgı için öldürülmez. Fakat yaban esegi olursa kanı mübahtır.
Esegin kendisini kötülükten koruyan iyilige sevk eden bir bilgisi olmadıgı halde Allah onu mâzur tutmuyor.
Ey yüce sevgili! nsan (akıllı oldugu halde) o nefesten, ( Peygamberlerin, velîlerin sözlerinden)kaçar,
vahsilesirse nasıl mâzur olur?
Hulâsa oklar ve süngüler önünde kâfirlerin kanı mübahtır. Çünkü onlar, ise yaramaktan uzaktırlar.
Onların karıları ve çocukları da esir sayılır. Çünkü akılları yoktur, merdut ve asagılık kisilerdir.
3320. Artık bir akıl, aklın aklından kaçarsa akıllılar taifesinden hayvanat zümresine geçmistir.
Hârût, Mârût Hikâyesi
(Aklın aklından kaçan, peygamber ve velîlere uymayan kisi) meshur Hârût’la Mârût’a benzer. Onlar da
gururları yüzünden zehirli ok yediler.
Mukaddes yaradılıslarına, melek olduklarına itimat ettiler. Fakat bu itimat, su sıgırının aslana itimadı gibidir.
Manda, aslana ne kadar itimat edebilir?
Onun yüz tane boynuzu olsa ve bu boynuzlarla korunmaya çalıssa yine aslan, onun boynuzunu degil;
boynuzunun boynuzunu bile parça parça eder.
Kirpi gibi bastan asagı diken olsa, aslan, yine onu çaresiz öldürür.
3325. Kasırga, birçok agaçları kökünden sökerse de alçacık bir ota ihsanda bulunur.
O sert rüzgâr, otun zayıflıgına acır. Gönül, artık sen de kuvvetten dem vurma.
Balta; agaçların, dalların çoklugundan, sıklıgından hiç korkar mı? Hepsini paramparça eder, kesip biçer.
Fakat bir ota saldırmaz. Nester yaradan baska yere vurulmaz.
Aleve, odunun çoklugundan ne gam? Kasap koyun sürüsünden kaçar mı?
3330. Mânaya nispetle suret nedir? Çok zayıf, çok âciz. Kötüyü bas asagı tutan ondaki mânadır.
Dolap gibi dönüp duran gökten kıyas tut. Onun dönmesi nedendir? Onda müdebbir olan akıldan.
Ogul, siper gibi olan bu kalıbın dönüsü, hareketi de gizli ruhtandır.
Bu rüzgârın hareketi onun mânasından ( o suretle zâhir olan mânadan, Allah kudretinden) dir degirmen
çarkına benzer; çark, ırmak suyunun esiridir.
Bu nefesin alınıp verilmesi, girip çıkması da hevesli candan baska kimdendir?
3335. Can, o nefesi, nefesle çıkan sözü, bazen cim haline kor; bazen de ha ve dal haline ( bu suretle de
inkâr da bulunur). Gâh o sözü barıs sözü yapar, gâh savas sözü.
*Can, o nefesi bazen saga götürmektedir, bazen sola ..Bazen gül bahçesine koymaktadır, bazen diken haline.
Yine böyle Allah’mız, bu rüzgârı Âd kavmine ejderha yaptıgı halde, Yine aynı rüzgârı; müminlere rahmet,
hayat ve emniyet verici bir hale getirmisti.
Âlemlerin Rabbinin mânalar denizi olan bin Seyhi, “ mâna Allah’dır” dedi.
Bütün yerler, gökler; o yürüyen denizde, o can deryasında çör çöp gibidir.
3340. Suda çör çöpün saldırması, oynaması, suyun dalgalanmasındandır.
nat eder de onları hareketsiz bırakmayı dilerse kıyıya atıverir.
Kıyıdan dalgalandıgı yere, kendisine çekti mi… ates, ota ne yaparsa deniz de onlara onu yapar (hepsini siler,
süpürür, yok eder).
Bu söze de son yoktur. Ey genç sen yine Hârût Mârût hikâyesine dön.
Hârût, Mârût hikâyesinin sonu ve onların, dünyada Bâbil Kuyusunda cezalandırılmaları
Bu iki melek, cihan halkının günahını, kötülügünü görünce,
3345. Hiddetlerinden ellerini ısırıyorlardı. Fakat gözleriyle kendi ayıplarını görmüyorlardı.
Bir çirkin, aynada kendisini görünce yüzünü çevirmis, kızmıs.
Kendisini gören kendisini begenen; birisinde bir suç gördü mü…çinde cehennemden daha siddetli bir ates
parlar.
O, bu kibre din gayreti adını takar; kendi kâfir nefsini görmez.
Din gayretinin baska alâmeti vardır. O atesten bütün bir dünya yeserir, hayat bulur.
3350. Allah; Hârût’la Mârût’a “ Eger siz, nurdan yaratılmıs, mâsum melekseniz aldanmıs, ziyankâr suçluları
görmeyin.
Ey gökyüzünün askerleri, benim kullarım! Sükredin ki sehvetten ve cinsi temayülden kurtulmussunuz.
Eger size de sehvet versem, artık gök, sizi kabul etmez.
Sizdeki mâsumluk, benim ismetimin, benim korumamın aksindendir.
O mâsumlugu benden bilin, kendinizden degil. Kendinize gelin, kendinize… Lânetlenmis Seytan, size galip
gelmesin” dedi.
3355. Nitekim Peygamberin vahiy kâtibi de hikmeti kendisinde gördü, kendine de vahiy geliyor zannetti.
Allah kuslarının sesi, kendinde de var sandı, o kötü ıslık, o kusların sesi gibi güzeldir zannına düstü.
Sen, kusların seslerini övüp dururken nereden kusun muradını anlayacaksın.
Bülbülün sesini ögrensen, tanısan da gül ile ne yapıyor, ne isi var? Nereden bileceksin?
Kıyas ve süphe yoluyla bildigini farz edelim… O bilis sagırların, dudak oynamasından anladıkları kadar bir
anlayıs ve bilisten ibarettir.
Sagırın hasta komsusuna hatır sormaya gidisi
3360. Anlayıslı, hal hatır, yol yordam bilen birisi bir sagıra “ komsun hasta” diye haber verdi.
Sagır, kendi kendisine dedi ki: “ Bu sagır kulakla ben onun sözünü nereden anlayacagım.
Hele hasta olur, sesi pek çıkmazsa… Fakat mutlaka da gitmek lâzım.
Dudagını oynar görünce ne dedigini kıyas yoluyla kendiliginden düsünür, bulurum.
Ey benim mihnete düsmüs dostum, nasılsın? Derim. O, elbette iyiyim, yahut hosum, diyecek.
3365. Sükürler olsun diye cevap verir, ne çorbası yedin diye sorarım. O meselâ, mercimek çorbası diye
cevap verir.
Afiyet olsun der, hekimlerden kim geliyor, kendini hangisine tedavi ettiriyorsun? derim.
O, filan deyince derim ki: ayagı çok kutludur. Geldi mi isin yoluna girdi demektir.
Biz de onun kademini denedik. Nerede vardıysa dilek hâsıl oldu.”
O iyi adam, kıyas yoluyla tasarladıgı bu cevapları düzüp kosarak hastaya hal hatır sormaya gitti.
3370. “Nasılsın “dedi. Hasta “öldüm” deyince dedi ki: “ Çok sükür!” Hasta, bu sözden hiddetlendi, canı pek
sıkıldı.
“ Bu ne biçim sükür? O bizim kötülügümüzü istiyormus, anlasıldı” diye düsündü. Sagır bir sözdür, tasarladı
ama yanlıs düstü.
Sonra “Ne yedin ?diye sorunca hasta “Zehir” dedi. Sagır “ Afiyet olsun” der demez hastanın kahırlanması
fazlalastı.
Sagır, bundan sonra da “ Tedavi için hekimlerden kim geliyor?” diye sordu.
Hasta “ Hadi be, defol, Azrail geliyor!” diye cevap verdi. Sagır “ Ayagı pek kutludur, sevin, neselen!”dedi.
3375. Sagır; sükür, böyle bir zamanda hal hatır sorup komsuluk hakkını gözettim diye sevinerek dısarı çıktı.
*Sagır, esekliginden tamamı ile aksini sandı, ziyanın ta kendisi olan o isi kâr zannetti.
Hasta ise “Bu, bizim canımıza düsmanmıs, onun cefa madeni oldugunu bilmiyormusuz” diyordu.
Hatırına yüz türlü kötü seyler geliyor, ona türlü ,türlü haber göndermeyi kuruyordu.
Kötü bir yemek yiyenin o yemegi kusuncaya kadar gönlü bulanır.
ste hiddeti yenmek budur; onu kusma ki karsılık tatlı sözler duyasın.
3380. Sabrı olmadıgı için hasta kıvranmakta, “ nerede bu kötü sözlü köpek ki.
Söylediklerinin hepsine karsılık vereyim. O zaman tamamı ile hastaydım, aslan gibi olan aklım uyumustu,
hatırıma bir sey gelmedi.
Hal hatır sorma, gönül almak ve teselli etmek içindir. Halbuki bu, hatır sorma degil, düsmanlık!
Düsmanını zayıf ve bitkin bir halde görüp memnun olmak istemis” diyordu.
Nice ibadetten vazgeçmis, kulluktan çıkmıs kisilerin gönüllerinde Allah’nın rızasını almak, sevaba nail olmak
vardır, bunu umarlar.
3385. Halbuki bu, esasen gizli bir günahtır. Nice bulanık seyler vardır ki sen, onları sâf ve berrak sanırsın.
O sagır gibi…Sagır, iyilik yaptım sanmıstı, halbuki aksi zuhur etti.
O, bir hastaya iyilikte bulundum hatırını ele aldım, komsuluk hakkını ele getirdim diye rahatça oturmustu.
Halbuki hastanın gönlünde bir ates alevlenmis, kendisini de yakmıstı.
Yaktıgınız ateslerden korkun. Siz, onu günahlarınızla çogalttınız, günahınız yüzünden alevdesiniz.
3390. Peygamber bir riyakâra namaz kıldıgı halde “ Ey yigit kalk, namaz kıl, çünkü senin kıldıgın namaz
degil” dedi.
Bu korkular yüzünden her namazda “ ihdinassırâtal müstakîme- sen bizi dogru yola hidayet et” denir.
Yani “ Ey Allah! Bu namazımı yolunu azıtmısların, riyakârların namazıyla karıstırma.”
O sagır adamın seçtigi kıyas yüzünden on yıllık konusma hiç olup gitti.
Ulu kisi, hele bu kıyas, tavsif edilemeyecek vahiyde asagılık duygusunun kıyası olursa…
3395. Senin duygu kulagın harfleri anlayabilirse de bil ki gaybı duyan kulagın sagırdır.
Nas karsısında ilk olarak kıyası ileri süren blis’ti
Allah nurlarına karsı bu kıyasçıkları ileri süren ilk kisi, blisti.
