Yunus Emreden Nasihatler

Yunus Emreden Nasihatler
Padişah’ın hikmeti gör neyledi;
Ateş, su, toprak ve yele söyledi.
Getirdi toprağı çekip besmele,
Kendi de hazırdı orda heybetle.
Toprakla sudan yaratıp bir cisim,
Verdi bu cisme Âdem diye isim!
Sonra rüzgâr gelip kuruttu onu,
Âdem’in cismi ondandır, bil bunu!
Padişah: Hükümdar, yaratıcı,
Allah.
Hikmet: Allah’ın insanlar
tarafından anlaşılamayan
amacı.
Heybet: Korku ve saygı
uyandıran görünüş, ululuk,
azamet.
Cisim: Beden, vücut.
En son ateş gelerek ısıttı onu,
Isınınca girdi bedene canı.
“Can tene girsin!” diye ferman oldu,
Padişah emri ona derman oldu.
Can girdi bedeni aydınlattı,
Ten de canın canına neşe kattı.
Şükürler edip dedi ki: “Ey Rahman,
Şaşılmaz benim gibi bin yaratsan!”
Toprakla geldi bize dört nitelik:
Sabır, hoş huy, tevekkül ve yücelik.
12
Ten: Beden.
Ferman: Buyruk.
Rahman: Allah’ın 99
isminden biri. Merhameti
her şeyi kuşatan.
Tevekkül: Herhangi bir işte
elinden geleni yapıp daha
sonrasını Allah’a bırakma.
Suyla beraber geldi dört türlü hâl;
Temizlik, cömertlik, lütuf ve visal.
Rüzgârla beraber geldi dört heves;
Yalan, riya, sabırsızlık ve nefes.
Ateşle geldi dört türlü felâket;
Şehvet, kibir, açgözlülük ve haset.
Canla birlikte geldi dört özellik;
Utanma, ahlâk, üstünlük ve birlik.
Lütuf: Önem verilen, sayılan
birinden gelen iyilik, yardım,
ihsan.
Visal: Kavuşma, erişme.
Riya: İkiyüzlülük, gösteriş.
Nefs: Kulun kötü ve günah
olan hâl ve huyları, arzuları.
Şehvet: Aşırı istek.
Haset: Kıskançlık, çekemezlik.
13
14 AKLIN TARİFİ
15
Akıl Padişahının kadimliği ışığındandır.
Akıl da üç türlüdür: Biri akl-ı ma’âştır, dünya
hayatının dirlik ve düzenini bildirir. Biri akl-ı
ma’âdtır âhiret ahvalini bildirir. Birisi de
akl-ı küllîdir, yüce Allah’ın marifetini bildirir.
Padişah’ın hidayet nurundan olan iman
üç türlüdür: Biri ilmelyakîn, biri aynelyakîn,
biri de Hakkelyakîndir. İlmelyakîn olan
imanın yeri akıl, aynelyakîn olan imanın
yeri gönül ve Hakkelyakîn olan imanın yeri
de candır. Canla gelen iman canla gider.
Cennet Padişah’ın kerem ışığından,
cehennem de adalet ışığındandır. Toprak
Kadim: Başlangıcı belli
olmayan, çok eski.
Akl-ı ma’aş: Aklın en alt
tabakası. Dünyada geçim işini
düşünen akıl.
Akl-ı ma’ad: İrfanla terbiye
edilmiş akıl.
Akl-ı kül: En üstün akıl.
Hidayet: Hak yoluna ermek.
Ahval: Durum, hâl.
Marifet: Allah’ın bildirmesiyle
bilinen özel bilgi.
İlmelyakîn: Hak ve hakikati
bilgiyle kavrama.
Aynelyakîn: Hak ve hakikati
gözle görüyormuş gibi
keşfederek kavrama.
Hakkelyakîn: Hak ve hakikati
oluş anında kavrama.
Gark olmak: Gömülmek,
batmak, dalmak.
Cemal: Yüz güzelliği.
padişahın nurunun, su hayatının, rüzgâr
heybetinin, ateş de öfkesinin ışığındandır.
Toprakla suyun yeri cennet, ateşle rüzgârın
yeri cehennemdir.
Ateş ve rüzgârla bin eri olan dokuz
binbaşı gelir. Bunlar, geldikleri kişiyi kendi
yerlerine götürmek için uğraşırlar. Toprak
ve su ile de yine bin eri olan on üç binbaşı
gelir. Bunlar da geldiklerini cennete götürürler.
Canla gelen dört kişidir. Bunlar canla
gelip canla giderler. Bunların da bin eri
vardır. Bunlarla olanlar, Hakk’ın cemaline
gark olurlar.
Toprak ve suyla gelenler, cennette
olanlar, ateş ve rüzgârla gelenler cehennemde
kalanlar, canla gelenler de
Hakk’ın huzurunda gark olanlardır.
Bil bakalım hangi bölüktensin? Hangisinin
sözünü tutarsan o bölüktensin.
Doğrusunu Allah bilir.
16
17
18 AKIL VE RUH DESTANI
Gel dinle şimdi, açayım da sözü,
Tek tek söyleyeyim ondaki özü.
Hakk’ın hikmeti en eski demdendir,
Şu sözlerin yorumu Âdem’dendir.
