Şah-ı Nakşibendı

ŞAH-I NAKŞBEND
MUHAMMED
BAHAÜDDİN BUHARÎ

Şeyh Şah-ı Nakşibend Hz. (ks)-1
Kaddesallahu Sırrahulaziz
İsmi, Muhammed bin Muhammed’dir. Bahaüddin
ve Şâh-ı Nakşbend gibi lakabları vardır. Allah’ın
sevgisini kalplere nakşettiği için, “Nakşbend”
denilmiştir. 1318 (H.718) senesinde Buhârâ’ya beş
kilometre kadar uzakta bulunan Kasr-ı Ârifân’da
doğdu. 1389 (H.791)’da Kasr-ı Ârifân’da Rebî’ulevvel
ayının üçünde Pazartesi günü vefât etti. Kabri
oradadır.Seyyid olup insanları Hakka dâvet eden,
“Altın Silsile” nin on beşinci halkasıdır.
Muhammed Bâbâ Semmâsî ile Emîr Külâl’in
talebesidir. İslâm âlimlerinin en ünlülerinden olup,
tasavvufta en yüksek derecelere ulaşmıştır.
Zamânında ve kendinden sonraki asırlarda onun
sebebi ile pekçok insan, hidâyete, doğru yola
kavuşmuştur.
Zamânının büyük velîlerinden Muhammed Bâbâ
Semmâsî, henüz o doğmadan Kasr-ı Ârifân’a
gelmişti. Bu gelişinde, burada bir büyük zâtın
kokusu geliyor. Bu beldede büyük bir velî
yetişecek diyerek işâret etmiş, tarîkatın imâmı
olacak emsâlsiz bir zâtın buradan zuhûr edip ortaya
çıkacağını talebelerine ve sevenlerine
müjdelemişti. Daha sonra babası Seyyid
Muhammed Buhârî şöyle anlattı: “Oğlum
Bahaüddin’in doğmasından üç gün sonra, Hâce
Muhammed Bâbâ Semmâsî , bütün talebeleri ile
Kasr-ı Ârifân’a gelmişti. Ben kendisini çok sever ve
muhabbet beslerdim. Kasr-ı Ârifân’ı teşrif edince,
yeni doğan oğlum Bahaüddin’i alıp huzûruna
götüreyim ve himmet, mânevî yardım isteyeyim,
böylece feyze kavuşur dedim. Bu niyetle
Bahaüddin’i kucağıma alıp, Hâce Muhammed Bâbâ
Semmâsî’nin huzûruna götürdüm. Hâce
Muhammed Bâbâ Semmâsî, Bahaüddin’i elimden
alıp, bağrına bastı ve; “Bu yavru, benim oğlumdur.
Ben bunu, mânevî evlâtlığa kabûl ettim.” buyurdu.
Sonra yüzünü talebelerine çevirip, aralarında en
meşhûru olan Seyyid Emîr Külâl’e şöyle dedi:
“Size, bu yerde bir büyük zâtın kokusu geliyor
derdim. Şimdi bu tarafa gelirken de, buraya
yaklaştığımızda size önce duyduğum koku iyice
arttı demiştim. Hakîkat şudur ki, size bahsettiğim
mübârek zât doğmuştur. İşte o mübârek koku, bu
melek yavrunun kokusudur. Bu yavru, büyük bir
zât olsa gerektir.” buyurdu. Böylece henüz daha üç
günlük çocuk iken, zamânının en büyük evliyâ ve
mürşid-i kâmili olan Hâce Muhammed Bâbâ
Semmâsî’nin müjdesine, himmetine ve feyzine
kavuştu. Henüz daha küçük yaşta iken, evliyâlığa
âit yüksek nûrlar ve eserler temiz alnında açıkça
görünür, hidâyet ve irşâd, hakkı bulma ve yol
gösterme nişanları yüksek simâsından belli olurdu.
Annesi şöyle anlatmıştır: “Oğlum Bahaüddin dört
yaşında iken, evimizde yavruluyacak bir inek vardı.
Bahaüddin, doğumuna bir müddet daha olan bu
ineği göstererek, öyle anlıyorum ki, bu inek beyaz
başlı bir buzağı doğuracaktır dedi. Birkaç ay sonra
inek, dediği gibi bir buzağı doğurdu.”
Bahaüddin Buhârî’nin ilk hocası, daha doğar
doğmaz kendisini mânevî evlâtlığa kabûl eden ve
hakkında çok müjdeler veren Hâce Muhammed
Bâbâ Semmâsî’dir. Önce ondan istifâde etti. Sonra
bu hocası, onun yetiştirilmesini en meşhûr talebesi
Seyyid Emîr Külâl’e havâle etti. Yedi sene Seyyid
Emîr Külâl’in sohbetine devâm etti. Sonra da onun
izni ile Mevlânâ Ârif Dikgerânî’nin sohbetine
devâm etti. Yedi sene de onun yanında kaldı.
Bundan sonra Kusam Şeyh ve Halîl Atâ’nın
sohbetlerinde bulundu. Bir müddet de Halîl Atâ’nın
yanında kaldı. Ayrıca Mevlânâ Bahaüddin
Kışlâkî’den hadîs ilmini öğrendi. Sonra, Abdülhâlık
Goncdüvânî’nin rûhâniyetinden feyz aldı. Üveysî
olarak yetiştirildi. Böylece tasavvufda ve diğer
ilimlerde çok iyi yetişti. Bu tahsil devresini ve
tasavvufta yetişmesini bizzât kendisi şöyle
nakletmiştir:
“Çocukluktan bülûğ çağına kadar, büyük hocam
Muhammed Bâbâ Semmâsî’nin sohbetinde
bulundum. On sekiz yaşına girdiğim sırada, dedem
beni evlendirmek istedi. Hocam Muhammed Bâbâ
Semmâsî’yi düğünüme dâvet etmek için beni
Semmâs’a gönderdi. Semmâs’a varıp hocamı
görmekle şereflendim ve elini öptüm. Sohbetinin
bereketinden bende öyle bir hâl hâsıl oldu ki,
devamlı hocamın sohbetine can atıyordum. O gece
kalbimdeki bu arzu ve istek ile gece yarısından
sonra kalkıp abdest aldım ve hocamın mescidine
gidip, iki rekat namaz kıldım. Başımı secdeye
koyup çok duâ ettim. Dilimden şu duâ çıktı:
“Allah’ım, bana belâ yükünü çekmeye kuvvet ver.