Dedi ki: “ Süphe yok, ates topraktan daha iyidir. Ben atesten yaratıldım Âdem kapkara topraktan.
Su halde fer’i, asla nispetle mukayese edelim: O zulmettendir, biz aydın nurdan.”
Allah “ Hayır, soy sop yok. Zâhitlik ve süpheli seylerden çekinmek, faziletin mihrabıdır.
3400. Bu, fâni dünyanın mirası degildir ki soy sop yüzünden onu elde edesin. Bu can mirasıdır.
Hattâ Peygamberlerin mirası. Bunun vârisi süpheli seylerden sakınan müminlerin canıdır.
O Ebucehl’in oglu, açıkça müslüman oldu; su Nuh Peygamberin oglu yolunu yanılanlardan.
Topraktan yaratılan, ay gibi nurlandı. Atesten yaratılan sen, yüzü kara oldun, defol!” dedi.
Bu kıyaslar, bu arastırmalar; bulutlu günde, yahut geceleyin kıbleyi bulmak içindir.
3405. Fakat günes dogmus, Kâbe de karsıdayken bu kıyası, bu arastırmayı bırak, arama!
Kıyas yüzünden Kâbe’yi görmezlikten gelme, ondan yüz çevirme. Dogruyu Allah daha iyi bilir.
Allah kusundan bir ötüs duyunca ders beller gibi yalnız zâhirini beller, hatırında tutarsın.
Sonra da kendinden kıyaslar yapar, hayalin ta kendisini hakikat sanırsın.
Abdâllerin ıstılahları vardır ki sözlerin, onlardan haberi yok.
3410. Sen, kus dilini, yalnız ses bakımından ögrendin; yüzlerce kıyas ve hevesler atesledin.
Fakat o hastanın incindigi gibi senden de gönüller incindi, kederlendi. Halbuki sagır, kendi zannına kapılıp,
isabet ettigini sanıp sevincinden sarhos oldu.
O Vahiy Kâtibi de kusun sesini duyup kendini de o kusla esit sandı.
Fakat kus, bir kanat vurup onu kör etti iste… Onu ölümün ve elemin ta dibine kadar götürdü.
Kendinize gelin, sizde bir akis, yahut zan yüzünden göklerdeki duraklarınızdan düsmeyesiniz.
3415. Hârût’la Mârût’sanız da, “ Biz sana saf saf ibadet ediyoruz” damının üstünde herkesten ileriyseniz de.
Kötülerin kötülüklerine acıyın. Benligin kendini görüp begenmenin etrafında dolasmayın.
Kendinize gelin. Allah gayreti, pusudan çıkmayı görsün; bas asagı yerin dibine gidersiniz.
kisi de dediler ki: “ Allah, ferman senin,senin ihsanın, senin koruman olmazsa nerede bir ihsan, nerede bir
koruyan?”
Hem bunu söylemekte, hem de yeryüzüne inip hükmetmek için yürekleri oynamaktaydı. “ Bizden kötülük gelir
mi? Biz ne güzel kullarız!” diyorlardı.
3420. Bunların bu gurur ve istekleri, kendilerini rahat bırakmadı: nihayet bunları kendilerini begenmis bir
hale soktu.
“Ey topraga, suya, yere, atese mensup insanlar, ey ruhanilerin temizliginden haberi olmayanlar.
Biz su gökyüzünün üstünde perdeler dokuyor, yeryüzüne inip sadırvanlar kuruyoruz.
Adalet yapar, ibadet eder; her gece yine göklere uçar gideriz.
Bu suretle de su devrin sasılacak büyükleri olur, yeryüzüne adalet ve emniyeti yayarız” diyorlardı.
3425. Gökyüzü ahvalini yeryüzüne kıyas ettiler, fakat bu kıyas, dogru degil… Arada büyük bir fark var!
Halini, nese ve sarhoslugunu cahillerden saklamak lâzımdır
Perde altına girmis olan Hakîmin sözünü dinle: Sarap içtigin yere bas koy, yat.
Meyhaneden çıkıp yol, yanılan sarhos, çocukların maskarası ve oyuncagı olur.
Her tarafa, her yola, çamurların içine düser, her ahmak da ona güler.
O bu haldeyken onun sarhoslugundan, içtigi sarabın nese ve zevkinden haberleri olmayan çocuklar pesine
takılırlar.
3430. Allah sarhosundan baska bütün halk, çocuktur. Heva ve hevesinden kurtulmus kisiden baska balig
yoktur.
Allah “ Dünya kuru bir istek, faydasız bir oyuncaktan ibarettir, siz de çocuklarsınız.” Dedi. Allah dogru
buyurur.
Oyuncagı terk etmedikçe çocuksun. Ruh arınmadıkça nasıl temiz olabilirsiniz?
Dünyada daima istenen, pesinde kosulan, bir türlü terk edilemeyen bu sehvet; bil ki çocukların cimaı gibidir.
Çocugun cimaı nedir ki? Bir Rüstem’in, bir yigidin cimaına nispetle oyundan ibaret.
3435. Halkın savası da çocukların savası gibidir. Tamamı ile mânasız, esassız ve hor!
Hepsi sopadan kılıçlarla savasırlar. Hepsi faydasız bir seyle ugrasıp dururlar.
Hepsi, bu bizim Burak’ımız Düldül yürüyüslü atımız diye bir sopaya binmistir.
Sırtlarında yük var, fakat bilgisizliklerinden kendilerini yüksek görüp ata binmis, yol gidiyor sanırlar.
Hele dur… halk atlıları, bir gün atlarını sürerek dokuz kat gökten geçsinler de bak!
3440. O gün ruh ve melek Allah’ya yücelir. Ruhun yücelmesinden gök titrer!
Siz ise umumiyetle çocuklar gibi eteginize binmissiniz… Ata binmis gibi eteginizin ucunu tutmussunuz!
Allah’dan “ Süphe yok ki zan fayda vermez” hükmü gelmistir. Zan merkebi nerede gökler kosacak?
ki türlü zan olursa kuvvet hangisindeyse o tercih edilir. Fakat günes zuhur etti mi… onun varlıgında ve
parlaklıgında inat edilmez.
ste o zaman bindiginiz seyleri görürsünüz; anlarsınız ki ancak ayaklarınıza binmissiniz…
3445. Vehmi, fikri, duyguyu, anlayısları sopa gibi çocuk atı bil!
Gönül ehlinin ilimleri, kendilerini tasır. Ten ehlinin ilimleriyse kendilerine yüktür.
Gönle uran, adamı gönül ehli yapan ilim; insana fayda verir. Yalnız tene tesir eden, insana mal olmayan ilim
yükten ibarettir.
Allah “ Yahmilü esfâra-Tevrat’ı bilip onunla amel etmeyen kitap tasıyan esege benzer” dedi. Allah’dan
olmayan bilgi yüktür.
Allah’dan vasıtasız olarak verilmeyen ilim, gelini süsleyen kadının ona sürdügü renk gibi diri kalmaz, uçup
gider.
3450. Fakat bu yükü iyi çekersen yükünü alırlar, rahat ettirirler.
Heva ve heves ugrunda o bilgi yükünü tasıma ki içindeki ilim ambarını göresin.
lmin rahvan atına bindikten sonra sırtından yükü alırlar.
Allah kadehi olmadıkça heva ve heveslerden nereden geçeceksin? Ey Allah’ya ait yalnız “Hu” ismine kani olan!
Sıfattan, addan ne dogar? Hayal! O hayal, sahibine ancak vuslat delili olur.
3455. Medlulü olmayan bir delalet edici hiç gördün mü? Yol olmadıkça katiyen gül de olmaz…
Hakikatı olmayan bir adı hiç gördün mü; yahut Kâf ve Lâm harflerinden gül topladın mı?
Mademki ismi okudun; var, müsemmayı da ara. Ayı gökte bil derede degil!
Addan ve harften geçmek istersen hemencecik kendini tamamı ile kendinden arıt (yok ol!)
Demir gibi demirlikten çık, renksiz bir hale gel. Riyazatta tozsuz passız bir ayna ol!
3460. Kendini kendi vasıflarından arıt ki asıl kendi sâf, pak zatını göresin.
O vakit kitap, müzakereci ve üstat olmaksızın gönlünde peygamberlerin ilimlerini görür bulursun.
Peygamber “ ümmetimden öyleleri vardır ki onlar, benimle aynı yaratılıstadırlar, benimle aynı himmete
sahiptirler.
Ben onları hangi nurla görüyorsam onların canları da beni mutlaka aynı nurla görür” dedi.
Bunlar Peygamberi, Sahîhayn kitapları, hadîsler, hadîsi rivayet edenler olmaksızın, bunlara hacet kalmaksızın
abıhayat kaynagında (gönüllerinde) görürler.
3465. “Kürt olarak yattık” sırrını bil, “ Arap olarak sabahladık” sırrını oku!
Gizli ilme dair bir misal istersen Rum halkıyla Çinlilere ait hikâyeyi söyle:
Rum halkıyla Çinlilerin ressamlıkta bahse girismeleri
Çinliler “ Biz daha mahir ressamız, dediler. Rum halkı da dedi ki: “ Bizim maharetimiz daha üstündür.”
Padisah “Sizi imtihan edecegim; bakalım hanginiz dâvasında haklı” dedi.
Çinlilerle Rum diyarı ressamları hazırlandılar; Rum diyarı ressamları ilimlerine daha vakıf kisilerdi.
3470. Çin ressamları “ Bize bir hususi oda verin, bir oda da sizin olsun” dediler.
Kapıları karsı karsıya iki oda vardı. Bir tanesini Çin ressamlar aldı. Öbürünü de Rum ressamları.
Çinliler, padisahtan yüz türlü boya istediler. Yüce padisah bunun üzerine hazinesini açtı.
Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekteydi.
Rum ressamları “ Pas gidermekten baska ne resim ise yarar, ne boya!” dediler.
3475. Kapıyı kapatıp duvarı cilâlamaya basladılar. Gök gibi tertemiz, sâf ve berrak bir hale getirdiler.
ki yüz çesit renge boyanmaktansa renksizlik daha iyi. Renk bulut gibidir. Renksizlikse ay.
Bulutta parlaklık ve ziya görürsen bil ki yıldızdan aydan ve günestendir.
Çinli ressamlar islerini bitirdiler. Hepsi de yaptıkları resimlerin güzelligine sevinmekteydiler.
Padisah kapıdan içeri girip odadaki resimleri gördü. Hepsi akıldan, idrakten dısarı, fevkalâde güzel seylerdi.
3480. Ondan sonra Rum ressamlarının odasına gitti. Bir Rum ressamı, karsı odayı görmeye mâni olan
perdeyi kaldırdı.
Öbür odada Çin ressamlarının yapmıs oldukları resimlerle nakıslar, bu odanın cilâlanmıs duvarına vurdu.
Orada ne varsa burada daha iyi göründü; resimlerin aksi, âdeta göz alıyordu.
Ogul Rum ressamları sofilerdir. Onların; ezberlenecek dersleri kitapları yoktur.