Şu cihan, iki cihanca pek dardır,
Geniş bak, böyle yüz bin cihan vardır.
Çok büyük cihandır gönül cihanı,
Kendini arayanlar bulur onu.
Dem: An, zaman. Hikmet: Herkesin bilmediği gizli
sebep, varlığın yaratılmasındaki
ilahi amaç.
19
Şu nefs şehrinden vereyim de haber,
Ondan ümit ve beklentini gider.
Sana gönderilmiş iki sultan var:
Ten mülkünü zapt etmek ister bunlar.
Biri Rahmanî, can katından gelir.
Biri şeytanî, kin katından gelir.
Gör şimdi kendini, kime taparsın,
Kime kapı açıp kime kaparsın!
On üç bin kişidir Hakk’ın askeri,
Yenilmez kimseye, alptir her biri.
20
Nefs: Kulun kötü olan huy ve
arzularının kaynağı.
Rahmanî: 1. Allah ile ilgili, ilahi.
2. Allah’tan gelen, her hususta
hayırlı olan.
Alp: Yiğit, kahraman.
Nefer: Er.
Haşerât: Zararlı böcekler.
(eserde kötü, değersiz kişiler)
Dâyim: Sürekli, daima.
Gark: Suya batma, boğulma.
21
Dokuz bin neferdir, nefs haşeratı,
Dâyim eyerlidir bunların atı!
İyi tanı, kara yüzlüdür bunlar,
Nefret ve şikâyet nereye kadar.
Aman ha aman, bunlardan uzak dur!
Yazılmasın nefs defterine kusur.
Nefsin isteklerini geç, cana bak,
Söz dinlersen olur canın nura gark.
Nefs kibirlidir sultanı bilmez,
Emrine erzak ve asker verilmez.
22
Can, aydan arı gerek han katında,
Yerinden ayrılmaya, sultan katında.
Şu nefs, ezelden beri Hakk’a âsî,
İdamdır aslında onun cezası.
Nefsin çocukları dokuz kişidir,
Küfür ve fitne onların işidir.
Büyük çocuk hırstır, öğüt işitmez,
Cihan mülkü verilse yine yetmez.
Hazır bekler huzurunda bin çeri,
Olmuş kapısında tüm cihan esiri.
Arı: Saf, temiz.
Âsî: İsyan eden, baş kaldıran.
Küfür: Hakkı görmemek, imansızlık,
kaba saba söz.
Fitne: Ara bozuculuk.
Cihan: Dünya, âlem.
Mülk: Sahip olunan şey(eserde
yeryüzü).
Çeri: Asker.
Lakırdı: Boş laf, söz.
Yâr: Sevgili, Allah.
23
Sever dünyayı dünyadır imanı,
Susuzdur, kanmaz dünyayla canı.
Her neyi seversen imanın odur,
Nasıl sevmezsin ki sultanın odur.
Bil ki aşkındır seni senden alan,
Neyi seversen o tarafa salan.
Sevdiğinden öteye durağın yok,
Asıl mânâ budur, boş lakırdı çok.
Bu yolda zıtlaşma olmaz, mânâ var,
Her neyi seversen, odur sana yâr.
24
Akıl katında yarım gün durmayan,
Şah katına lâyık olur mu, ey can?
Gördüm, gelir benzi sararmış bir er
Dili tutulmuş, aklı gitmiş meğer.
Aklın önünde baş koyup secdeye,
Şükretti Hakk’a: “Onu buldum” diye
Eğer aklı başındaysan gör beni,
Neyse derdimin dermanı, ver onu!
Demedin: “Bir kere onu göreyim!”
Demedin: “Nerdeyse ona ereyim!”
Şah: Yönetici. Beniz: Yüz rengi.
Cengâver: Savaşta
kahramanlık gösteren.
Hırs: Açgözlülük.
25
Tut ki hırs yüzünden yoldan saptım ben,
Bir kez sormadın, “Sana ne yaptım ben?”
Dolanıp sana geldim, hâlimi bil,
Yardım edeceksen gözyaşımı sil.
Hırs hapsine düştüm çıkamıyorum,
Duvarı çok sağlam yıkamıyorum.
Nice yiğit ve demir yürekli er,
Bu zindandan çıkış gününü bekler.
Silahlı bin kişidir hırs çerisi,
Cengâver ve yiğittir her birisi.
26
Tuttuklarını atıp bu zindana,
Demir gülle takarlar ayağına.
Sual ettim bunlara: “Kimsiniz siz,
Büyüğünüz kim, kimin nesisiniz?”
Dediler: “Hepimiz nefs kullarıyız
Pek çoğumuz da hırs ulularıyız.”
Açgözlünün yeri cehennem olur,
Orada olan nasıl huzur bulur?
Yeri yurdu cehennem olan erin,
Hiçbir yerde bulamazsın benzerin.
27
Gam: Dert, üzüntü. Fakr u Kanaat: Azla yetinme.
Fark etmedim, beni aldatıp tuttu:
“Bugün, yarın!” diye ömrümü yuttu.
Akl’ın dedikleri aklına yattı,
Kendine gelerek düşündü, tarttı.
Geri gelip Akıl, onu öğütler:
“Kurtarır canını bize gelenler!
Bize geldiysen yer yok endişeye,
Gam çekme sakın ne yapayım diye!