Mihnet ve muhabbetini çekmeye tâkat, güç ver.”
Sabah olunca hocamın huzûruna vardım. Bana
bakıp, gece olup bitenleri söyledikten sonra;
“Evlâdım, duâda; “Yâ Rabbî, râzı olduğun şeyi bu
zayıf ve güçsüz kuluna, fazlın ve kereminle ihsân
et.” demelidir. Çünkü Allah’ın rızâsını kazanan
kimseye belâ gelmez. Eğer Allah , hikmet-i
ezelîsiyle sevdiği bir kuluna belâ gönderirse, kendi
inâyetiyle o kuluna kuvvet ve tahammül ihsân eder
ve o belâya tutulmasının hikmetini bildirir. Belâ
istemekte güçlük vardır.” buyurdu.
Daha sonra sofra kurulup, yemek yendi. Hocam,
sofrada bir somun ekmeği alıp verdi. Ekmeği
çekinerek aldım. Bu çekingenliğimi görüp;
“Ekmeği almakta çekiniyorsun. Fakat bu ekmek,
yolda lâzım olacaktır.” buyurdu. Nihâyet dâvetimiz
üzerine talebeleriyle birlikte köyümüz Kasr-ı
Ârifân’a gitmek üzere yola çıktık. Ben, hocamın
bindiği hayvanın üzengileri yanında yürüyordum.
Rûhum zevkle dolmuş olduğundan kalbimde hiçbir
dünyâ düşüncesi yoktu. Aşk ve şevkle dolu olan
kalbim heyecanla çarpıyordu. Allah sevgisinden
başka her şey kalbimden çıkmıştı. Bu sırada kalbim
dünyâya meyledecek olsa, hocam hemen; “Kalbini
ayrılıktan koru.” buyururdu. Hocamın bu
kerâmetini ve keşfini gördükçe, muhabbetim kat
kat artıyordu. Yolumuz bir köye uğradı. O köyde
hocamın dostlarından biri bizi karşılayıp evine
dâvet etti. Hocam da bu dâveti kabûl edip, o zâtın
evine indi. Ev sâhibinin, mahcûbiyetinden ızdırap
içinde yüzü kızardı. Bu hâlini gören hocam, o
kişiye; “Senin ızdırabının sebebi nedir?” dedi. O
da; “Efendim, size yemek ikrâm etmek istiyorum,
fakat sütten başka bir şeyim yoktur.” dedi. Bunun
üzerine hocam bana; “Bahaüddin, sana verdiğim
ekmeğe ihtiyaç hâsıl oldu. O ekmeği ver.” dedi.
Ekmeği çıkarıp verdim. Ev sâhibi de sütü getirip
sofraya koydu. Ekmeği süte batırarak yedik ve
hepimiz doyduk. Bu kerâmeti karşısında hocamıza
hayranlığımız arttı. Sonra kalkıp yolumuza devâm
ettik.”
“Hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî vefât edince,
dedem beni Semerkand’a götürdü. Orada bulunan
büyük âlim ve velîleri ziyâret edip, benim için duâ
ve himmet istedi. Sonra Kasr-ı Ârifân’a döndük. O
günlerde Ali Râmîtenî hazretlerinden gelip,
emâneten saklanmakta olan taç bana verildi. O
anda kalbim Allah’ın muhabbeti ile dolup, taştı.
Sonra hocam Seyyid Emîr Külâl, Kasr-ı Ârifân’a
geldi. Bana çok iltifâtta bulunup; “Hâce
Muhammed Bâbâ Semmâsî, bana; “Oğlum
Bahaüddin’in yetişmesi ile ilgilen. Ondan şefâatini
esirgeme! Eğer onun yetişmesinde kusûr edersen,
sana hakkımı helâl etmem.” buyurdu. Ben de bu
vasiyeti üzerine senin yetişmen ile ilgileneceğime
söz verdim.” dedi. Seyyid Emîr Külâl Bahaüddin
Buhârî’nin yetişmesi için titizlikle meşgûl olup, onu
tasavvufta yüksek derecelere ulaştırdı. Hattâ bir
gün ona şöyle buyurdu: “Yüce mürşidim Hâce
Muhammed Bâbâ Semmâsî’nin sizin terbiyeniz ile
ilgili vasiyetini yerine getirdim. Sizi istenilen
şekilde yetiştirdim. Hem hâl bakımından, hem de
ilim bakımından yüksek bir himmete sâhip
bulunuyorsun. Şimdi nereye gitmeyi arzu edersen
gidebilirsin. Her kimden olursa olsun, sohbetinde
bulunmak ve istifâde etmek husûsunda serbestsin.
Tarafımızdan size izin ve ruhsat verilmiştir. Bizde
olan hâl ve makamları size fazlasıyla verdim.
Bostânı senin için kuru ettim. Yâni göğsümde,
kalbimde olanların hepsini sana verdim. Rûhâniyet
kuşunu, insanlık yumurtasından (dar nefis
çerçevesinden) çıkardım. Ama senin himmet
kuşun, yükseklerde uçuyor. Şimdiden sonra
icâzetlisin, müsâdelisin, izinlisin.”
Bahaüddin Buhârî , hocası Emir Külâl’in bu sözleri
üzerine Mevlânâ Ârif’in sohbetine gidip, yedi sene
de onun yanında kaldı. Sonra Halîl Atâ’nın yanına
gidip, on iki sene sohbetinde bulundu. İki defâ
hacca gitti. İkinci haccında Herat’a gidip, Mevlânâ
Zeynüddîn ile üç gün sohbet etti. İkinci hacca
gidişinde Hicâz’dan dönüp, bir müddet Merv
şehrinde ikâmet etti. Daha sonra Buhârâ’ya dönüp
orada yerleşti. Emîr Külâl’nin vefâtından sonra,
insanlara doğru yolu gösterip, rehberlik vazîfesini
yaptı.
Şâh-ı Nakşbend şöyle anlatmıştır: “Bir gece
rüyâmda, Türk âlimlerinden Hakîm Atâ, beni
yetiştirmesi için talebelerinden birine havâle etti.
Sâliha bir ninem var idi, rüyâmı ona anlattım.