Ama gönüllerini adamakıllı cilâlamıslar, istekten, hırstan, hasislikten ve kinlerden arınmıslardır.
3485. O aynanın sâflıgı, berraklıgı gönlün vasfıdır. Gönle hadsiz hesapsız suretler aksedebilir.
Gaybın suretsiz ve hudutsuz sureti, Musa’nın gönül aynası da parlamıs, koynuna sokup çıkardıgı elde
görünmüstür.
O suret göge, arsa, ferse, denizlere, ta en yüce gökten, denizin dibindeki balıga kadar hiçbir seye sıgmaz.
Çünkü bütün bunların hududu, sayısı vardır. Halbuki gönül aynasının hududu yoktur.
Burada akıl, ya susar, yahut sasırıp kalır. Sebebi de su : Gönül mü Allah’dır, Allah mı gönül?
3490. Hem sayılı hem sayısız olan (hem kesrete dalan, hem vahdeti bulan) gönülden baska bir naksın aksi
geçip gider, ebedî degildir.
Fakat ezelden ebede kadar zuhur ede gelen her yeni nakıs, gönle akseder, orada perdesiz, apaçık surette
tecilli eder.
Gönüllerini cilâlamıs olanlar; renkten, kokudan kurtulmuslardır. Her nefeste zahmetsizce bir güzellik görürler.
Onlar, ilmin kabugundaki naksı bırakmıslar, Aynel yakîn bayragını kaldırmıslardır.
Düsünceyi bırakmıslar, âsinalık denizini bulmuslar, bilisikte yok olmuslardır.
3495. Herkes ölümden ürker, korkar. Bu kavimse ona bıyık altından gülmektedir.
Kimse onların gönlüne galip gelmez. Sedefe zarar gelir, inciye degil.
Onlar fıkhı ve nahvı terk etmislerdir ama mahvolmayı ve yoklugu ihtiyar etmislerdir.
Sekiz cennetin nakısları parladıkça onların gönül levhine vurur, orada tecelli eder.
Allah’nın dogruluk makamında oturanların, orasını yurt edinenlerin derecesi; arstan da yücedir, kürsüden de,
bosluktan da!
Peygamber Aleyhisselâm’ın, Zeyd’e “Bugün nasılsın, nasıl kalktın?” diye sorması, onun da “Mümin olarak
ey Allah elçisi diye cevap vermesi
3500. Peygamber bir sabah Zeyd’e “ Ey temiz ve sâf arkadas, sabahı nasıl ettin? Diye sordu.
Zeyd: “ Mümin bir kul olarak” deyince “ man bagın yesermis, çiçekler açmıssa nisanesi nerede?” dedi.
Zeyd dedi ki: “ Gündüzleri susuz geçirdim, geceleri asktan, yanıp yakılmadan uyumadım.
Mızrak kalkandan nasıl geçerse ben de gündüzlerden, gecelerden öyle geçtim. (onlar beni tutamadıkları gibi
onlardan bana bir sey de bulasmadı.)
Ondan dolayı bence bütün seriatler, bütün dinler birdir. Bence yüz binlerce yılla bir saat aynı.
3505. Ezelle ebed birlesti. Fakat akıl, kabiliyetsizliginden buraya yol bulamaz.”
Peygamber “Peki, o yoldan, bu diyarın anlayısınca, bu diyar akıllılarının harcına getirdigin bir hediye var mı,
nerede? Çıkar bakalım!” dedi.
Zeyd dedi ki: “ halk, gökyüzünü nasıl görürse ben de arsı, arstakilerle beraber öyle görüyorum.
Benim önümde sekiz cennetle yedi cehennem, saman önündeki put gibi apaçık ve meydanda.
Halkı, degirmende bugdayı arpadan fark edercesine teker ,teker tanıyorum.
3510. Cennetlik kim, yabancı nerede? Bence yılan ve balık gibi apasikâr.
“ Kıyamet günü, bazı yüzler ak olur, bazıları kara…” Sırrı, simdiden meydana çıktı. Bu halkın bir kısmının yüzü
ak, bir kısmının kara.”
Hakikatte bazı ruhlar, bundan önce de ( dünyaya gelmeden de) ayıplıydı. Fakat ana rahminde oldugu için hali,
halka gizliydi.
Sakî, ana karnında sakî olur (fakat bilinmez) Cisim âlemindeyse cisimdeki hallerden, ruhun halleri de anlasılır.
Vücut da ana gibi can çocuguna gebedir. Ölüm, dogmak derdi ve kıyamettir.
3515. Bu dünyada geçmis canların hepsi, “ O ferahlı can acaba nasıl dogacak?” diye beklemektedirler.
Zenciler, o mutlaka bizdendir derler. Beyazlar da, imkânı yok… O çok güzel olacak, derler.
Vücudun canı, ahiret âlemine dogunca artık beyaz, kara ihtilafı kalmaz.
Kara ise Zenciler alıp götürürler, beyazsa kendi cinslerinden olan bu çocugu, beyazlar alıp götürürler.
Fakat dogmadıkça anlamak, âlemdeki müskül islerdendir. Çünkü henüz dogmamıs çocugun nasıl oldugunu
bilen azdır.
3520. Bunu anlayan kisi, ancak Allah nuruyla bakıp gören kisidir. Böyle olan zat, bâtına da nüfuz edebilir.
Nutfenin aslı beyaz renkli ve hostur. Fakat beyaz kisinin canının aksi;
Nutfeye renk verir, onu en güzel sekle sokar; kara kisinin canının aksi de bir kısım halkı, en asagılık bir renge,
en bayagı bir sekle sürer, götürür.
Bu söze nihayet yoktur. Sen yine atını sür de biz kervandan geri kalmayalım.
Bir gün her zümrenin önünde, saman çöpü müsün , dag mı. Hindu musun, Türk mü? Meydana çıkar.
3525. Hindu ile Türk, ana karnında belli olmaz. Fakat dogunca zayıf mı kuvvetli mi… herkes görür anlar.
Zeyd’in Peygamber Sallâllahu Aleyhi Vesellem’e “Halkın ahvali bence gizli degildir, apaçıktır” diye cevap
vermesi
Zeyd “ Ben halkı, kadın, erkek… Herkesi, kıyamet günündeymis gibi apaçık görüyorum.
Hemen simdicik söyleyeyim mi? Yoksa kapayayım mı?” dedi. Mustafa, dudagını ısırarak sus demek istedi.
Zeyd dedi ki: “Ey Allah Peygamberi, hasir sırrını söyleyeyim de bugün dünyada kıyameti koparayım mı?
Müsaade et bana, perdeleri yırtayım da aslım, mahiyetim günes gibi parlasın;
Günes benim nurumdan tutulsun… Hurma agacı (gibi meyveliler) ile sögüt agacını (gibi meyvesizleri)
göstereyim.
3530. Kıyamet sırrını açayım, halis altın para ile ayarı bozuk parayı izhar edeyim.
Elleri kesik Eshab-ı Simal-ı küfür rengiyle al rengi…
Tutulmayan, gidilmeyen ayın ziyasında yedi nifak deligini…
Sakîlerin pırtıl elbiselerini göstereyim. Peygamberlerin davullarını, nöbetlerini duyurayım.
3535. Cehennemi, cennetleri, ikisinin arasındaki A’raf’ı apaçık olarak kâfirlerin gözlerinin önlerine getireyim.
Kevser Havuzunun çosmakta oldugunu… suyunun, cennetliklerin yüzlerine vurmakta. “ç, ç!” diye
seslenmekte ve bu sesin de kulaklarına gelmekte bulundugunu…
Susuzların, havuzun etrafında kosup durduklarını apaçık göstereyim.
Onların omuzları omuzlarıma sürünmekte, naraları kulagıma gelmekte.
ste gözümün önünde… Cennet ehli, dilekleriyle birbirlerini kucaklamıslar;
3540. Birbirlerinin ellerini ziyaret ediyor, musafahada bulunuyorlar, dudaklarından buseler yagmalıyorlar.
Asagılık kisilerin hasret naralarından, “ ah, ah” diye bagrısmalarından kulagım sagır oldu.
Bu söylediklerim ancak isaretlerden ibarettir. Daha derin söylerim ama Peygamberi incitmekten korkuyorum.”
Zeyd, böylece sarhos, harap bir surette söyleyip duruyordu. Peygamber, yakasını büktü.
Dedi ki: “ Kendine gel, atın pek hızlı gidiyor, yuları çek. “Allah haya etmez” hükmünün aksi vurdu, utanma
ortadan kalktı.
3545. Aynan, kılıftan çıktı. Ayna ve terazi yalan söyler mi?
Ayna ile terazi, kimse incinmesin, utanmasın diye sözünü saklar mı?
Ayna ile teraziye yüzlerce yıl hizmet etsen onlar yine dogrucu ve kadri yüce mihenklerdir.
Sen benim sırrımı sakla, dogruyu gizle; sen de eksik gösterme, fazla göster, ( diye yalvarsan bile)
3550. Onlar sana “ Kendini maskara etme ayna, terazi nerede; hile düzen nerede?
Allah, hakikatlerin bizim vasıtamızla anlasılması için kadrimizi yüceltti.
Eger bu dogrulugumuz olmasaydı ne degerimiz olurdu; iyilerin yüzünü nasıl agartırdık?” derler.
Fakat sen, gönlüne Sinâ dagındaki Allah tecellisi vurduysa bile yine aynayı koynuna koy!”
Zeyd, “ Allah günesi, ezeli günes, hiç koltuga sıgar mı?
Aslı olmayan seyleri de yırtar, yakar; koltugu da. Önünde ne delilik kalır, ne akıllılık!” dedi.
3555. Peygamber dedi ki: “ Bir parmagını gözünün üstüne koydun mu… dünyayı günessiz görürsün.
Bir parmak bile, aya perde oluyor. ste bu padisahın ayıp örtücülügüne alâmettir.
Bu suretle bir nokta ( gibi olan parmak), cihanı örter; bir sürçme de günesi küsufa ugratır.
Dudagını yum, denizin dibine bak. Allah, denizi, insana mahkûm etmistir.
Nitekim Selsebîl ve Zencebîl ırmakları da Allah’nın cennete koydugu kulların hükmü altındadır.
3560. Cennetin dört ırmagı bizim hükmümüzdedir.
Fakat bu gücümüzden, kuvvetimizden degil…Allah emriyle böyledir.
Bu ırmaklar, büyücülerin hükümlerine uyan büyüler gibi bizim hükmümüzdedir; onları nereye istersek oraya
akıtırız.
Bu akıp duran ve gönlün hükmü altında, canın fermanına tâbi bulunan iki göz çesmesi gibi…
Gönül dilerse gözler; zehrin, yılanların bulundugu tarafa gider; gönül dilerse baktıgı seylerden ibret alır.
Gönül dilerse görülen seylere bakar; gönül dilerse örtülü , gizli seylere akar.