Gelseydi Fakr u Kanaat beraber,
Görürdün düşmanlara neler eder.”
Çağırdı müjdeci, geldi Kanaat,
İpek giysi giyer, biner Burak at.
Gördüm almış ele bir yeşil sancak,
Dinlemez kimseyi öfkesine bak!
Çavuşları bağrışır sağda solda,
Bir gürültüdür kopar her yolda
Onu görüp kaçar nefs haşeratı,
Gör şimdi nicedir Halik sıfatı.
Yenilip kaçarlar, bak Hakk’ın işine,
Eri, kızı döver bakmaz yaşına.
Burak Atı: Peygamberimizin
Miraç’ta bindiği binek.
Haşerat: Değersiz ve zararlı
kimseler (eserde).
Hâlik: Allah, yaratıcı.
28
Bunalıp hepsi dayanamaz kaçar,
Kılıca gerek yok kalırlar naçar.
Kılıçları kanlı gazidirler hep,
Uçan kuşu tutar atları Arap.
Yer yer vuruşup alırlar nice can,
Kiminden baş gider, kiminden de kan.
Askerine dar edip dört bir yeri,
Kurtarırlar hırstan ili ve şehri.
Koparırlar hay huy, velvele, figan,
Mümkün müdür kurtarsınlar ondan can?
Naçar: Çaresiz.
Hay huy: Boş gürültü.
Velvele: Gürültü, patırtı.
Figan: Çığlık, feryat.
29
Yenip ordusun iline akarlar,
Kırıp eri kızı, şehri yakarlar.
Şah, gazadan gelip tahta oturdu,
Bütün sipahiler huzura durdu.
Bütün kent ve bütün el rahat oldu,
Nereye gitsen nimetlerle doldu.
Geride kaldı o kıtlık ve âfet,
Oldu cümle fırsat tacirleri mat.
Gaza: İslam dinini korumak veya
yaymak amacıyla Müslüman
olmayanlara karşı yapılan kutsal
savaş.
Sipahi: Osmanlı devletinde
toprak sahibi bir sınıf atlı asker.
El: 1.Yabancı.
2.Yurt.
Afet: Felaket.
Tâcir: Ticaretle uğraşan kimse,
tüccar.
Mat: Mağlubiyet, yenilgi.
30
Ârifler artık ibadetle meşgul,
Olmuş her birisi sultanına kul.
Tutarlar sultan meclisini mekân,
Elde cam, geçerler cümle varlıktan.
Kurtulup bunlar erdiler murada,
Saki mey sunar, içerler orada.
Ferahladı bunlar kaygıları yok,
Sırtları pektir karınları da tok!
“Ne yapayım?” demek bunlara uzak,
Ömür ve rızkı kendi verir Rezzak.
Saki: İçkili toplantılarda içki
dağıtan kimse.
Mey: Şarap.
Rezzâk: Allah’ın 99 isminden
biri. Rızk verici.
Arif: Bilen, bilgili.
Cam: Kadeh.
Pek: Sıkı, sağlam.
31
32
Mihmandar: Konukçu, misafir
ağırlayan.
Zerre: Çok küçük parça.
Dirlik: Uyum, düzen.
Eren: Ermiş, dini olgunluğa
erişmiş.
Mihmandar, kendisi olunca sultan,
Sofra üstüne sofra gelir, ey can!
Yiyip doydu senin gibi nicesi,
Aynen durur, eksilmedi zerresi.
Daima yenir lakin hiç eksilmez,
Nereden geldiğini kimse bilmez.
Erenlerdir bu dirliğe erenler,
O yârin yüzünü mutlak görenler.
33
Dem: Zaman, dönem.
İfa: Bir işi yapma, yerine getirme.
Ulu: 1.Büyük.
2. Önder, lider.
3.Veli.
Gerçekte bunlar ölmeyip kalırlar,
Zira her dem yeni kısmet alırlar.
Yunus, cümle sözün sana vazife,
İş sana düşer, kimse etmez ifa.
Ne sözün varsa et kendine hitap,
Cümle gönülleri Allah için yap.
Bu yüzden cümle iş ulularındır,
Bunlardan iste, yol bu kullarındır.
34 KİBİR DESTANI
35
Eğer dinler isen haber vereyim,
Akıl casusa ne der göstereyim.
Kanaat şehre gelip tahtı aldı,
Haramiler ise yollarda kaldı.
Çıkarlar dağ başına yol kesmek için,
Bırakmazlar yolcuyu yola gitsin.
Akl casusa: “Hemen geri dönüp” der,
“Götür Kanaat’e benden haber.
Kibir: Kendini beğenme,
başkalarından üstün tutma.
Casus: Gizli haberleri veren kimse.
Harami: Haydut, hırsız.
36
Kanaat hoş otursun taht onundur,
Devlet nimetleriyle baht onundur.
Çok durmaz harami dağ başında,
Geçer bir gün ele, yol savaşında”
Kibir derler ona, bilirler onu,
İmansız kalacak o âsî canı.
Kendinden başka kimseyi beğenmez,
Yüksek yerde durur aşağı inmez.
Nice tahta çıkanlar yere düştü,
Nice “ben” diyene sinek üşüştü!
Baht: Şans.
Âsî : İsyan eden.
37
Kendinden uzak tut kibr endişesin,
Kibre uyarsan uzağa düşersin.