“Oğlum, senin Türk âlimlerinden nasîbin vardır.”
dedi. Bunun üzerine rüyâda gördüğüm o dervişin
sîmâsını hatırımda tuttum ve karşılaşacağım günü
bekledim. Bir gün Buhârâ pazarında, Hakîm
Atâ’nın rüyâmda beni yetiştirmesi için kendisine
havâle ettiği zât ile karşılaştım. İsmi Halîl Atâ idi.
Ben onu derhâl hatırlayıp, tanıdım. Fakat bir türlü
yanına yaklaşıp sohbet edemedim. Bundan dolayı
üzgün bir hâlde eve döndüm. Akşam bir kimse
evime gelip, Halîl Atâ seni çağırıyor dedi. Bu
habere çok sevindim ve bir mikdâr hediye bulup,
hemen huzûruna gittim. Sohbetiyle şereflendim.
Bana çok iltifât etti. Rüyâyı anlatmak isteyince;
“Senin hâtırında olanı biz biliyoruz, anlatmana
gerek yok.” buyurdu. Bundan sonra uzun zaman
sohbetine devâm ettim. Çok feyz alıp, istifâde
ettim. Bir müddet sonra Mâverâünnehr sultânının
vefât etmesi üzerine, oranın halkı, Halîl Atâ’yı
sultanlık yapması için Buhârâ’dan Mâverâünnehr’e
dâvet ettiler. Dâveti kabûl edince ben de birlikte
gittim. O tahta oturdu. Ben de hizmetine devâm
ettim. Kendisinde çok kerâmetler görülüyordu.
Bana şefkat ve muhabbet gösterip yetiştirdi.
Böylece orada altı sene süren sultanlığı sırasında da
hizmetinde bulundum. Kendisine o kadar yakın
oldum ki, her sırrına vâkıf, işlerinde idâreci oldum.
Görünüşte diğer hizmetçiler gibi çalışırdım. Hâlimi
bildirmezdim. Altı sene sonra bu büyük âlim
tahttan indi. Sultanlığı sona erdi. Bundan sonra
Zeyvertûn köyüne yerleştim.
Yine şöyle nakletti: “Bende tasavvuf hallerinin
görüldüğü ilk günlerde mübârek bir zât ile
yakınlığım oldu. Bu zât bana; “Seni Hakk’ın
âşinâlarından görüyorum.” deyince, “Umarım ki,
sizin teveccühünüz ve yardımınızla âşinâlardan
olurum.” dedim. Dedi ki: “Arzular karşısında
nefsin ile ne hâldesin?” “Bulursam şükrederim,
bulamazsam sabrederim.” dedim. “Bu kolay bir
iştir. Asıl iş, nefsini bir yerde hapsedip, ekmek ve
su vermeyeceksin ve nefsin o hâle gelmiş olacak ki,
sana serkeşlik etmeyip, boyun eğsin.” buyurdu.
Bunun üzerine o zâta yalvardım. Bu hâle
kavuşmam için teveccüh etmesini istedim. Buyurdu
ki: “Nefsinin, başkalarından ümitsiz ve yalnız
kalacağı bir sahrâya gideceksin, Allah’a ibâdet ile
meşgûl olacaksın ve orada üç gün kalacaksın,
dördüncü gün târif edeceğim bir dağa gideceksin,
karşına çıplak ata binmiş bir kimse çıkacak. Ona
selâm verip geç. Üç adım geçtiğin zaman sana o;
“Ey genç! Dur sana ekmek vereyim.” diyecek. Sen
hiç aldırmayıp, ekmeği almadan geçip gideceksin.
Bu zâtın emri üzerine, söylediği gibi üç gün
sahrâda yalnız kalıp ibâdet ile meşgûl oldum.
Dördüncü gün târif ettiği dağın eteğine gittim.
Giderken buyurduğu gibi ata binmiş bir zât karşıma
çıktı. Selâm verip, geçtim. Bana; “Delikanlı sana
ekmek vereyim.” dedi. Ben aslâ aldırmadım ve
ekmeği almadan geçip gittim. Sonra, bana bunları
yapmamı tavsiye eden zâtın huzûruna gittim. Bana;
“Bahaüddin! Bundan sonra insanların hatır ve
gönüllerini alıp, düşkünlerin hizmetinde bulunup,
zayıflara ve gönlü kırık olanlara ikram ve hürmette
bulunacaksın! İlim öğrenme husûsunda gayret
ederek, kimsesizlere yoldaş olup, onlara karşı
tevâzu göstereceksin!” buyurdu. Bu zâtın emirlerini
de yerine getirdim. Uzun zaman bu yolda devâm
ettim. Sonra tekrar huzûruna çıktım. Buyurdu ki:
“Bahaüddin! Bundan sonra da hayvanlara
bakacaksın. Onlar, seni yaratan Rabbinin
mahlûklarıdırlar. Eğer yük çeken hayvanların
vücutlarında yara görürsen tedâvi edeceksin.” Bu
emre de uyarak çok gayret gösterdim. Yolda eğer
önüme bir hayvan gelse, o geçinceye kadar
dururdum. Hayvanın önüne geçmezdim ve geceleri
izlerine yüzümü sürüp, Allah’a yalvarırdım. Bütün
bunlar, içimdeki nefs düşmanının kırılması, ıslâh
olması için idi. Yedi sene böyle devâm ettim. Sonra
tekrar o zâtın huzûruna gittim. Buyurdu ki:
“Bahaüddin! Bundan sonra yolların hizmetiyle
meşgûl ol, yolları süpürüp temizle, gelip geçenlere
eziyet veren şeyleri kaldır. İğrenç şeyleri yollardan
alıp, görünmez bir yere at. Yollardan gelip geçenler
zahmet çekmesinler ve rahatsız olmasınlar.” Bu
emrine de uyarak, bir müddet de bu işle meşgûl
oldum. Bu zât ne emretmişse, büyük bir bağlılık ile
hepsini yerine getirdim. Bu hizmetleri yaparken,
Allah’ın nice nîmetleri ve ihsânları bana göründü.
Nefsim iyice ezildi. Nefsâniyetten ve mâsivâdan,
Allah’dan başka herşeyden kurtulup, rûhâniyet
derecesine eriştim. Bu sırada bana Allah’dan
pekçok sırlar tecellî etti.”