3565. Gönül dilerse, gözleri külliyat tarafına sevk eder; gönül dilerse cüziyatta hapseyler.
Bu bes duygu da ( çesmelerdeki lüleler, nasıl çesmeye tâbi ise) aynı tarzda gönle tâbidir. Onun muradınca ve
onun emrine göre is görür.
Gönül ne tarafı isaret ederse bes duygu da eteklerini toplayıp o tarafa gider.
Musa’nın elindeki sopa nasıl Musa’ya tâbi ise el, ayak da apaçık gönlün emrine tâbidir.
Gönül isterse ayak, raksa girer, yahut yavas yürürken hızlı yürümeye baslar.
3570. Gönül isterse el, parmaklarla hesaba girisir, yahut kitap yazar.
El, gizli bir elin hükmündedir. O gizli el içerdedir, dısarıya teni dikmis, kendisine onu vekil etmistir.
Gönül dilerse el, düsmana bir ejderha kesilir. Gönül dilerse sevgiliye yardımcı olur.
Gönül dilerse el, yemek için kepçedir, on batmanlık gürz.
Acaba gönül, bunlara ne söylüyor ki? Bu ne sasılacak vuslat, bu ne gizli sebep!
3575. Gönül, acaba Süleyman Mührünü mü ele geçirdi ki bu bes duygunun yollarını istedigi gibi isaret
etmekte!
Bes zâhirî duygu dısarıda kolayca onun mahkûmu olmus, bes bâtınî duyguda içeride onun memuru…
On duygu bunlardan baska yedi endam… Daha da dille söylenmeyecek kadar çok kuvvetler… Gayri sen say.
Gönül mademki ululukta sen de bir Süleyman’sın…Parmagındaki saltanat yüzügüyle perilere, seytanlara
hükmet!
Bu saltanatta hileye sapmazsan o üç seytan, senin parmagından yüzügü alamaz.
3580. Gayri adın, sanın, bütün dünyayı tutar. Cismin gibi iki cihan senin hükmüne uyar.
Fakat seytan elindeki yüzügü alırsa padisahlık bitti, bahtın öldü demektir.
Allah kulları, eger is böyle olursa bundan böyle kıyamete kadar ancak ve ancak “ Ah hasretlik!” der,
durursunuz.
Hadi, tutalım, kendi hileni inkâr edersin; canını teraziyle aynadan nasıl kurtaracaksın?”
”Getirdigimiz turfanda meyveleri o yedi” diye kölelerle kapı yoldaslarının, suçlarını Lokman’ın
üstüne atmaları
Lokman, efendisinin hizmetinde bulunan köleler arasında hor, hakîr görünmekteydi.
3585. Efendi rahatça yesin, eglensin diye kullarını meyve getirmek üzere baga gönderdi.
Lokman, kullar içinde, âdeta onlara tâbi bir kuldu. çi mânalarla dolu, görünüsü gece gibi kapkaranlıktı.
Köleler topladıkları meyveleri, tamah edip bir iyice yediler.
Efendilerine de “ Lokman yedi” dediler. Efendi, Lokman’a yüzünü eksitti, agır bir tavır takındı.
Lokman bunun sebebini arastırıp anlayınca efendisine dargın bir tarzda agzını açıp.
3590. “ Efendi; hain kul, Allah yanında, onun rızasını kazanmıs bir kul olmaz.
Ey kerem sahibi! Hepimizi imtihan et. Bize fazlasıyla sıcak su içir.
Ondan sonra beni büyük bir sahraya çıkar. Sen atlı olarak kos, bizi de yaya olarak kostur.
O zaman kötülük yapanı gör, sırları açan Allah’nın islerini seyret” dedi.
Efendi, kullara sâki oldu, sıcak suyu içirdi. Onlarda korkularından içtiler.
3595. Sonra onları ovalarda kosturmaya basladı. Kullar asagı yukarı kosup duruyorlardı.
Nihayet iyice yoruldular, kusmaya basladılar. çtikleri su yedikleri meyvelerin hepsini çıkardı.
Lokman’ın da gönlü bulandı, o da kustu. Fakat onun karnından halis su geldi.
Lokman’ın hikmeti bunu göstermeyi bilirse, varlıgın Rabbi olan Allah’nın hikmeti nelere kadir degildir?
Kıyamet gününde bütün sırlar çıkacak, bilinip görülecek. Sizin de bilinmesini istemediginiz sır meydana çıktı.
3600. Sıcak suyu içtikleri gibi kendilerini rüsvay edecek sırları tamamı ile açıga vurulmus oldu.
Tas; atesle sınanacagı ( ates içinde parçalanıp yumusayacagı, eriyebilecegi) için kâfirler, atese atılırlar, onların
azabı atesle olur.
O tas gibi gönle biz kaç kereler yumusak sözler söyledik, fakat ögüt almadı.
Damarda da kötü yara olursa oraya kötü ilâç konur, esegin basına köpegin disi lâyıktır.
“Habîs olan seyler habîsler içindir” hükmü bir hikmettir. Çirkine münasip olan çirkin estir.
3605. Su halde sen de hangi esi dilersen yürü, onu al. Allah’da mahvol, onun sıfatlarını kazan!
Nur istersen nura istidat kazan; Allah’dan uzaklık istersen kendini gör, uzaklas!
Yok, eger bu harap zindandan kurtulmaya bir yol istersen sevgiliden bas çekme, secde et de yaklas!
Zeyd’in, Peygamber Sallâllahu Aleyhi Vesellem’e cevabı, bu hikâyenin sonu
Bu sözün sonu yoktur. Zeyd; kalk, natıka Burak’ını bagla!
Söz söylemek kabiliyeti ayıbı açar; gayb perdelerini yırtar.
3610. Allah, nice yerlerde gaybı ister. Su davulcuyu sür, yolu kapa.
Atını hızlı sürme, yuları çek. Sırların gizli kalması, herkesin gizli zannından mesrur olması daha iyi.
Hak kendisinden ümit kesenlerin de bu ibadetten yüz çevirmemelerini istemektedir;
Onlar da bir ümide kapılsınlar, birkaç gün o ümidin maiyetinde kosup dursunlar;
Allah’nın merhameti herkese sâmil oldugundan diler ki o rahmet, herkesi aydınlatsın.
3615. Her bey, her esir, ümit ve korkuyla Allah’dan çekinsin.
Bu ümit ve korku: herkes bu perdenin ardında beslenip yetissin diye perde ardına girmistir.
Ümit ve korku perdesini yırttın mı… Gayb, bütün sâsâasıyla ortaya çıkar.
Bir genç dere kıyısında balık tutan birisini görüp, “Bu balıkçı Süleyman olmalı” diye zanna düstü.
Süleyman’sa neden yalnız ve gizlenmis; degilse nasıl oluyor da bu derece Süleyman’a benziyor?”
3620. Süleyman tekrar müstakil bir padisah oluncaya kadar gönlünde bu süphe vardı.
Dev, onun tahtından, diyarından yıkılıp gitti; baht kılıcı, o seytanın kanını döktü.
Yine yüzügünü parmagına taktı dev ve peri askerlerini yine basına topladı.
Halk, seyretmek için tapuya geldiler, düsünceye kapılmıs olan genç de onların arasına katılıp huzura vardı.
Süleyman’ın parmagında yüzügü görünce düsüncesi, kuruntusu tamamı ile geçti.
3625. Vehim, isin gizli, kapalı oldugu zamandadır. Bu arastırma görünmeyen sey içindir.
Ortada olmayan seyin kuruntusu, büyüdükçe büyür. Fakat gaypta olana sey, meydana çıktı mı, kuruntu
geçer.
*Gerçi bir seyin hakikatini izhar etmek esasen kemaldir ve canları kuruntudan kurtarır;
*Fakat gayba imanın, görünen seye inanmaya nispetle bire yüz fazileti vardır. Bunu iyice bil de süphe ve
tereddütten kurtul!
Nurlu gökyüzü yagıssız olmaz ama kara yeryüzü de nebatatı yetistirmeden vazgeçmez.
Bana gayba iman edenler gerek… Onun için bu fâni konagın penceresini örttüm.
Nasıl izhar eder de gökleri yarar, açarım; eger hakikatleri meydana korsam, nasıl “ Bunda bir ayıp, bir noksan
gördün mü?” diyebilirim?
3630. Bu karanlıkta arayıp taradıkça herkes, yüzünü bir tarafa çevirir;
sler bir zaman aksine gider; hırsız, polisi dar agacına sürükler…
Böylece bir nice sultan, bir nice yüce himmetli, bir müddet kendi kuluna kul olur.
Kul, efendisinin huzurunda degilken de kullugunu korur, itaatten çıkmazsa bu kulluk iyi ve hos bir kulluktur.
Bu padisahın önünde onu ögen kisi nerede, padisah yokken bile ondan utanıp çekinen nerede.
3635. Memleket ucunda, padisahtan saltanat sayesinden uzak bir kale dizdarı;
Kaleyi düsmanlardan korur, orasını sayısız mal ve para verse bile satmaz,
Padisah orada degilken, hudut boylarında, padisahın huzurundaymıs gibi vefakârlıkta bulunursa;
O dizdar; elbette padisahın yanında, huzurunda bulunan ve can feda eden kisilerden daha degerlidir.
Su halde yarı zerre miktarı, fakat gaibane emir tutmak; emredicinin huzurunda kulluk etmek ve emrine
uymaktan yüz binlerce defa üstündür.
3640. Kulluk ve iman, simdi makbuldür. Fakat ölümden sonra her sey meydana çıkınca inanmak, bir ise
yaramaz.
Hakikatın kapalı, örtülü olması ve gayba inanmak daha iyi, daha makbul olunca agzın kapalı, dudagın yumuk
olması elbette iyidir.
Kardes, sözden el çek ki bizzat Allah, sende Ledün ilmini meydana çıkarsın.
Günesin varlıgına delil kendisi yeter. Allah’dan daha ulu sahit kimdir?
Hayır… söyleyecegim çünkü Kur’an’da sahadet hususunda hep beraberce Allah da anılmıstır, melek de âlimler
de.
3645. Allah da sahadet eder, melekler de, bilgili kisiler de: Süphe yok ki Rabb, ancak daimî Allah’dır…
Hak, sahadet edince melek kim oluyor ki sahadette Allah ile müsterek olsun!
Çünkü ziyaya tahammül edemeyen zavallı gözlerle biçare gönüllerin günesin nuruna ve günese takatleri
yoktur.
Bu çesit gözler, böyle gönüller, yarasaya benzerler. Yarasa günesin ısıgına, günesin hararetine tahammül
edemez, ümidini keser ( günesten mahrum kalır)
Gökyüzünde cilve eden günese sahadette, melekleri de bize dost, bize es bil!
3650. “ Biz o tek günesten nurlandık, günesin halifesi gibi zayıfları nurlandık” diye sahadet ederler.
Her melek; yeni ay, yahut üç günlük ay, yahut da dolunay gibi kemal, nur ve kudret sahibidir.
O sûle; üçer, dörder kanatlı meleklerin her birine, mertebelerine göre vurmakta, onları nurlandırmaktadır.