Uzak düşenlerin imanı yoktur,
Meğer cisimlerinin canı yoktur.
Canı sakınmalı ki canlı kişi,
Hakkında kusura dönmesin işi.
Büyüklük taslama lanet alırsın,
Kovulmuşlarla bir olur kalırsın.
Kapı gözet, kapı tut, dip gözetme,
Devlet kapıdadır bırakıp gitme!
38
Vefa: Dostluk ve sevgide
devamlılık.
Dilersen devleti kapıda bekle,
Umarsan nimeti kapıda bekle.
Beğenme sen seni, uzak düşersin,
Çaresiz kalınca yolu şaşarsın.
Varsa kibir haberi, hangi yere,
İşiten lanet okur o habere.
Sakın olmayasın kibirle yoldaş,
Kibri nerde görürsen orda savaş.
Kibir ve arzu vefa kılmaz sana,
Yazık toprağa düştüğün o güne.
39
Nazar: Bakma, bakış.
Heva: Heves, arzu. Akıl ile
olmayıp nefs ile olan istek.
Tenin yıkılmadan kibri yıkıver,
Bu zorluklar hanesinden çıkıver.
Bu kibre nazar kılsan yok vefası,
Zahmettir nereye baksan hevası.
Kibir sahibinin nazarı yoktur,
Bu sebepten gönülde nuru yoktur.
Hakk’a giden bir yol vardır gönlünde,
Görmez onu, yabancıdır elinde.
İyi bil, Hak yolu gönlünde sırdır,
Bütün özellikler gönülde birdir.
Mağrur: Kibirlenmek,
böbürlenmek.
40
Her kim ki o gönlün dışında kala,
Nasibi kaptırıp eli boş kala.
Gönül eri bilir gönül haberin,
Gönüllerin içinde cümle varın.
Yazık, bütün ömrün eyvaha vardı,
Büyüklenmek, seni yoldan ayırdı.
Büyüklenmek ne ki ona uyarsın,
Ümit kesme, bir gün Hakk’ı duyarsın.
Daim sana bakıp seni görürsün,
Mağrur olup senden haber verirsin.
Hüner: Marifet, yetenek.
Eren: Ermiş dini olgunluğa
erişmiş kimse.
Havale: Ismarlama, yollama,
gönderme.
41
Bu ham düşüncelerde ne bulursun?
Bu huyla bir gün tövbesiz ölürsün.
Tutma o işi ki faydası yoktur,
Özüne bir hüner edesi yoktur.
Hüner gözet ki hünere eresin,
Eren ile yol alıp dostu göresin.
Kibirli kişiler dosta eremez,
Kibir kendine düşmandır göremez.
Düşmansın sen sana, dostun kim ola,
Bu kötü huyundur sana havale.
42
Menzil: Yolculukta
dinlenmek amacıyla durulan
yer, konak.
Dirlik: Uyum, Huzur.
Yoldaş: Aynı fikirde olanlar.
Aymazlık: Başıboşluk,
çevresinde olup bitenlerin
farkına varamama durumu.
Şayet menzile varırsan bu huyla,
Orda gönül dirliğin nasıl ola?
Bu dirlikle nice yoldaş olursun?
Nice ileri geçip baş olursun?
Bu hâl ile kılıç yok arada,
Senin için kılıcı kim yarata?
Bilmelisin sana düşman kim ise,
Bilmelisin dosta kin duyan kim ise.
İyi değildir bu yolda aymazlık,
Çok uzatma, işin var bunca yıllık.
43
Yelmek: Birşeyin peşinde
koşturmak.
Mevla: Yaratıcı, Allah.
Yazık, kibir işini çok uzattın,
Kendi kendini gönüllerden attın.
Etmedin bir gün gönül pazarını,
Candan dinlemedin dost haberini.
Ne kadar yeleceksin? dünya için?
Bir gün bir şey yapmadın Mevla için.
Tutamazsın, koşma dünya peşinden,
Ecel yol bağlamış, aşamazsın sen!
Şu beş günlük ömür, bu harca yetmez,
Sağır mı kulağın niçin işitmez?
Yörük: Çok yürüyen, yüğrük.
Biçare: Çaresiz.
Şirk: Allah’a ortak koşmak.
44
Kibir geldi, seni karartıp gitti,
Ecel atı yörüktür, gelip tuttu.
Sen seni hiç bilemedin, ne yazık!
Nasıl kulsun ki edemedin kulluk.
Eğer sen kulsan o hâlde beyin hani?
Dileğin ne vakte dek tutar seni?
Ne aklın var senin ne de delisin,
Ne burda diri ne kabrde ölüsün.
Ey bîçare, bu nasıl dirlik böyle?
İçin dopdoludur şirk ve şüpheyle!
Gaflet: Dikkatsizlik, dalgınlık.
Evren: Büyük yılan, ejderha.
45
Madem bir şüphen yokmuş inanaydın,
Bu gaflet uykusundan uyanaydın.
Arzu ve kibir nice tutar seni?
Ölüm evreni bir gün yutar seni!
Kibr ve arzuyla ne yapıp edersin?
Ecel eli uzun, nasıl gidersin?
Ömür borcunun vakti bir gün ere,
Ecel, varlık harmanın yele vere.
Bu vade ermeden gel bir gözün aç,
Arzu ve kibir yolundan beri kaç.