Bahaüddin Buhârî Şâh-ı Nakşbend yine
tasavvuftaki ilk hâllerini şöyle anlatmıştır:
“Tasavvuf hâllerinden cezbe hâli çoğalıp kararsız
düştüğüm günlerde, geceleri ay ışığında
kabristanda dolaşırdım. Bir gece, devamlı ziyâret
edilmekte olan üç büyük zâtın mezarını gördüm.
Her birinin kabrinde yanmakta olan birer kandil
vardı. Kandillerin yağı ve fitilleri olduğu hâlde çok
sönük yanıyorlardı. Fitillerini hareket ettirmek
lâzımdı ki, parlak yanıp, çok ışık versinler. O
kandilleri öylece bırakıp, Hâce Muhammed
Vasî’nin kabrinin başına gittim. Bana orada Hâce
Ahmed Eçkarnevî’nin kabrine gitmem işâret
olundu, oraya gittim. Onun kabrinin başına,
bellerinde kılıç takılı olan iki kişi geldi. Beni tutup,
bir hayvana bindirdiler. Hayvanın yönünü
Mezdâhin tarafına çevirip, gittiler. O gece sabaha
doğru Mezdâhin mezarlığına ulaştım. Orada da
diğer kabirlerdeki gibi bir kandil yanıyordu. Fakat
o da sönük yanmaktaydı. Kıbleye karşı dönüp
oturdum. Bu sırada bana kendimden geçme hâli
geldi. Kıble tarafında bir duvar gördüm. Duvar
yarılıp, yeşil örtüler ile süslenmiş bir taht ve bu taht
üzerinde bir zât oturmuş idi. Etrâfında ise kalabalık
bir cemâat vardı. İçlerinde Muhammed Bâbâ
Semmâsî de vardı. Sâdece onu tanıyordum.
Bunların vefât eden ve bu yolun büyükleri
olduğunu anladım. Fakat kürsünün üzerinde oturan
kimdir diye merak ediyordum. Ben böyle
düşünürken, kürsü etrâfında bulunan cemâatten biri
bana şöyle dedi:
“Kürsü üzerinde oturan mübârek zât, Hâce
Abdülhâlık Goncdüvânî’dir. Etrâfındaki cemâat ise,
onun halîfeleri; Hâce Ahmed Sıddîk, Hâce Evliyâ
Gülân, Hâce Ârif Rîvegerî, Hâce Muhammed
İncirfagnevî, Hâce Ali Râmitenî’dir.” Sonunda
hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî’yi göstererek;
“Bunu, sen hayatta iken gördün, o senin şeyhindir.
Sana tâc verdi. Kendisini tanıdın mı?” dedi. “Evet
hocamı tanıdım fakat bıraktığı tâcın nerede
olduğunu bilmiyorum.” dedim. “O senin evindedir.
Onu sana kerâmet olarak verdiler ki, bir belâ
gelecek olsa, onun bereketiyle belâ def edilir.”
buyurarak müjdeledi. Cemâatten bana dediler ki:
“Dikkat et, kulak ver, şimdi sana Abdülhâlık
Goncdüvânî nasîhat edecek! O nasîhatten başka bir
şeyle Hak yolunda ilerlenemez. Hâce’nin elini
öpmek için izin istedim. Bana izin verildi. Kalkıp
yaklaştım. Selâm verip, edeble elini öptüm. Sonra
huzûrunda edeble ayakta durdum. Tasavvufda
ilerlemek husûsunda buyurdu ki:
“Kabirlerin başında kandillerin sana öyle
gösterilmesi, senin bu yolda kâbiliyet sâhibi
olduğuna alâmettir. Fakat, fitil gibi olan kâbiliyeti
hareketlendirmek lâzımdır ki, bu kâbiliyet ortaya
çıksın. Hakkın gizli sırları sana açık olsun. Her
durumda dînimizin caddesinde yürümek, azîmet ve
sünnet-i seniyye üzere olmak lâzımdır. Emirlere ve
yasaklara uymak husûsunda istikâmet üzere
olacaksın. Bid’atlerden, Peygamber efendimiz ve
arkadaşları zamânında olmayıp sonradan çıkan,
ibâdet olarak yapılan şeylerden ve ruhsatla amel
etmekten uzak duracaksın. Hadîs-i şerîfleri öğrenip,
amel edersin.” Sonra cemâattan bana dediler ki:
“Yarın acele Nesef tarafına gideceksin. Seyyid
Emîr Külâl’in hizmetinde bulunacaksın. Oraya
giderken yolda ihtiyar bir zât ile karşılaşacaksın. O
sana sıcak bir çörek verecektir. Ekmeği al, fakat
onunla hiç konuşma. O ihtiyârı geçtikten sonra bir
kervana, sonra da ata binmiş bir kimseye
rastlayacaksın, o kimse senin önünde tövbe edecek.
Sen, o evindeki mübârek tâcını al, Emîr Külâl’e
götür.”
Bu konuşmalardan sonra bendeki o hâl gidip, eski
hâlime döndüm. Derhal başında bulunduğum
kabrin yanından ayrılıp, Zeyvertûn tarafına gittim.
Evime varıp, bana bırakılmış olan tâcı istedim.
Getirip verdiler. Onu giyince hâlim değişti.
Bambaşka bir hâle girdim. Tâcı alıp yola çıktım.
Sabah namazı vaktinde Mevlânâ Şemseddîn’in
mescidine ulaştım. Sabah namazını orada kılıp, o
gün Eyne adındaki köyde kaldım. Ertesi gün güneş
doğarken Nesef tarafına hareket ettim. Yolda,
önceden büyüklerin işâret ettiği gibi, bir ihtiyâra
rastladım. Bana bir ekmek verdi. Ekmeği alıp,
hiçbir şey söylemeden geçip gittim. Sonra bir
kervana rastladım. Kervanın başı bana; “Ey yiğit,
nereden geliyorsun?” deyince; “Eyne köyünden.”
dedim. Ne zaman yola çıktığımı sordular. “Güneş
doğarken.” dedim. Kervana rastladığım vakit
kuşluk vakti idi. Kervandakiler bu sözümü işitince
hayret edip; “Eyne köyü buraya dört fersah,
yaklaşık 24 km mesâfededir. Sabah vakti çıkılsa,
ancak buraya ikindiden sonra gelinebilir.” dediler.