Meleklerin kanatları insanların akıl kanatlarına benzer. nsanların akılları arasında da çok fark vardır.
yilikte olsun, kötülükte olsun her insana kendisine benzer bir melek arkadastır.
3655. Gözü tahammül edemedigi için çipile, yıldız ısık verir, o da bu suretle yol bulur.
Peygamber Sallâllahu Aleyhi Vesellem’in Zeyd’e “Bunun sırrını fasetme; gözet!” demesi
Peygamber “ Sahabem yıldızlar gibi yola gidenlere ısık, seytanlara tastır” dedi.
Herkes uzaktan görebilseydi gökyüzündeki günesle nurlanırdı.
Ve ey asagılık kisi, günesin nuruna delalet etmek üzere yıldıza ne lûzum kalırdı?
Ay; buluta, topraga ve gölge der ki: “Ben de sizin gibi insanım. Ancak bana vahiy geliyor.
3660. Ben de yaratılısta sizin gibi karanlıktım. Fakat vahiy günesi, bana böyle bir nur verdi.
Güneslere nispetle biraz karanlıgım, fakat insanların karanlıklarına nispetle nurluyum.
Tahammül edebilesin diye nurum zayıf. Çünkü sen parlak günesin eri degilsin.
Balla sirkeden meydana gelen sirkengebin gibi ben de nurlu zulmetten meydana geldim ve bu suretle kalp
hastalıgına yol buldum, faydalı oldum.
Hasta adam hastalıktan kurtulunca sirkeyi bırak bal yiye gör.”
3665. Gönül tahtı, heva ve hevesten arındı; gönülde “Er Rahmânu alel arsistevâ” sırrı zuhur etti.
Bundan sonra Hak, gönle vasıtasız hükmeder. Çünkü gönül bu rabıtayı buldu.
Bu sözün de sonu yoktur. Zeyd nerede? Ona rüsvay olmak iyi degildir, diyeyim!
Zeyd’in hikâyesine dönüs
Artık Zeyd’i bulamazsın, o kaçtı; kapı yanındaki son saftan fırladı, papuçlarını bile bıraktı!
Sen kim oluyorsun? Zeyd bile, üstüne günes vurmus yıldız gibi kendisini kaybetti, bulamadı!
3670. Ondan ne bir nakıs bulabilirsin, ne bir nisan… Hattâ ne de saman ugrusu yoluna gidebilmek için bir
saman çöpü!
Duygularımızla sonu gelmeyen sözümüz, sultanımızın bilgi nurunda mahvoldu.
(Bu mazhariyete erenlerin) duygularıyla akılları iç âlemde “Ledeynâ Muhdarûn” denizinde dalgalanmakta,
dalga dalga üstüne, çosup durmaktadır.
Fakat gece olunca gene teklif ve icazet vakti gelir; gizlenmis yıldızlar islerine, güçlerine koyulurlar.
Allah akılsızların akıllarını kulaklarında halka halka küpeler oldugu halde geri verir.
3675. Hepsi hamdüsena ederek ayaklarını vurur, ellerini çırpar, nazlı nazlı “Rabbimiz bizi dirilttin bize hayat
verdin” derler.
O çürümüs deriler, dökülmüs kemikler, yerden tozlar koparan atlılar kesilir;
Kıyamet günü, sükrederek, yahut kâfir olarak yokluktan varlıga hamle ederler.
Niçin basını çevirir, görmezlikten gelirsin? Önce yoklukta da böyle bas çevirmemis miydin?
“Beni nerede yerimden tedirgin edecek? Deyip yoklukta da böyle ayagını diremistin.
3680. Allah’nın sun’u; görmüyor musun? Nasıl seni alnındaki perçemden tutup çekerek:
Evvelce hatırı hayalinde olmayan bu çesit hallere ugrattı.
O yokluk da daima Allah’ya kuldur. Ey dev, kulluk et. Süleyman diridir!
Dev, havuzlar gibi kâseler yapmakta; kudreti yok ki bu isi yapmaktan vazgeçsin, yahut emredene bir cevap
versin!
Bir kendine bak, yok olmaktan nasıl titreyip durmaktasın? Yoklugu da aynen böyle tir tir titrer bil!
3685. Dünya mansıplarını elde etsen bile yine kaybetme korkusundan canın çıkar.
En güzel olan (Güzeller güzeli ) Allah’nın askından baska ne varsa can çekismeden ibarettir, hattâ seker
yemek bile!
Can çekisme nedir? Ölüme yaklasmak, abıhayatı elde edememek.
Halkın iki gözü de topraga ve ölüme saplanmıstır. Abıhayat var mı, yok mu, bunda yüz türlü süpheler var.
Sen cehdet de bu yüz süphen de sana düssün. Geceleyin yürü ,yol al… Uyudun mu gece gitti gider!
O gündüzü geceleyin ara; karanlıkları yakan o aklı, kendine kılavuz yap!
3690. Kötü renkli gecede çok iyilikler vardır. Abıhayat, karanlıkların esidir, karanlıktadır.
Böyle yüzlerce gaflet tohumunu ekip durdukça basını uykudan kaldırabilir misiniz?
Ölü uyku, ölü lokmaya dost oldu; efendi uyudu, geceleyin is gören hırsız da hazırlıga koyuldu.
Senin düsmanın kimlerdir? Bilmiyorsun. Atesten yaratılanlar, topraktan yaratılmısların varlıgına düsmandır.
3695. Ates suyun ve ogullarının düsmanıdır. Nitekim su da atesin canına düsmandır.
Suyun ve çocuklarının düsmanı oldugundan su da atesi öldürür, söndürür.
Bütün bunlardan sonra ( sunu da bil ki) bu ates, sehvet atesidir, günahın suçun aslı ondadır.
Dıs âlemdeki atesi su söndürür. Fakat sehvet atesi kıyamete kadar sürüp gider.
Sehvet atesi, su ile sakin olmaz. Çünkü azap ve elem bakımından cehennem tabiatlıdır.
3700. Sehvet atesine ne çare var? Din nuru. Müminler ;nurunuz kâfirlerin atesini söndürdü.
Bu atesi ne söndürür? Allah nuru. Bu hususta brahim’in nurunu kendine usta yap.
Ki öd agacına benzeyen bu cismin, Nemrut gibi olan nefis atesinden kurtulsun!
Sehvet atesi yanmakla eksilip bitmez. Yanmakla güzelce eksilir, nihayet yok olur.
Bir atese odun attıkça o ates nereden sönecek?
3705. Fakat odun atmazsan söner. Çünkü bu çekinme atese su serper.
Yüzüne, kalplerin haramdan çekinmesinden kızıllık süren kisinin güzel yüzü, hiç atesten kararır mı?
Allah ondan razı olsun, Ömer zamanında sehre ates düsmesi
Ömer’in zamanında bir yangın oldu. Ates, tasları bile kuru agaç gibi yakmaktaydı.
Yapıları, evleri yakmaga, hatta kusların kanatlarını ve yuvalarını bile tutusturmaga basladı.
Alevler sehrin yarısını sardı. Su bile ondan korkmakta, sasırmaktaydı!
3710. Akıllı kisiler, atese kovalarla su ve sirke döküyorlar.
Yangın inada gelip alevini artırıyordu. Ona Allah yardım etmekteydi.
Halk Ömer’e yüz tuttular, kosa kosa gidip “Yangınımız suyla sönmüyor?” dediler.
Ömer “O yangın, Allah alâmetlerindendir. Sizin hasislik atesinizden bir sûledir.
Suyu bırakın yoksullara ekmek dagıtın. Eger bana tâbi iseniz hasisligi terk edin” dedi.
3715. Halk, Ömer’e “ Bizim kapılarımız açık. Cömert kisileriz, mürüvvet ehliyiz, dediler.
Ömer dedi ki: “ Siz, âdet oldugu için yoksullara ekmek verdiniz, Allah için eli açık olmadınız.
Ögünmek, görünmek, nazlanmak için cömertlik etmektesiniz; korkudan. Allah’dan çekinmeden, ona niyaz
etme yüzünden degil!”
Mal tohumdur, her çorak yere ekmek; kılıcı her yol vurucunun eline verme!
Din ehlini kin ehlinden ayırt et; Hakla oturanı ara, onunla otur!
3720. Herkes, kendi kavmine ( mesrebine uygun kimselere) cömertlik gösterip mal, mülk verir, Nâdan kisi
de bu suretle bir is yaptım sanır.
Düsmanın, Ali –Keremallahu vechehunun yüzü- ne tükermesi üzerine Emîr-ül Müminîn Ali’nin elinden kılıcı
atması
badetteki ihlâsı Ali’den ögren, Allah aslanını hilelerden arınmıs bil.
Savasta bir yigiti atletti, hemen kılıcını çekip üstüne saldırdı.
O, her peygamberin, her velînin ögündügü Ali’nin yüzüne tükürdü.
Bir yüze tükürdü ki ay, secde yerinde o yüze secde eder.
3725. Ali, derhal kılıcı elinden attı, onunla savasmadan vazgeçti.
O savasçı er, bu ise, bu yersiz af ve merhamete sasıp kaldı.
Dedi ki: “Bana keskin kılıcını kaldırmıstın, neden kılıcı indirdin ve beni bıraktın?
Benimle savasmadan daha âlâ ne gördün de beni avlamadan vazgeçtin?
Ne gördün ki bu derecede kızgınken kızgınlıgın yatıstı; böyle bir simsek çaktı, sonra sönüverdi?
3730. Ne gördün? O gördügün seyin aksi bana da vurdu; gönlümde, canımda bir sûle parladı.
Kevinden, mekândan yüce, candan daha iyi neydi o gördügün ki bize can bagısladı?
Yigitlikte Allah aslanasın, mürüvvette kimsin, bunu kim bilir?
Mürüvvette Tih sahrasında Musa’nın bulutusun. O bulutta esi görülmemis nimetler, ekmekler yagar.”
Bu bulutlar, çalısıp çabalar, bugday bitirirler. Halk onu pisirip bal gibi tatlı bir hale koyarl.
3735. Halbuki Musa’nın bulutu rahmet kanadını açar, halka zahmetsizce pismis ve tatlı nimetler verir.
O bulutun rahmeti, kerem sofrasında pismis yemek yiyenler için âlemde bayrak açmıstır.
O vergi ve o ihsan, niyaz ehlinden tam kırk yıl, bir gün bile eksik olmadı.
Nihayet onlar, bayagılıklarından kalkıp pırasa, tere ve marul istediler; onun üzerine kesildi.
3740. Ahmed’in yüce ümmeti için o yemek kıyamete kadar bakidir.
Peygamber’in “Rabbime misafir olurum” demesi ortalıga yayılınca, “O beni doyurur, su verir” sözü, bu mânevi
yemekten kinaye oldu.
Bunu, hiç tevil etmeden kabul et ki bogazına bal ve süt gibi lezzetli gelsin.
Çünkü tevil ihsan edilen seyi geri vermektir. Çünkü tevilci hakikatı hata görür.