46
Beş günlük ömür için geri dönme,
Şu fani dünyanın nakşına kanma.
Senin gibi bin er aldattı dünya,
Göster şimdi, kimindi bunca bina?
Çok hızlı davran ki ütülmeyesin,
Kibir tuzağına tutulmayasın.
Kibrin öğüdünü tutarsan eğer,
Biçemezsin tevazua bir değer.
Kibirlinin yeri Siccîn içinde,
O yüzden olmadı hiç din içinde.
Fani: Ölümlü.
Ütülmek: Yenilmek,
elindekileri kaybetmek.
Tevazu: Alçakgönüllülük.
Siccîn: Cehennemde bir
vadinin adı.
47
Din yolu tutanın Siccîn nesidir?
Kin ve kibir ehlinin din nesidir?
Bana inanmazsan hâlin göresin,
Şu ömrü, kibirle yele veresin!
Şimdi akıldan medet iste, yürü!
Esir olmuşsun bunca yıldan beri.
Akıl, adaletli aziz kişidir,
Bunalana medet onun işidir.
Seni çok beladan kurtara akıl,
Mutluluk yoldaşın olsun, ay ve yıl.
Medet: Yardım. Aziz: Saygıdeğer.
48
Nefs: 1. Öz varlık, kişilik.
2. İnsanın yeme içme vb.
ihtiyaçları bütünü.
Tevazu: Alçakgönüllülük.
Geldi Akl’ın yanına mahcup olmuş,
Gözleri kaygıdan yaş ile dolmuş.
Kendine gelip de selam veremez,
Ateşe düşer yolunu göremez.
Geçti nice zaman saydı yerinde,
Geçirdi ömrü nefsin pazarında.
İşit şimdi Akıl ne söyler ona:
“Sakın, Tevazu taliptir canına!”
Sözü bitmeden Tevazu göründü,
Kibir onu görüp yüz geri döndü.
49
Kılıç çekip gelir, yer alçağından,
Kibir onu görüp kaçtı dağından.
Dağı ovayı doldurdu bir feryat,
Kimine cennet kimine arasat.
Tevazu Kibr’in üstüne at sürdü,
Kibir baktı, bir eri bin er gördü.
Âsî Kibir, hiç bırakmadı işi,
Dağ başını tutup geçirdi kışı.
Bu Tevazu, bir ırmak olup aktı,
Belli ki derdi denize varmaktı.
Arasat: İslamiyet’e göre,
kıyamet günü bütün ölülerin
toplanacakları yer.
50
Ne kadar kuvvetli olsa da pınar,
Varamayıp denize, yere sızar.
Su akıp başka bir suya karışır,
Su suyu bulup denize erişir.
Denize kadar ırmak idi adın,
Gerisini bırak, denize daldın.
İnci muhal değil, deniz olana,
Ya altın niye muhal olsun ona?
O denizde ne acayiplikler var,
Ancak halka gizli, sana aşikâr.
Muhal: Mümkün olmayan,
imkansız.
Aşikar: Açık, apaçık, belli,
meydanda olan.
51
Bahr: Deniz.
Arı: Saf, temiz.
Zaptetmek: Çevirmek, ele
geçirmek.
Cevher: Değerli taş, elmas.
Her bir dalgada bir damar bulasın,
Yakut, inci ve mercanlar bulasın.
Budur sermaye o bahre dalana,
Arı dirlik gerek cevher bulana.
Yendi Tevazu yüz bin çevik eri,
Zaptetti tüm kara ve denizleri.
Tevazu edeni define bekler,
Yüce yer gözeten derde dert ekler.
Tevazuyla varsan meydan senindir,
Cevher senden çıkar, maden senindir.
52
Yâr: Sevgili, arkadaş.
Tevazudur yeri göğü götüren,
Yedi kat yerden aşağı duran.
Tevazu üzeredir gök ile yer,
Öveceksen Tevazuyu övüver.
Devlete ulaşır tevazu olan er,
Ona kim yetişir, uzayıp gider.
Tevazu yürüyüp âlemi aldı,
Ki her ne var ise ona kul oldu.
Gizlenip kibr eri görünmez oldu,
Artık yüksek bir yere binmez oldu.
Tevazuyla kanaat hoş yâr oldu,
Neyi istersen orda var oldu.
53
Şad olmak: Sevinmek, mutlu olmak.
Muştuluk: Sevindirici haber getirene
verilen armağan.
Mat: Yenilgi, mağlubiyet.
Meşveret: Bir konu hakkında
danışma.
Tekrar şenlendi şehr ile vilayet,
Dostumuz şad oldu, düşmanımız mat.
Casus gidip Akl’a haber iletti,
Gör Tevazuyu Kibr’e neler etti.
Kardeş, eline ne geçti, gör Kibr’i,
Diri kurtulmadı bin erden biri.
Akıl bunu işitip çok sevindi,
Muştuluk verip hemen tahttan indi.
O devlet sahibi akla şükretti,
Aklı erer ve bilirdi devleti.
Eğer devlet gerekse akla danış,
Meşveretsiz başa varmaz hiç bir iş.
54
Gel, bilgini unut sen, uslu isen,
Saadettir sana her ne huylu isen!
Yunus tevazuyu çok beğendin sen,
Bu yüzdendir aşk makamına geçmen.