Kervanı da geçip gittim. Kervanı geçtikten sonra
bir atlıya rastladım. Bana; “Sen kimsin? Seni
görünce içime bir korku düştü.” dedi. “Ben öyle bir
kimseyim ki, sen benim önümde tövbe edeceksin.”
dedim. O atlı yanıma gelip tövbe etti. Şarap yüklü
bir beygiri vardı. Beygirin üzerindeki şarabı yere
döktü. Onu da geçip yoluma devam ettim. Nesef
taraflarında bir köye uğradım. Seyyid Emîr Külâl’in
orada olduğunu öğrendim. Hâcegân büyüklerinin
mübârek tâcını çıkarıp arz ettim. Bir müddet sükût
ettikten sonra; “Bu tâc, Hâcegân büyüklerinin
mübârek tâclarıdır.” buyurdu. “Evet efendim.”
dedim. Devâm ederek; “Bu tâc-ı şerîfi almakta iki
şart vardır. Birinci şart; bunu korumak, ikincisi;
îcâbını yerine getirmek. Bu iki şart, büyüklerin
(Hâcegân’ın) yolunda bulunmak ve bize hizmettir.
Bundan sonra ben de bu şartlara uymak üzere tâcı
alıp kabûl ettim.” buyurdular.
Yine şöyle anlatmıştır: “Tasavvufda ilerlemek için
çalıştığım ilk günlerde, bir yerde iki kişinin
konuşup sohbet ettiğini görsem, gider onlara
katılırdım. Onları dinlerdim. Eğer Allah’dan,
Resûlullah’tan, Kur’ân-ı kerîmden konuşup, hayır
olan işlerden bahsederlerse, memnun olur ferahlık
duyardım. Boş şeyler konuşanlardan ise, keder ve
üzüntü duyarak uzaklaşırdım.”
“Hak yolda ilerleyip, günahlardan arınmağa ve
olgunlaşmağa çalıştığım günlerde, bir gün yolum
bir kumarhâneye uğradı. İnsanların kumar
oynadıklarını gördüm. Bunlardan iki kişi kumara
öylesine dalmışlardı ki, hiçbir şeyin farkında
değildiler. Böylece bir müddet devâm ettiler.
Nihâyet birisi kaybettikçe kaybetti. Neyi varsa
ortaya koydu, onları da kaybetti. Dünyâlık neyi
varsa hepsi bitti. Buna rağmen, kumar oynadığı
kimseye şöyle diyordu: “Bu kadar kaybıma
rağmen, bu oyunda başımı dahî versem oyundan
vazgeçmem.” Kumarbazın, kumar oynayıp bu
kadar zarar ve ziyân görmesine rağmen, o oyuna
olan hırsı bana ibret oldu. Hak yolunda yürüyüp
daha da olgunlaşabilmek için, bende öyle bir gayret
hâsıl oldu ki, o günden îtibâren Hak yolunda
talebim her gün biraz daha arttı.”
“Tövbe edip, tasavvufa yönelişim şöyle oldu.
“Âileme ve çocuklarıma karşı kalbimde sevgi ve
muhabbetim çok fazla idi. Bir gün evimde
otururken, âileme ve çocuklarıma pek fazla iltifât
ve muhabbet gösterdim. Bu sırada âniden kulağıma
gizli bir ses geldi. “Her şeyi bırakıp Allah’a dönme
zamânı daha gelmedi mi?” denildi. Bu sesi duyunca
hâlim değişiverdi. Oturduğum yerde duramaz
oldum. Hemen yakındaki nehre gidip, elbisemi
yıkadım ve gusl ettim. Sonra iki rekat namaz
kıldım. Bir daha günah işlememek üzere tam bir
tövbe yaptım. Her şeyden el çekip, Allah’a
döndüm. Nice seneler kıldığım o iki rekât namazın
arzusundayım. Bu yola girdikten sonra Zeyvertûn
köyünde oturdum. Beş vakit namazımı bu köyün
câmisinde kılıyordum. Bir gün nasıl olduysa, bir
vakit namazı cemâatle kılmayı kaçırmışım.
Câminin, âlim ve takvâ sâhibi bir imâmı vardı.
Bana; “Ben seni, ibâdet meydanının safını dolduran
erlerinden zannederdim. Meğer sen, saf dolduran er
değil, saf kıran imişsin.” dedi. Buna karşılık
imâma; “Zât-ı âliniz, hakkımda böyle
düşünüyorsunuz, fakat ben yaldızlı ve parlak bir
tuncum.” dedim. Böyle deyince, imâm efendi şu
beyti okuyarak cevap verdi:
“Kalbinin yönünü aşk pazarına çevir,
Demirin hâlis olması ateş iledir.”
Bu söz kalbime ziyâdesiyle tesir etti ve içime öyle
bir dert saldı, beni öyle bir aşka düşürdü ki bu aşk
ile kararsız kaldım. Bundan sonra Allah bana lütuf
ve kereminden kapılar açtı. Önceki dostlarımdan
birkaçı, bir gece yoluma çıktılar. Bana her biri bir
şeyler söyledi. Böylece benim kendilerine uymam
için çok uğraştılar. Onlara tâbi olmak isterken,
Allah’ın inâyeti ile bir âyet-i kerîmede bildirildiği
gibi, Allah’ın açtığı kapıyı kapatmaya ve kapamış
olduğu kapıyı açmaya kimsenin gücü yetmez
dedim. Bu söz, eski dostlarıma çok tesir etti. Onlar
da benim bulduğum yola girdiler. Benim bütün
gayretim, Allah’dan başka her şeyi bırakıp, Allah’ın
rızâsına kavuşmaktı. Allah’a sonsuz hamdü senâlar
olsun ki, bana inâyet-i Rabbânî, Allah’ın yardımı
erişti ve maksadıma kavuşturdu.”
Şâh-ı Nakşbend şöyle anlatmıştır: “Talebeliğimin
ilk günlerinde, büyük hocam Hâce Muhammed
Bâbâ Semmâsî’nin emrettiği şeylerin hepsini yerine
getirdim. Bunların faydalarını ve tesirlerini
kendimde gördüm. Hocam bana, Resûlullah
efendimizin ve Eshâb-ı kirâmın yolunda
bulunmamı söylemişti. Ben bu vasıyeti tuttum. Bu
hususta son derece dikkat ve gayret gösterdim.