Halbuki bu hata görmesi, aklının zayıflıgındandır. Akl-ı Küll içtir, Akl-ı Cüz’i ise deridir.
Kendini tevil et, hadîsleri degil; kendi dimagına kötü de, gülbahçesine degil!
3745. Ey bastanbasa akıl ve göz olan Ali! Gördügünden bir parçacık söyle.
Hilim kılıcın canımızı parça parça etti; ilim suyun topragımızı arıttı.
Açıver; biliyorum, bu Allah sırlarındandır.
Çünkü kılıçsız adam öldürmek, ancak onun isidir.
Allah, aletsiz, uzuvsuz bir yapıcıdır. Artıp duran bu hediyelerin vericisi odur.
Akla yüz binlerce sarap tattırır ki onlardan ne iki gözün haberi vardır, ne kulagın!
3750. Ey arsta hos bir surette evlanıp duran dogan! Bu anda Allah’dan ne gördün? Açıkça söyle.
Senin gözün gayb idrakını ögrenmistir. Orada bulunan baskalrının gözleriyse kapalıdır.
Birisi ayı apaçık görür, öbürüyse dünyayı kapkaranlık.
Diger birisi de bir yerde üç tane ay görür. Evet, bu üç kisi bir yerde oturmuslardır:
Üçünün de gözü açık, kulakları duymakta… Fakat bunlar, senin etegine yapısmıslardır, senin adamlarındır
(Hallerini sen bilirsin), benden kaçıyorlar (ben bunları bilemem).
3755. Bu hal, acaba gabya mensup bir sihir mi, yoksa gizli bir lûtuf mu? Sende bir kurt sureti mi var, bende
de Yusuf sureti mi?
Âlem on sekiz bin, hattâ daha fazla olsa bunların on sekizi bile her göze görünmez.
Ey Aliyyel Mürtezâ, ey kötü kaza ve kaderden sonra güzel kaza ve kader, sırrı aç;
Ya sen akılına geleni söyle, ya ben gönlüme doganı söyleyeyim.
Bu sır, senden parladı, bana vurdu; nasıl gizleyebilirim? Ay gibi, söylemeden nur saçmakta.
3760. Fakat ayın kursu, söze gelirse gece yol alanları hemencecik yola sokar.
Yanlıs yola gitmekten de emin olurlar, yoldan çıkmadan da. Ayın sesi, gulyabani sesinden üstün olur.
Ay, söylemeksizin yol gösterirse, söyleyince ne yapmaz, dünyayı ısıga bogar!
Madem ki sen ilim sehrine kapısın, mademki sen hilim günesine sûlesin;
Ey kapı, kapı arayanlara açıl ki kabuklar içlensin (zâhir ehli, hakikate erissin)!
3765. Ey rahmet kapısı, ey esi, naziri olmayan Allah dergâhı, ebede kadar açık kal!”
Her istek, her zerre bir penceredir, fakat kör gönül nasıl olur da “Orada bir kapı vardır” der.
Gözcü, bir kapı açmadıkça gönle, orada kapı olmak ihtimali bile gelmez.
Fakat bir kapı açıldı mı, sasırır. Tamah ümidinin kusu uçup gider.
Akıllı bir kisi, bir viranede ansızın define buldu, onun için her viraneye kosuyor.
3770. Sen, yoklukta bir inci bulamadıysan gayri orada ne diye inci arıyorsun?
Zan, yıllarca kendi ayagıyla kossa burnunun direginden ileriye geçemez (oldugu yerde sayar, durur).
Burnuna gayptan bir koku gelmedikçe, söyle… burnunun ucundan baska bir sey görebilir misin?
O kâfirin, Ali –Keremmallahu Vechehu- ye “Bana üstün gelmisken niçin elinden kılıcını attın?” diye sorması
*Bunun üzerine o yeni Müslüman velî sarhosluk ve lezzetle.
Ali’ye dedi ki: “Ya Emîrel Müminîn, buyur da can; tende, ana karnındaki cenin gibi canlansın, oynasın.
Ey can, yedi yıldız; ana karnına düsen her çocugu, muayyen müddetlerde ve nöbetle terbiye eder.
3775. Ceninin canlanma zamanı gelince ona yardım eden günestir.
Cenin, günesin tesiriyle harekete gelir. Günes, ona derhal can bagıslar.
Cenine günes dogmadıkça, günesin nuru, ona vurmadıkça öbür yıldızların tesiriyle canlanmaz. Onlar, ancak
suretine hizmet ederler.
Cenin, ana rahminde güzel yüzlü günesle bu alâkayı hangi yoldan kazandı?
Bizim duygumuzdan gizli olan bir yoldan gökyüzündeki günese nice yollar var.
3780. Bir yol var; yakut, o yolla günesten gıdalanır…Bir yol var; o yolla ve günesin tesiriyle yakut olur.
Bir yol var, günes o yola lâli kızıllastırır. Bir yol var, o yolla nala kıvılcım saçma hassasını verir.
Bir yol var, günes o yolda meyveleri oldurur… Bir yol var, o yolla korkaklara yürek verir.
Ey kandı aydınlanmıs, padisahla ve padisahın koluyla ^sina olmus dogan, açık söyle!
Ey padisahın ankayı bile avlayan doganı, ey askerle degil, bizzat ve tek basına ordular kıran,
3785. Sen, tek basına bir ümmetsin, fakat yüzbinlerce er sayılırsın. Ey bu kulu, himmet doganına av eden!
Kahır zamanında bu merhamet neden? Ejderhayı elden bırakmak kimin yolu?”
Emîr-ül Müminîn Ali –Kerremallahu Vechehu- nun, cevap vermesi ve o sırada kılıcı elinden atmasının sebebi
ne oldugunu söylemesi
Ali dedi ki: “Ben kılıcı Allah için vuruyorum. Allah kuluyum ten memuru degil!
Allah aslanıyım heva heves aslanı degil… sim, dinime sahittir.
3790. Ben “Attıgın zaman sen atmadın, Allah attı” sırrına mazharım. Ben kılıç gibiyim, vuran o günestir.
Ben; pılımı pırtımı yoldan kaldırdım; Allahdan gayrısını yok bildim.
Bir gölgeyim sahibim günes… Ona hacibim hicap degil.
Kılıç gibi vuslat incileriyle doluyum; savasta diriltirim, öldürmem.
Kılıcımın gevherini kan örtmez. Rüzgâr nasıl olur da bulutumu yerinden teprendirebilir?
Saman çöpü degil; hilim, sabır ve adalet dagıyım. Kasırga dagı kımıldatabilir mi?
3795. Bir rüzgârla yerinden kımıldanıp kopan bir çöpten ibarettir. Çünkü muhalif esen nice rüzgârlar var!
Hısım, sehvet ve hırs rüzgârı, namaz ehli olmayan kisiyi silip süpürür.
Ben dagım; varlıgım, onun binasıdır. Hattâ saman çöpüne benzesem bile rüzgârım, onun rüzgârıdır.
Benim hareketim, ancak onun rüzgarıyladır. Askerimin basbugu, ancak tek Allahnın askıdır.
Hiddet, padisahlara bile padisahlık eder, fakat bize köledir. Ben hiddete gem vurmus, üstüne binmisimdir.
3800. Hilim kılıcım, kızgınlıgımın boynunu vurmustur. Allah hısmıysa bence rahmettir.
Tavanım, damım yıkıldı ama nura gark oldum. Toprak atası ( Ebu Turab) oldumsa da bahçe kesildim.
Savasırken içime bir vesvese, bir benlik geldi; kılıcı gizlemeyi münasip gördüm.
Bu suretle “Sevgisi Allah içindir” denmesini diledim; ancak Allah için birisine düsmanlık etmeli.
Cömertligimin Allah yolunda olmasını, varımı yine Allah için sakınmamı istedim.
3805. Benim sakınmam da ancak Allah içindir. Vermem de… Tamamı ile Allahnınım, baskasının degil.
Allah için ne yapıyorsam bu yapısım, taklit degildir; hayale kapılarak, süpheye düserek de degil. Yaptıgımı,
isledigimi, ancak görerek yapıyor, görerek isliyorum.
Hüküm çıkarmadan arayıp taramadan kurtuldum. Elimle Allah etegine yapıstım.
Uçarsam uçtugum yeri görmekteyim, dönersem döndügüm yeri.
Bir yük tasıyorsam nereye götürecegimi biliyorum. Ben ayım, önümde günes, kılavuzuyum.
3810. Halka bundan fazla söylemeye imkân yok; denizin ırmaga sıgması mümkün degildir.
Akılların alacagı kadar asagı mertebeden söylemekteyim. Bu, ayıp degil, Peygamberin isidir.
Garezden hürüm ben; hür olan kisinin sahadetini duy. Kul, köle olanların sahadetleri iki arpa tanesine bil
degmez!
Seriatte dâva ve hükümde kulum sahitliginin kıymeti yoktur.
Senin aleyhinde binlerce köle sahadet etse seriat onların sahadetlerini bir saman çöpüne bile almaz.
3815. Sehvete kul olan, Allah indinde köleden, esir olmus kullardan beterdir.
Çünkü köle bir sözle sahibinin kullugundan çıkar,hür olur. Sehvete kul olansa tatlı dirilir, acı ölür.
Sehvet kulu, Allah’nın rahmeti, hususi bir lûtuf ve nimeti olmadıkça kulluktan kurtulamaz.
Öyle bir kuyuya düsmüstür ki bu kuyu, onun kendi suçudur. Ona cebir degildir, cevir de degil!
Kendisini kendisi, öyle bir kuyuya atmıstır ki ben o kuyunun dibine varacak ip bulamıyorum.
3820. Artık yeter… Eger bu sözü uzatırsam ciger ne oluyor? Mermer bile kan kesilir.
Bu cigerlerin kan olmaması katılıktan, saskınlıktan, dünya ile ugrasmadan ve talihsizliktendir.
Bir gün kan kesilir ama bu kan kesilmesinin o gün faydası yok. Kan kesilme ise yararken kan kesil!
Mademki kulların kölelerin, sahadeti makbul degildir, tam adalet sahibi, o kisiye derler ki gulyabani kölesi
olmasın.
Kur’an’da peygambere “Biz seni sahit olarak gönderdik” denmistir. Çünkü o, varlıktan hür oglu hürdür.
3825. Ben, mademki hürüm; hiddet beni nasıl baglar, kendisine nasıl kul eder? Burada Allah sıfatlarından
baska sıfat yoktur, beri gel!
Beri gel ki Allah’nın ihsanı seni azat etsin. Çünkü onun rahmeti gazabından üstün ve arıktır.
Beri gel ki simdi tehlikeden kurtuldun, kaçtın kimya seni cevher haline soktu.
Küfürden ve dikenliginden kurtuldun, artık Allah bahçesinde bir gül gibi açıl!
Ey ulu kisi, sen bensin, ben de senim. Sen Ali’ydin, Ali’yi nasıl öldürürüm?
3830. Öyle bir suç isledin ki her türlü ibadetten iyi bir anda gökleri bir bastan bir basa astın.