Farizadır sana, sen seni sakın,
Kim ola sencileyin sana yakın?
Halk içinde yüzünü yere bırak,
Bu durum kibir ehline çok uzak.
Hatadır, her işini uygun sanma,
Sebil ol herkese, bir dem usanma.
Tevazu: Alçakgönüllülük.
Fariza: 1.Allah buyruğu (Hac farizası).
2.Yapılması gereken ödev, görev.
Sencileyin: Senin gibi.
Sebil: Parasız, karşılıksız.
55
56 ÖFKE VE GAZAP DESTANI
Gel, şimdi söyleyim öfke haberin,
Tek tek göstereyim, gönülde yerin.
Öfke der: “Ben herkesten yegâneyim,
Bunca hüner içinde bir taneyim!
Kimse duramaz ki karşımda benim,
Hışmla denizi ateşe veririm.
Nereye varırsam başlar kesilir,
Kime öfkelensem o vakit ölür.
Var mıdır bencileyin cana kıyan?
Yoktur benden başka merdane kıyan!
Gazap: Öfke.
Yegâne: Biricik, tek.
Hışm: Öfke, kızgınlık.
Merdane: Mertçe, erkekçe.
57
58
Bana karşı gelemez yaratılmış,
Benimle bir an hemdem olmak, zor iş!
Benim hünerimle kim birlik olur,
Ecel evine girmeye yol bulur.
Benim işimi başaramaz felek,
Benim yolumda yürüyemez melek.
Gözüme yüz bin er zerre görünmez,
Yüz bin aslan bana pire görünmez.
Öfke derler bana bir bahadırım,
Düzen bozmaya her yerde hazırım.
Hemdem: Dost, arkadaş.
Felek: Dünya, âlem.
Zerre: Çok küçük, ufacık.
Bahadır: Savaşlarda gücü ve
yılmazlığıyla üstünlük kazanan kimse.
59
Nereye basarsam orda ot bitmez,
Her nereye varsam orda dert bitmez.
İşitenler kaçar benim sözümden,
Ben bile korkarım kendi özümden.
Sakın bana uyup da gafil olma,
Sözümü tutup da imansız ölme.
Sanma el içindir benim kılıcım,
Bana da keskindir benim kılıcım.”
Kim öfkelense imanı gider,
Sana iman lazımsa onu gider.
60
Od: Ateş.
Dalalet: Sapınç, sapkınlık,
doğru yoldan ayrılma.
Halet: Durum.
Zeval: Sona erme,
ortadan kalkma.
Sin: Mezar, kabir.
Öfke geldiğinde iman ne olur?
Oda düşüp yanar, ya can ne olur?
Öfke işi küfür ve dalalettir.
Allah korusun farklı bir halettir.
Nerde göremezsen orda yol vurur,
Nerde harap yer varsa orda durur.
Onun hâlleri, hâle benzemez hiç,
Zevali, bir zevale benzemez hiç.
Emin olanlar onun fitnesinden,
Ne ölümden çekinsin ne de sinden.
61
Cihanda onun benzeri bulunmaz,
Onun hile ve tılsımı bilinmez.
Baksan bir kişiye suretâ sakin,
Ne sıfat olduğunu ne bilirsin?
Boynunda tespihi elinde asa,
Çöp incinmeye, yola öyle basa.
Bir bakarsın ansızın çıkagelir,
Tespih kırıp imame yıkagelir.
Asayı kırıp koparır bir kavga,
Hiç yüzü yok ki bir kimseye baka.
Tılsım: Sihir, büyü.
Sûretâ: Görünüşte.
Asa: Baston.
İmame: Tesbih başlığı.
62
Sofi: Dini bilgisi çok olan.
Muhâl: Mümkün olmayan,
imkansız.
İtaat: İnanç.
Hürmet etmek: Saygı
duymak, boyun eğmek.
Sual ettim: “Sofi bu ne hâldir?
Senin gibi kişiye bu muhaldir!”
Özür diledi ki: “Ben bir kişiyim,
Filan derler bana filan eşiyim.”
Bilirim onu itaati yoktur,
Halk içinde iyi sıfatı yoktur.
Benim gibi kişiye hürmet etmez,
Cevap verir bana öğüt işitmez.
Ben ona vurdum, o yakamı tuttu,
Bana karşı gelip Hakk’ı unuttu.
63
Divan: Buyruk, hüküm. Yâr: Allah.
Ne diyeyim, ele geçirip onu,
Hükmetmiş hep ona öfke divanı.
Kendini koyup başkasını sınar,
Yolda doğru giden kişiyi kınar.
Yakın yerdedir, öfkeden sakın,
Öfke unutan sarhoşudur Hakk’ın.
Kişi kendinden geçmezse yâr için,
Sapmıştır ona bir şey demeyesin.
Her kimin dosta kullukta eli yok,
Öfke kapmış onu, ağzı dili yok.
64
Arı: Temiz.
Nazır olmak: Yol gözlemek,
beklemek.
Gafil: Çevresinde olup bitenlerin
farkına varmayan (kimse).
Arı tut evini, çıkagelir yâr,
Yârin gelmediği ev neye yarar?
Arı dirlik gerekir dost elinde,
Öfke ve kin engeldir, yâr yolunda.
“Dost ne zaman gelir?” diye hazır ol,
Evine çeki düzen ver, nazır ol.