Âlimlerin meclisine devâm edip, nasîhatlerini
dinledim. Âlimlerin eserlerini okuyup,
bildirilenlere göre amel ettim. Allah’ın ihsânıyla
bunların faydasını gördüm. Tasavvufta en faydalı
ve maksada çabuk kavuşturan şey, Allah’a cân-u
gönülden, kendinden geçerek duâ ve niyaz etmek,
yalvarmak ve Allah’ın rızâsını istemek, nefsi
ezmek, onu mağlub etmektir. İşte bizi bunun için
bu kapıdan içeri aldılar. Her ne bulduksa, bu
sebeble bulduk. Bu mekânda sarı yüz ve eski elbise
ararlar. Atlas ve ipeğin pazarı burası değildir. Bir
sâlik, hakîkat yolunda kendi nefsini Fir’avn’ın
nefsiyle mukâyese etmeli ve kendi nefsini onun
nefsinden yüz bin defâ daha aşağı görmeli. Eğer
böyle olmazsa, o sâlik, hakîkat yolunun ehli
olamaz. O yolda yokluk, nefsi temizlemek kolay
değildir. Fakat bu, yolda maksada ulaşmak için bir
ip ucudur. İşte ben de bunun için, nefsimi
varlıkların her tabakasına nisbet edip, bu yolda
yürüdüm. Nefsimi kâinâttaki her şey ile
karşılaştırdım. Hakîkatte her şeyi, her varlığı, her
mahlûku daha üstün ve daha hoş gördüm. O hâle
geldi ki, nefsim ile varlıklardan herhangi biri
arasında kıyâs yaparak düşündüm. Kendimi aşağı
ve âciz gördüm. Bu, benim içimdeki her türlü kir
ve pası temizledi. Kâinâtta ne varsa hepsinden
fayda gördüm. Fakat nefsimden hiçbir fayda
görmedim. Nefsimin önüne geçmemiş olsaydım,
onu terbiye etmeseydim ve kendi isteği ile başbaşa
bıraksaydım, beni bu kapıdan içeri almadıkları, bu
makama koymadıkları gibi, nefsimin daha bana
nice zararları dokunacaktı.”
Yine şöyle anlatmıştır: “Gençliğimde Allah’a
yalvarıp; “Yâ Rabbî! Bana yardımını ihsân et. Bu
yolun ağırlığını çekmeye kuvvet ver. Bu yolda ne
kadar riyâzet, nefsin isteklerini yapmamak ve
mücâhede, nefsin istemediği ne varsa yapayım.”
diye duâ ettim. Allah duâmı kabûl buyurup, bana
öyle bir kuvvet ve kudret ihsân etti ki bu yolun ne
kadar zahmet ve meşakkati varsa hepsine
katlandım. Ne yapmak lâzımsa Allah’a hamd olsun
yaptım. Şimdi ihtiyâr hâlimde, riyâzetten ve
nefsimle mücâdeleden kurtulmuş bulunuyorum…
Evliyâ-i kirâmın rûhlarına teveccüh ediyor,
hepsinin rûhâniyetlerinin eserini görüyordum.”
Şâh-ı Nakşbend Bahaüddin Buhârî öyle bir yıldız
olarak yetiştirildi ki irşâd semâsı onunla süslendi.
O, ucu bucağı olmayan bir ilim ve irfan denizi idi.
Her nerede cehâlet zulmeti varsa, onu üstün nurları
ile örttü, kapattı. Kimin gönlüne bir şüphe
düştüyse, özündeki çürütülmez belgelerle onu
giderdi. İnsanlara üstün şânını anlatan nice işâretler
gösterdi. Ölü kalbleri diriltti. Ruhlara kuvvet verip
canlandırdı. Pekçok kerâmetlerin sâhibi oldu.
İnsanları irşâd etmeye, doğru yolu göstermeye
başladığının haberi bütün fezâyı doldurdu.
Doğunun ve batının kalbi onunla sevince boğuldu.
Kisrâlar ve sultanlar onun karşısında edeple durdu,
ona merhabâya geldi. Çöldeki vahşi hayvanlar bile
yardım istemeye geldi. İşte onun ciltler dolusu
tutan kerâmetlerinden ve menkıbelerinden bir kaçı:
Bir defâsında Nesef’te büyük bir kuraklık oldu.
Sıcaktan toprak çatlayıp, mahsûller kurumaya
başladı. Halk, günlerce yağmur bekledi. Fakat bir
damla bile düşmedi. Nesef halkı, Bahaüddin
Buhârî’nin duâsını almak için aralarından birini
huzûruna gönderdiler. O da gelip durumu arz etti.
Nesef ahâlisi kuraklıktan dolayı mahzûn ve
kederlidir, dedi. Bunun üzerine, Bahaüddin Buhârî
buyurdu ki: “Üzülmesinler, Allah onlara yağmur
gönderecek.” Aradan kısa bir zaman geçti, Nesef’e
yağmur yağmaya başladı. Bir gün ve bir gece
devâm etti. Kuraklık kalkıp bolluk oldu.
Bir talebesi şöyle anlatmıştır: “Ben küçük yaşta
Cenânyan denilen yerden Buhârâ’ya geldim.
Âlimlerin derslerine devâm ettim. Sonra kalbime
Kâbe’yi ziyâret etme arzusu düştü. Mekke’ye gidip,
Kâbe’yi ziyâret etmek şerefine kavuştum.
Buhârâ’ya döndüm. Fakat nefsim çok azgındı.
Hattâ eşkıyâlık yapacak kadar kötü bir hâlde idi.
Ben bu hâlde iken, bir çekilme hâli hâsıl oldu. Bu
hâl, beni ister istemez, Bahaüddin Buhârî’nin
huzûruna sürükledi. Huzûruna varınca, beni yanına
yaklaştırdı. Sonra enseme öyle bir vurdu ki,
yediğim sillenin tesirinden neye uğradığımı
bilemedim. İstemeyerek bağırdım. Bahaüddin
Buhârî bu hâlime öfkelenip; “Sus!” dedi. Sonra da;
“Eğer sabredip o nârayı atmasaydın, bir sohbetle
işin tamâm olurdu.” buyurdu.”