O adamın isledigi suç ne kutlu suç! Gül yaprakları dikenden bitmez mi?
Ömer’in Peygambere kastedisi suçu, onu ta kabul kapısına kadar çekip götürmedi mi?
Firavun; büyücüleri, büyüleri yüzünden çagırmadı mı?
Onlara da bu yüzden ikbal yardım etmedi mi, bu yüzden devlete erismediler mi?
Onların büyüsü, onların inkârı olmasaydı inatçı Firavun, onları huzuruna alır mıydı?
3835. Onlar da asâyı ve mucizeleri nereden göreceklerdi? Ey isyan eden kavim! Suç, ibadet oldu.
Allah ümitsizligin boynunu vurmustur. Çünkü günah ve suç ibadet olmustur.
Çünkü Allah, seytanların rahmine suçları ibadete, sevaba tebdil eder.
Bundan dolayı Seytan, taslanır; hasedinden çatlar, iki parça olur.
Seytan bir günah meydana getirmek ve onunla bizi bir kuyuya düsürmek ister.
3840. “ O günahın ibadet oldugunu gördü mü?” iste o an, Seytan’a yomsuz bir andır.
Beri gel; ben, sana kapı açtım; sen benim yüzüme tükürdün, bense sana armagan sundum.
Cefa edene bile böyle muamelede bulunur, aleyhime ayak atanların ayagına bile bu çesit bas korsam,
Vefa edene ne bagıslarım? Anla! Cennetlerde ebedî mülkler ihsan ederim
Peygamber Aleyhisselâm’ın Emîr-ül Müminîn Ali –Kerremallâhu Vechehu- nun seyisinin kulagına “Ali’nin
sahadeti senin elinle olacak, sana haber veriyorum” demesi
Ben öyle bir erim ki kanlıma, katilime bile lûtuf serbetim, kahır zehri olmadı.
3845. Peygamber, hizmetkârımın kulagına, bu basımı boynumdan onun ayıracagını söyledi.
Peygamber, sevgilinin vahyiyle nihayet ölümümün onun eliyle olacagını haber verdi.
O, daima “ Beni önce öldür de benden bu kötü ve yanlıs is zuhur etmesin” demekte;
Ben de “Mademki ölümüm senden olacak, ben kaza ve kadere karsı nasıl hile edebilirim?” demekteyim.
O, daima önümde yerlere kapanarak “Ey Kerem sahibi, beni Allah hakkı için ikiye böl,
3850. Ki bu kötü akıbete ugramayayım. Bu yüzden canım yanmasın” der;
Ben de daima “Yürü, git. Kader kalemi, bunu yazdı, yazının mürekkebi de kurudu. Olan oldu. Kader
kaleminden nice bayraklar, bas asagı olur.
Gönlümde, sana hiçbir düsmanlık yok. Çünkü bunu, ben senden bilmiyorum ki.
Sen Allah aletisin; yapan, Allah’nın eli. Hakkın aletini nasıl kınayayım, Hakkın aletine nasıl itiraz edeyim?”
derim
O, “Öyle ise kısas niçin?” dedi. Ali cevap verdi: “ O da Hak’tan, o da gizli bir sır.
3855. Eger Allah, kendi yaptıgı ise itiraz ederse bu itiraz yüzünden baglar, bahçeler yesertir.
Kendi yaptıgı ise itiraz, ancak onun kârıdır. Çünkü kahırda da tektir, lûtufta da.
Bu hâdiseler sehrinde bey odur, memleketlerde tedbir onundur,
Aletini kırarsa kırılanı tekrar iyilestirebilir.”
Ulu kisi, “ Hiçbir âyeti degistirmedik ki ardından daha hayırlısını getirmeyelim” remzini bil.
3860. Allah hangi seriatın hükmünü kaldırdıysa âdeta otu yoldu, yerine gül bitirdi demektir.
Gece, gündüz mesguliyetini giderir, bitirir. Akıl ermeyen su uykuya bak!
Sonra tekrar gündüzün nuruyla gece ortadan kalkar, bu suretle de o yalımlı ates yüzünden donukluk, uyku
yanar, gider.
O uyku, o duygusuzluk zulmettir ama abıhayat, zulmette degil mi?
Akıllar, o zulmetle tazelenmiyor mu? Hanendenin bestedeki duraklaması sese kuvvet vermiyor mu?
3865. Zıtlar, zıtlardan zuhur etmekte… Allah, kalpte ki süveydada daimi bir nur yarattı.
Peygamberin savası sulha sebep oldu. Bu âhir zamandaki sulh o savas yüzündendir.
O gönüller alan sevgili ( Peygamber), âlemdekilerin basları aman bulsun diye yüz binlerce bas kesti. Bahçıvan,
fidan yücelsin, meyve versin diye muzır dalları budar.
Sanatını bilen bahçıvan, bahçe ve meyve gelissin diye bahçedeki otları yolar.
3870. Sevgilinin agrıdan, hastalıktan kurtulması için hekim, çürük disi çekip çıkarır.
Noksanlarda nice fazlalıklar var. Sehitlere hayat yokluktadır.
Rızk yiyen bogaz kesildi mi “Onlar Rablerinden rızıklanır, ferahlarlar” nimeti hazmedilir.
Hayvanın bogazı kesilince insanın bogazı gelisir. O hayvan, insan vücuduna girer, insan olur, fazileti artar.
nsanın bogazı kesilirse ne olur, fazileti ne dereceye varır? Artık agâh ol da onu bununla mukayese et.
3875. Öyle bir üçüncü bogaz dogar ki o, Allah serbetiyle, Allah nurlarıyla beslenir, gelisir.
Kesilen bogaz, bu serbeti içer ama “Lâ” dan kurtulmus “Belâ” da ölmüs bogaz!
Ey kısa parmaklı, himmeti kesik kisi! Ne vakte dek canının hayatı ekmek olacak?
Beyaz ekmek için yüzsuyu döktügünden dolayı sögüt agacı gibi meyven yok!
Duygu canı, bu ekmege sabredemiyorsa kimyayı elde et de bakırı altın yap!
3880. Elbiseyi yıkamak istiyorsan bez yıkayanların mahallesinden yüz çevirme!
Ekmek orucunu bozduysa kırıkçıya yapıs, yücel!
Onun eli, mademki kırıkları sarar, iyilestirir… Su halde onun kırması süphe yok ki yapmaktır.
Fakat sen kırarsan der ki: “Gel yap bakalım.” Elin ayagın yok ki yapamazsın.
Su halde kırmak, kırıgı sarıp iyilestiren adamın hakkıdır.
3885. Dikmeyi bilen yırtmayı da bilir. Neyi satarsa yerine daha iyisini alır.
Evi yıkar, hâk ile yeksan eder; fakat bir anda da daha mamur bir hale getirir.
Bir bedenden bas kesti mi yerine derhal yüz binlerce bas izhar eder.
Canilere kısas emretmese, yahut “Kısasta hayat var” demeseydi,
Kimin haddi vardı ki kendiliginden, Allah hükmüne esir olmus bir kisiye kılıç vurabilsin!
3890. Çünkü Allah, kimin gözünü açmıssa o adam bilir ki katil, takdirin esiridir.
O takdir kimin boynuna geçmisse kendi oglunun basına bile kılıç vurmustur.
Yürü, kork ve kötüleri az kına; takdirin hüküm tuzagına karsı aczini bil!
Âdem Aleyhisselâm’ın blis’in sapıklıgına sasması ve ululanması
Âdem Peygamber, ansızın esasen sakî olan blise hor baktı.
Kendisini begenip, kendisini ulu görüp melun seytanın yaptıgı ise güldü.
3895. Allah gayreti bagırdı: Ey tertemiz adam! Sen gizli sırları bilmiyorsun.
Eger Allah kürkü ters giyerse dagı bile ta kökünden temelinden söker.
O zaman, yüzlerce Âdem’in perdesini yırtar, yüzlerce yeni müslüman olmus suçsuz, günahsız iblis yaratır!
Âdem “Bu hor görüsten tövbe ettim. Bir daha böyle küstahça düsünceye düsmem” dedi.
Ey yardım dileyenlerin yardımcısı, bize hidayet ver. Bilgilerle, zenginlikle ögünmeye imkân yok.
3900. Kerem ederek hidayet ettigin kalbi azdırma; takdir ettigin kötülükleri bizden defet;
Kötü kazaları üstümüzden esirge; bizi Allah’ya razı olan kardeslerden ayırma!
Senin ayrılıgından daha acı bir sey yok… Sana sıgınmazsak sen esirgemezsen isimiz, gücümüz ancak
kargasalıktır.
Zaten malımız mülkümüz; malımızın, mülkümüzün yolunu kesmekte… Zaten cismimizi soyup çırçıplak
bırakmakta!
Elimiz, ayagımıza kastettikten sonra artık kim, senin lûtfun olmadıkça canını kurtarabilir ki?
3905. Bu pek büyük tehlikelerden canını kurtarsa bile kurtardıgı sey ancak idbar ve tehlike sermayesi
kesilir.
Çünkü can, canana ulasmadıkça ebediyen kördür… ebediyen yaslıdır.
Esasen senin inayetin olmazsa can, âdeta bir tutsaktır; seninle diri olmayan canı ölü farz et.
Sen kullara darılır,kulları kınarsan, Ey Allah hakkındır, yaparsın.
Aya, günese kusurlu, nursuz… Servinin boyuna iki büklüm;
3910. Felege, arsa hor ve asagı… madene, denize yoksul dersen,
Kemaline nispetle yarasır. Çünkü yokluklara kemal verip onlara eristirme kudreti ancak senindir.
Çünkü sende yokluk ve ihtiyaç yoktur; yokları icat eden, onları ihtiyaçtan kurtaran sensin.
Yetistiren, yakmayı da bilir; çünkü yırtık söken, dikmeyi de bilir.
Her güz; bagı bahçeyi yakıp yandırmakta. Sonra yeniden bahçeleri renklere boyayan kırmızı güllere boyayan
kırmızı gülleri yetistirmektedir.
3915. “ Ey yanıp yakılan, zuhur et, yenilen; tekrar güzelles, güzel sesli bir hale gel” diye hepsini yeniden
yaratır.
Nergisin gözü körlesir, o, tekrar açar… Kamısın bogazını keser, sonra yine kendisi tekrar oksar, ondan
nagmeler çıkarır.
Biz mademki masnu’uz, sâni degiliz… Su halde ancak zebunuz, ancak kanaatkârız.
Hepimiz “Nefsim, nefsim” deyip durmakta, hepimiz yalnız kendimizi düsünmekteyiz. Sen buna lûtufta
bulunmazsan seytanız.
Sen bizim canımızı körlükten kurtardıgından, gözümüzü açtıgından dolayı Seytandan kurtulduk.
3920. Kim hayattaysa degnekçisi, yol gösteren sensin. Degnegin, degnekçisi olmadıkça kör nedir ki, ne
yapabilir ki?