Gururla oturma dost döşeğinde,
Daim ayakta dur, yâr eşiğinde.
Gafil olma evine hırsız girer,
Ağır uyursan duvarı deler.
65
Ev sahibi uyur, hırsız sevinir,
İşi tez tutar sanır ki uyanır.
O kadar geldi, uyanmadı o kul,
Belli bildi ki çok kolaydır bu yol.
Ne vakit gelse bildiğini işler,
Kiminde oturur kiminde kışlar.
Hırsız gelince ıssız olsa hane,
Girip çıkar, gelir çok kolayına.
Sen nerdeydin evini hırsız aldı?
Yer içer oturur, ev onun oldu.
66
Sen dışarda hırsız içerde ne hoş,
İşin ucu, gösterir yakında baş!
Bu hâlin ne senin, zulmet içinde?
Daha ne uyursun gaflet içinde?
Öfkeyle geçirdin aziz ömrü sen,
Daim zulmettesin bu huy yüzünden.
Öfken gitmez de kalırsa iyi bil,
Canı o damardan alır Azrail.
Kurtarmaz elini yüzünü yuman,
Hak’tan korkmazsan boştur, aşr okuman.
Zulmet: Karanlık.
Gaflet: Çevresinde olup bitenlerin
farkına varamama durumu.
Daim: Sürekli, devamlı.
Aşr: 1. On.
2. Kur’ân-ı Kerim’den on âyet
miktarı kısım.
67
Değil öğüdüm, kusur bulmak için,
Sana bütün nasihatim, hak için.
Riyayla örünce dış duvarını,
Hırsızlar aldı, içteki şarını.
Dışında sarık, tespih ve seccade,
İçinde zünnâr bağlı, can belinde.
Bezedin dış yüzünü, için harap,
Hiç kimse beğenmez, nedir sebep?
Böyle giderse hâlin nasıl olur?
Hiç iyi bir işin yok, lafın boldur.
Riya: İkiyüzlülük, özü sözü bir
olmamak.
Şar: Şehir, kent.
Zünnâr: Puta tapanların,
papazların bellerine
bağladıkları örme kuşak.
68
Bâtın: İç yüz, iç.
Zâhir: Suret, dış yüz,
görünüş.
Amel: İş, eylem.
Evla: Daha iyi.
Batman: Bir ağırlık ölçüsü (8 kilo).
İşe yaramaz bu dış ibadetin,
Arı olmaz ise gizli sıfatın.
Senin bâtın evini hırsız aldı,
Şu zâhir amelin dışarda kaldı.
Senin için şudur hepsinden evla,
Kulluğun gizli olmalıdır dostla.
Şu hâlde bu iş nasıl başa yeter?
Sultan buyruğunu tutmadın meğer.
Ölümdür, şahlar önünde utanman,
Zerre suçun olsa orda kırk batman.
69
Hele beri gelin, tanış olalım,
Nere tenhaysa orayı bulalım.
Ey uslu kişi, sen bir haber ver,
Nerde bizim için gizlenesi yer?
Ben yeri göğü gezdim bulamadım,
Ne var hilalsem, bedir olamadım.
Usandım ben bu hesaptan sayıştan,
Gerekse hesapla sen yeni baştan.
Bu gafletle nasıl olur bu dirlik?
Ya bu amel ile olur mu birlik?
Bedir: Dolunay, ayın on dördü.
70
Dem: Zaman, devir.
Gayri: Artık, bundan böyle.
Ütmek: Oyunda yenmek,
kumarda kazanmak.
Ömrün geçti bir amel eylemedin,
Bir sözü edep ile söylemedin.
Söz bir başka gerek sultan katında,
Çabuk olmak lazımdır hizmetinde.
Ne dem, bir sipahi çekse işten el,
Olur, sultanının kulluğunda kul.
Ne nasihat vereyim gayrı bundan,
Kulum demesin kulluğu unutan.
Eğer kul olursan sermaye yeter,
Ne saadet, yedi kat gökten üter.
Amel: Yapılan iş.
Edep: Terbiye, utanma
duygusu.
71
Tamam olsa işin yer gök senindir,
Her neyi dilersen dilek senindir.
Bu âlem cismine, can sen olasın,
Sensiz olmaya bir yer, sen dolasın.
Günleri geçirip yapmadın bir iş,
Vehim ve şüpheyle geçti yaz ve kış.
Bu nasıl devran, onda rahle kurdun?
Aşr ayeti okurdun, yolda durdun.
Bunca yıldır ilim ve amel için,
Bu kapıdasın bu mu birikimin?
Vehim: Kuruntu.
Rahle: Üzerinde kitap okunan,
yazı yazılan, bazıları açılıp
kapanabilen alçak, küçük masa.
Devran: 1. Dünya.
2. Kader, talih.
3. Zaman, çağ.
Aşr Ayeti: Kur’an-ı Kerim’den
on ayet.
72
Nükte:Mizahi söz.
Gaflet: Çevresinde olanların farkına
varmama durumu.
Gafil: Çevresinde olup bitenlerin
farkına varmayan (kimse).
Acep sana yol niye yok içeri?
Kimse demedi mi sana;“Gel beri?”
Sözlerim kendimedir nükte değil,
Bilin can birdir, ikilikte değil.