Bahaüddin Buhârî’nin talebelerinden Şeyh Ömer
Taşkendî şöyle anlatmıştır: “Benim, Bahaüddin
Buhârî’ye muhabbetim ve talebe olmam şöyledir:
Önce Taşkend’de talebelerinden bir kısmını
tanımıştım. Onlar ile sohbet eder, hizmetlerinde
bulunurdum. Sohbet sırasında bana, Bahaüddin
Buhârî’nin fazîletini, hâllerini anlatırlardı. Böylece
görmediğim hâlde ona karşı içimde bir muhabbet
hâsıl oldu. Bir gün Taşkend’deki talebelerinden
birinin evine gittim. Hocasını hatırlıyor ve ona
râbıta ediyordu. Bir müddet oturduktan sonra
yemek getirdi. O anda Bahaüddin Buhârî gözüme
göründü ve kulağıma; “Senin Horasan’a gitmen
gerekir.” diye söyledi. Yemekten sonra Horasan’a
gitmek üzere yola çıktım. Horasan’a, oradan da
Beheâddîn Buhârî’nin yakın talebelerinden
Mevlânâ Celâleddîn’in bulunduğu yere gittim.
Evine varıp kapıda durdum, kendisi tarafından
çağrılmamı bekledim. Bir saat sonra evinden bir
cemâat çıktı. Beni çağırıp huzûruna kabûl ettiler
ve; “Sen geldiğin sırada, gelişinden haberim var
idi. Fakat seninle başbaşa görüşmek istedim. Onun
için beklettim.” dedi. Bundan sonra hâlimi ona
anlattım ve çok ağladım, yardımcı olmasını
istedim. Yemîn ederek dedi ki: “Bahaüddin Buhârî
sana kâfidir, teveccühüne kavuşursun.” Sonra onun
fazîletinden, menkıbelerinden bahsedip, huzûruna
kavuşmak için hemen yola çıkmamı söyledi.
Yolculukta başıma bâzı hâdiselerin geleceğini de
işâret etti. Derhâl Nesef tarafına doğru yola çıktım.
Oradan da Horasan’a hareket etmek üzere bir
gemiye bindim. Gemi bir müddet yol aldıktan
sonra sabah namazının vakti girdi. Gemide bir ezân
okudum. Hiç bir yolcu namaza kalkmadı. Bu
duruma üzülüp, onlara nasîhat ettim. Fakat bana
kızdılar. Bu durum karşısında bende öyle bir hâl
oldu ki, kendimi suya atmak istedim. Ayaklarımı
suya uzatıp gemiden ayrıldım, fakat batmadım.
Öyle bir hâl oldu ki, suyun üzerinde yürümeye
başladım. Gemidekiler bu hâlimi görünce ağlamaya
başladılar. “Biz yanlış bir iş yaptık, yaptığımıza
tövbe ettik. Gemiye gel, sen ne dersen onu
yapacağız.” dediler. Bunun üzerine tekrar bindim.
Sabah namazını, gemideki yolcular ile cemâat olup
kıldık. Bir müddet yolculuktan sonra Âmûre
kalesine vardık. Orada da acâib hâdiseler oldu.
Bahaüddin Buhârî’ye ilticâ edip, sığındım.
Şîrmüşter denilen bir dergâha vardım. Yola devâm
ederken bir kervana rastladım. Bana;
“Bu çöle dalma, çok büyük bir çöldür, yolunu
şaşırırsın. Burada dur, şâyet yola devâm edecek
olursan sağ tarafa yönel, sol tarafdan gidersen
sonunu bulamazsın ve helâk olursun.” dediler.
Kervan geçip gittikten sonra, kendi kendime; “Ben,
Bahaüddin Buharî’nin huzûruna gitmek üzere yola
çıkmış bulunuyorum. Ona tâbi olup, hak yola
gireceğim için bana tehlike gelmez.” dedim. Çöle
dalıp yürümeye başladım. Bir müddet yürüdükten
sonra aç olduğumu hatırladım. Kendi kendime bâzı
nefis yemekleri düşünerek; “Âh o yiyecekler olsa
da yesem!” dedim. Ben böyle düşünürken, o anda
önüme birdenbire bir sofra geldi, üzerinde
aklımdan geçen yemekler vardı. Bu durum
karşısında hâlim değişti. Ağlamaya başladım. “Ey
Allah’ım, senin rızânı arayan kimseye her ne lâzım
olursa ihsân ediyorsun. Ben de senin rızândan
başka bir şey aslâ taleb etmeyeceğim.” dedim. O
yemekleri yiyip, çölde yola devâm ettim. Yolda
karşıma bir ceylan sürüsü çıktı. Beni görünce sağa
sola kaçışmaya başladılar.”Eğer bu yoldaki arzum
ve isteğimde samîmî isem, ceylanlar benden
kaçmazlar” dedim. Böyle der demez, ceylanlar
yanıma toplanıp bana yüzlerini sürmeye başladılar.
Bu durum karşısında da hâlim değişti ve çok
ağladım. Bahaüddin Buhârî’ye karşı muhabbetim o
kadar arttı ki, huzûruna bir an evvel kavuşmak için
can atıyordum. Ehan denilen yere vardığımda, yine
Bahaüddin Buhârî’nin bereketi ile acâib hâllere
kavuştum. Oradan Serahs’a vardım. Kendi
kendime;
“Her yerde Allah’ın dostları, sevgili kulları bulunur.
Bu civarda da vardır. Onlardan müsâade almadıkça
bu şehre girmeyeyim.” dedim. Böyle düşünürken,
karşıma dîvâne hâlde bir kimse çıktı. Halk onu
görünce; “Divâne Dâvûd geliyor.” dediler. Benim
yanıma yaklaşınca, onu karşılayıp, selâmün
aleyküm diyerek selâm verdim. “Ve
aleykesselâm.” deyip selâmımı aldı. “Hoş geldin
Türkistanlı derviş!” dedi. Beni yanına yaklaştırıp
koynundan bir ekmek çıkardı. Ekmeği parçalayıp
yarısını bana verdi, ve;
“Ey derviş, bu ekmeğin yarısını sana verdiğim gibi,
bu mülkün yarısını da sana verdim!” dedi. Bu
hâdiseden sonra Serahs şehrine girdim. Çarşıya
girince, bir başka divâne gördüm. Çocuklar taşa
tutuyorlardı. “Bu divânenin adı nedir?” diye
sordum.”Câvadâr’dır. Bu beldenin
divânelerindendir.” dediler. Kendi kendime;
“Bundan da izin alayım.” dedim. Bir tarafdan da
çocuklar onu taşa tutuyorlardı. Bana bakıp; “Ey
Türkistanlı derviş, söz divâne Dâvûd’un söylediği
gibidir!” diyerek ilk karşılaştığım kimse ile
görüşüp kavuştuğumuz şeylere işâret etti. Bundan
sonra bende güzel bir hâl, cem’iyyet hâsıl oldu.