Senden gayrı hos olsun, hos olmasın… Her sey, insanı yakar, atesin aynıdır.
Kim atese dayanır, atese arka verirse hem Mecusidir, hem Zerdüst!
Allah’dan baska her sey bâtıldır, asılsızdır. Allah’nın ihsanı, yagmuru kesilmeyen bir buluttur.
Ali Kerremallâhu Vechehu hikâyesine dönüs, Ali’nin katilini hos görmesi
Tekrar Ali ve katilinin hikâyesine dön; katiline fazlasıyla gösterdigi kerem ve mürüvveti anlat.
3925. Ali dedi ki: “Ben düsmanımı gözümle görmekte, gece gündüz ona bakıp durmaktayım. Böyle oldugu
halde hiç kızmıyorum.
Çünkü ölümüm, bana can gibi hos geliyor; dirilmemle âdeta bir.
Ölümsüzlük ölümü bize helâl olmustur; azıksızlık azıgı, bize rızk ve nimettir.
Ölümün görünüsü ölüm, iç yüzü diriliktir; ölümün görünüste sonu yoktur, hakikatte ise ebedîliktir.
Çocugun rahimden, dogması bir göçmedir; fakatta cihanda ona yeni bastan bir hayat var.
3930. Ecele dogru meylimiz, ecele askımız oldugundan “Nefislerinizi elinizle tehlikeye atmayın” nehyi asıl
bizedir.
Çünkü nehiy, tatlı seyden olur, acı için nehye zaten hacet yok ki.
Bir seyin içi de acı olur dısı da acı olursa onun acılıgı kötülügü esasen nehiydir.
Bana da ölüm tatlıdır. “Onlar ölmemislerdir, Rablerinin huzurunda diridirler” âyeti benim içindir.
Ey inandıgım, itimat ettigim kisiler! Beni kınayın ve öldürün. Süphe yok, benim ebedî hayatım
öldürülmemdedir.
3935. Ey yigit! Hayatım, mutlaka ölümdedir. Ne zamana kadar yurdumdan ayrı kalacagım?
Bu âlemde durmaklıgım, ayrılık olmasaydı (öldügümüz zaman) “Biz, süphe yok, Allah’ya dönenleriz”
denmezdi.
Dönen kisi; ayrıldıgı sehre tekrar gelen kisidir; zamanın ayırısından kurtulup birlige erisendir.
Seyisin Emir-ül Müminîn, beni öldür ve bu kazadan kurtar” diye ayaklarına kapanması
Seyis tekrar gelerek “Ya Ali, beni tez öldür ki o kötü vakti, o fena zamanı görmeyeyim.
Sana helâl ediyorum, kanımı dök ki gözüm o kıyameti görmesin” dedi.
3940. Dedim ki: Eger her zerre bir kanlı, bir katil olsa da elinde hançer olarak senin kastına yürüse.
Yine senin bir tek kılını kesemez. Çünkü kader kalemi böyle yazmıstır; sen beni öldüreceksin.
Fakat tasalanma, senin sefaatçin benim. Ben ruhun eri ve sultanıyım, ten kulu degil!
Yanımda bu tenin kıymeti yok; ten kaydına düsmeyen bir er oglu erim.
Hançer ve kılıç, benim çiçegim; ölüm meclisim… bagım, bahçemdir.”
3945. Tenini bu derece öldürüp ayaklar altına alan kisi, nasıl olur da beylik ve halifelik hırsına düser?
O, ancak emirlere yol göstermek, emirligi belletmek için zâhiren makam isleriyle ve hükümle ugrasır;
Emirlik makamına yeni bir can vermek, hilâfet fidanını meyvelendirmek için bu isle mesgul olur.
Mustafa Sallallahu Aleyhi Vesellem’in, Mekke’yi ve diger yerleri fethetmek istemesi, dünya
mülkünü sevdiginden degildi; Allah emriyleydi. Çünkü “ Dünya cifedir” buyurmustu.
Peygamber, Mekke’yi fethe ugrastı diye nasıl olurda dünya sevgisiyle ittiham edilir?
O öyle bir kisiydi ki imtihan günü ( yani Miraç’ta) yedi gögün hazinesine karsı hem yüzünü yumdu, hem
gönlünü kapadı.
3950. Onu görmek için yedi kat gök uçtan uca hurilerle meleklerle dolmustur.
Hepsi kendilerini, onun için bezemisti, fakat onda sevgiliye asktan, sevgiliye meyil ve muhabbetten baska bir
heva ve heves nerede ki:
O, Allah ululuguyla, Allah celâliyle öyle dolmustur ki bu dereceye, bu makama Allah ehli bile yol bulamaz.
“Bizim makamımıza ne bir seriat sahibi peygamber erisebilir, ne melek, hattâ ne de ruh” dedi. Artık düsünün
anlayın!
“Göz Allah’dan baska bir yere sasmadı, meyletmedi” sırrına mazharız, karga degiliz; âlemi renk renk boyayan
Allah sarhosuyuz; bagın bahçenin sarhosu degil” buyurdu!
3955. Göklerin, akılların hazineleri bile Peygamber’in gözüne bir çöp kadar ehemmiyetsiz görünürse.
Artık Mekke, Sam ve Irak ne oluyor ki onlar için savassın, onlara istiyak çeksin!
Ancak gönlü kötü olan, onun islerini kendi bilgisizligine, kendi hırsına göre mukayese eden kisi onun hakkında
böyle bir süpheye düser.
Sarı camdan bakarsan günesin nurunu sapsarı görürsün.
O gök ve sarı camı kır da eri ve tozu gör!
3960. Atlı bir er, atını kostururken tozu dumana katar, etrafta bir tozdur kalkar. Sen, tozu Allah eri sanırsın.
blis de tozu gördü, “Bu topragın fer’idir. Benim gibi ates alınlı birisinden nasıl üstün olur?” dedi.
Sen azizleri insan gördükçe bil ki bu görüs blis’in mirasıdır
Be inatçı, blis’in oglu olmasan o köpegin mirası nasıl olur da sana düser?
Ben köpek degilim, Allah aslanıyım. Allah aslanı suretten kurtulandır.
3965. Dünya aslanı av ve rızk arar, Allah aslanı hürlük ve ölüm!
Çünkü ölümde yüzlerce hayat görür de varlıgını pervane gibi yakıp yandırır.
Ölüm istegi, dogru kisilerin boyunlarına bir halkadır. Çünkü bu istek, yahudîlere imtihan oldu.
Allah Kur’an’da “Yahudîler, dogrulara ölüm; fütuhat, sermaye ve ticarettir.
Sermaye ve ticaret istegi var ya; ölümü istemek ondan daha iyidir.
3970. Ey yahudiler; halk içinde namusunuzu korumak istiyorsanız bu dilegi, bu ölüm temennisini dile
getirin” dedi.
Muhammed, bu bayragı kaldırınca bir tek yahudi bile bu istekte bulunmaya cüret edemedi.
Peygamber “Eger bunu dillerine getirirlerse dünyada tek bir yahudi bile kalmaz” dedi.
Bunun üzerine yahudiler ; “Ey din ısıgı, bizi rüsvay etme! Diyerek mal ve haraç verdiler.
Bu sözün sonu görünmez. Mademki gözün sevgiliyi gördü, ver elini bana!
Emîr-ül Müminîn Ali Kerremallâhu Vechehu’nun, arkadasına “Sen benim yüzüme tükürünce nefsim kabardı,
savasımda ihlâs kalmadı. Seni öldürmeme mâni buydu” demesi
3975. Emirül Müminin, o gence dedi ki: “Ey yigit! Savasırken.
Sen benim yüzüme tükürünce nefsim kabardı, hiddet ettim, huyum harap berbat bir hale geldi.
Öyle bir hale geldim ki o anda savasımın yarısı Allah içindi, yarısı nefsim için. Allah isinde ortaklık yarasmaz.
Sen Allah nakısısın: Seni, o, kudret eliyle yarattı, bezedi. Onunsun, benim degil.
Allah’nın nakısını yine Allah eliyle kır; sevgilinin camına sevgilinin tasını at!”
3980. Kâfir bu sözü isitti, gönlünde öyle bir nur zuhur etti ki zünnarını kesti.
“Ben, cefa tohumunu ekmistim, seni baska türlü sanıyordum.
Halbuki sen Allah huylu bir teraziymissin, hattâ her terazinin oku senmissin!
Meger sen benim soyum sopummussun; meger çıragımın, dinimin aydınlıgı senmissin!
Ben o görür göz arayan çıragın kulu, kölesiyim ki senin çıragın da ondan nurlanmıs, aydınlanmıstır…
3985. Ben, o nur denizinin kulu, kurbanıyım ki böyle bir inci izhar eder.
Bana kelime-i sahadeti söyle, bende söyleyeyim ki seni zamanın en yücesi gördüm” dedi.
Onlar beraber akrabasından, kavminden elli kisiye yakın kimse de
âsıkçasına dine yüz tuttular, müslüman oldular.
Ali, ilim kılıcıyla bu kadar bogazı, bu kadar halkı kılıçtan kurtardı.
Hilim kılıcı, demir kılıçtan daha keskin, hattâ yüzlerce ordudan daha galip, daha üstündür.
3990. Yazıklar olsun ki iki lokmacık yendi de bu yüzden fikir çoskunlugu dondu, yatıstı.
Bir bugday tanesi, Âdem Peygamberin günesinin tutulmasına… arzın, günes ile ay arasına girmesi , dolunayın
kararmasına sebep oldu.
ste sana gönlün letafeti! Bir avuç balçıktan (bir iki lokma ekmekten) ay darmadagın bir hale gelmekte!
Ekmek mânevi olursa yenmesinde fayda var. Fakat bildigimiz ekmegin faydası yok, kalbi daraltıyor.
Mânevi ekmek, yesil diken gibi… deve yiyince yüz türlü fayda, yüzlerce lezzet bulmakta.
3995. Fakat yesilligi gitti de kurudu mu, onu çölde deve yiyince;
Damagını avurdunu yırtar, paralar. Yazıklar olsun; öyle yetismis gül kılıç kesildi.
Ekmek de mânevi oldukça o yesil dikendi. Fakat simdi zâhiri ekmek oldugundan kupkuru bir hale geldi,
sertlesti.
Ey nazlı nazenin varlık (ey Husâmeddin), bundan önce onu yemege alısmıstın.
O alıskanlıkla bu kuru ekmegi de alıp yemek istiyorsun ama gayri mâna, yerle karıstı;
4000. Toprakla karısık, kaskatı, dili damagı yırtar bir hale geldi. Ey deve, simdi otu yeme, ondan çekin!
Söz, toprakla pek karısık bir hale geliyor, su bulandı… Kuyunun agzını kapa.
Ki Allah onu yine sâf, yine hos bir hale getirsin. Onu bulandıran, durultur da.
Maksada sabırla erisilir, aceleyle degil. Sabret, dogrusunu Allah daha iyi bilir.
B R NC C LD N SONU

Yazar: nasihatler.org

paylaş

Bir yorum yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>