Vah ona ki geri kala bu yoldan,
Çalış ki kurtulasın sen bu hâlden.
Gaflettir bizi bu hâlde koyan,
Nasıl gafil olur bu hâli duyan?
Evi süpürmedim, kim gelir bize?
Süpürgeci yok, kim gelip de düze?
73
Bunca ihmal edilmiş bu haneye,
Kim çağıra dostu: “Bize gel!” diye.
Niçin geçmez acep yol bu aradan,
Öfke aldı yolu, bil her yöreden.
Çok zamandan beri öfke yol almış,
Kimse izlememiş gizlide kalmış.
Akıl casuslara söyler divanda:
“Gidip bulun dirlik düzen ne yanda?”
Dedi Casus dirlik hâlini ona:
“Öfkeden dağılmıştır dört bir yana!”
74
Casus o dem Akıl katına vardı,
Olan biten her şeyi haber verdi.
Hiç haber kalmadı Akl’a ulaştı,
Öfke’yi tutma işi başa düştü.
Akıl düşünüp tartıp verdi haber,
Buyurdu çavuşa toplandı asker.
Bunca dem, söylenen belli divanda,
Öfkeden yüz şikâyet gelir günde.
Sabır nerde? Öfke gelince birden,
Dirlikle düzenlik bozulmuş hemen.
Divan: Padişah yahut vezir
başkanlığında devlet işlerinin
görüşüldüğü yer.
Dem: Zaman, dönem.
75
Buyurur: “Sabır hemen tutsun onu,
Şehri harap etti onun ziyanı!”
Çıkageldi huzura Sabır, o dem,
Tut öfke katlinde İbrahim Edhem.
Görülmez oldu Öfke, izi yoktur,
İzden geçtik, izinin tozu yoktur.
Bu kez gördüm, düzenlikle dirlik hoş,
İçip aşk şarabın, olmuşlar sarhoş.
Sabır, dünyada kimin olsa yâri
Her lahza zevk ü safa olur kârı.
İbrahim Edhem: İslam
büyüklerinden.
Lahza: Zamanın en kısa
parçası, an.
76
İye: Sahip.
Özge: Hususi, özel.
Safa: Huzurlu, rahat.
Sana can feda, ey sabır iyesi!
Sabırdır benim canımın gıdası.
Sen ne zaman bu sabr ile olursan,
Seninle hoş safa bulur o mekân.
Yunus işin sabırla kolay olur,
Sabreden kişi özge bir mülk bulur.
77
78 SABIR DESTANI
79
Dinle, söyleyeyim sabır hâlini,
Cümle âlem sabra verdi malını.
Tüm bozguncuları mat eder sabır,
O sebepten mutluluk ihsanıdır.
Sabrın her yerde iyiliktir işi,
Dayim azad eder yâd ve bilişi.
Mat etmek: Yenmek, galip
olmak.
İhsan: Bağış.
Azad etmek: Köleye özgürlük
vermek.
Yâd: Hatırlamak, bahsetmek.
Bilişi: Bildik, tanıdık.
80
Sabırlının devleti dayim kalır,
Sabredenin nasibi fazla olur.
Duydun Yûsuf’u kuyu içinde vay,
Sabırla beklerdi kuyuda o ay.
O kuyu ne kadar derindir bilmez,
Çağırsa sesi dıştan işitilmez.
Çağırdı, ses gitmeyince dışarı,
Vazgeçti bu işten bağırmaz gayrı.
Yukarı bakar, kuyu ağzı uzak,
Aşağıdaki yeri taş ve toprak.
81
Dedi: “Ya Rab, bir suç işledim ki ben,
Başıma bu iş geldi durup dururken.
Kabrim buysa nereye varırım ben?
Sabretmezsem nasıl başarırım ben?”
Böyle der, gözü yukarı bakardı,
Gözyaşı durmaz sel gibi akardı.
O anda aklını başına derdi,
Başka yeri bırakıp sabra girdi.
Ulu sabırla yüce devlet buldu,
Cümle hâli, sabırla güzel oldu.
Dermek: Bir araya getirmek, toplamak.
82
Bu hâldeyken kuyuya kova indi,
Görüp onu Yûsuf, o dem sevindi.
Tutundu kovaya çektiler onu,
Dedi: “Geldi işte devlet nişanı!”
Çektiler onu kuyudan dışarı,
Müjdeler ona ki başara sabrı.
Gör ki sabırla Yûsuf neye erdi,
Sabır acısıyla helvaya erdi.
Sabır neyse sabırlı bilir yine,
Bakmaz sabırsız onun dediğine.
83
Sabır sahibi olan Arşa çıkar,
Zira sabr içinde türlü hüner var.
Sana güzel sabır gerekir her hâl,
Ağuyu sabır ile yaparlar bal.
Sabır gerek sana her hâl içinde,
Kalır sabırsız, çene çal içinde.
Her kimde ki var ise sabır hâli,
Sabır üzre olur cümle ameli.
Her şeyi bırak, sabır evine gir,
Sabır evinde cümle erenler bir.
Arş: Gökyüzünün en yüksek yeri. Ağu: Zehir.
84
Miraç: Peygamberimizin
göğe çıktığı(Allah’ın
huzuruna) gece.
T

Yazar: nasihatler.org

paylaş

Bir yorum yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>