Yemek arzu ettim ve;
“Her hâlde bu şehirde Bahaüddin Buhârî’nin
sevenlerinden bir kimse bulunur ve ilk lokmayı
onun elinden yerim.” dedim. Bu sırada yanıma biri
gelip; “Ben Bahaüddin Buhârî’nin
hizmetçilerindenim. Evime buyur.” dedi. Beni
evine götürdü. Üç çeşit yemek getirdi. Sonra bana;
“Bahaüddin Buhârî Behrâb denilen yere gitmişler,
oradan burayı teşrif edecekler. Burayı teşrif
edinceye kadar sen bizde kalacaksın, senin yerin
burasıdır.” dedi. Birkaç gün sonra Bahaüddin
Buhârî’nin orayı teşrif etmek üzere oldukları
haberini aldık. Karşılamak üzere derhâl dışarı
çıktık. Bahaüddin Buhârî bir merkeb üzerinde ve
etrâfında talebeleri olduğu hâlde teşrif ettiler. Bir
mezarlığa yöneldiler. Ziyâretinde o kadar insan
toplanmıştı ki, kalabalıktan yanlarına yaklaşmak
mümkün olmadı. Kendi kendime;
“Çok uzaklardan geldim. Çok zahmetlere
katlandım. Acabâ bana neden hiç iltifât etmediler?
Artık ben kendi başıma kaldım.” diye düşündüm.
Bu düşünceler hatırımdan geçtiği sırada,
Bahaüddin Buhârî merkebden indiler ve yanına
yaklaşmamı istediler. Bana;
“Hoş geldin ey Taşkendli Derviş Ömer, yanlış
anlama, daha sen buraya geldiğin saatte haberdâr
oldum. Şimdi şu gördüğün kalabalık ile bir müddet
meşgûlüm.” buyurdu. Sonra eve gittiler ve
kalabalık da dağıldı. Beni huzûruna kabûl edip;
“Başından geçen hâdiselerin hepsini bilmekteyiz.
Gemide iken denize inince sana biz yardım ettik.
Çölde önüne sofra bizim tasarrufumuzla geldi.
Ceylanların sana yaklaşması ve iki divâne ile
karşılaşman ve vukû bulan diğer hâdiseler hep
bizim teveccühümüz ile oldu.” buyurdu. Bu sohbeti
sırasında bana öyle teveccüh ve tasarrufda
bulundular ki, bambaşka bir hâle girip, çok
ağladım. “Niçin ağlıyorsun?” diye sordu. Ben de;
“Şimdiye kadar geçen ömrü zâyi etmişim.” dedim.
“Öyle söyleme; yalnız bundan evvel bunu bilmiş
olsaydım diyebilirsin. Şu andaki müşâheden ve
teslimiyetin ondan daha büyüktür.” buyurdu.
Sonra; “Şimdi sen, bulunduğun hâli mi, yoksa
geçen hâlini mi istersin?” diye sordu. Ben de; “Bu
hâlimi isterim.” dedim. “Bu iş tâbi olmadan
olmaz.” buyurdu. “Ne işâret buyurursanız, ne
emrederseniz yerine getiririm. dedim. Ben böyle
deyince; “Huyunuz mübârek olsun!” buyurdu.”
Talebelerinden Emîr Hüseyin de şöyle anlatmıştır:
“Benim evim Kasr-ı Ârifân’da idi. Yirmi yaşına
kadar çiftçilik ile uğraştım. Namazdan ve niyâzdan
uzak idim. Yiyip içip yatmaktan başka işim yoktu.
Tam gençlik cehâleti içinde idim. Bahaüddin
Buhârî câmiye giderken, gelip geçtikçe beni görüp
tebessüm ederdi. Nihâyet bir gece rüyâmda
Bahaüddin Buhâri’yi gördüm. Mübârek elinde bir
ayna vardı. Aynayı bana verdi. Aynaya baktım,
kendimi gördüm. Uyanınca, beni bambaşka hâller
kaplamıştı. Âniden Bahaüddin Buhârî evime geldi.
Bana dedi ki; “Aynayı sana kim verdi?” “Siz
verdiniz efendim.” dedim. “Niçin namaz kılıp,
Kur’ân-ı kerîm okumazsın?” buyurdu. “Kur’ân-ı
kerîm okumayı bilmiyorum.” dedim. “Ben sana
namazı ve Kur’ân-ı kerîmi öğretirim.” buyurdu.
Bundan sonra beni yetiştirip, terbiye etti. Pekçok
ihsâna ve nîmete gark etti.”
Nakledilir ki, Şeyh Şâdî adında bir zât, Kasr-ı
Ârifân’a gelip, Bahaüddin Buhârî’nin huzûruna
girerek, ziyâretlerine gelmekte kusûr ettiğini
söyleyip affetmelerini istedi. Bahaüddin Buhârî
ona şaka yaparak; “Bedâva özür kabûl edilmez.”
buyurdu. Gelen zât; “Bir öküzüm vardır, onu size
vereyim.” dedi. “Onu kabûl etmeyiz, köyünde uzun
zamandan beri biriktirip, duvar arasında bir kap
içinde gizlediğin kırk altının var, onları getirirsen
kabûl edilir.” buyurdu. Şeyh Şâdî; “Sakladığım
altınları başka kimse bilmiyordu. Nasıl bildiler?”
diye hayretler içinde kaldı, sonra köyüne gidip
altınlarını getirdi. Bahaüddin Buhârî’nin önüne
koydu. Bahaüddin Buhârî altınları sayıp, içinden
bir tânesini ayırdı. Diğerlerini o zâtâ geri verdi.
“Bunlarla öküz satın alıp çiftçilik yap, kaldırdığın
mahsûlü Allah’ın kullarına dağıt.” buyurdu. Sonra
ayırdığı bir altını göstererek; “Bu altın haramdır.”
buyurdu. Daha sonra o zâta; “Hâce’nin ayırdığı o
bir altını nereden almıştın?” dediler. Bahaüddin
Buhârî’yi tanıyıp, ona talebe olmadan önce bir
kumarda kazanmıştım, dedi.
Bahaüddin Buhârî , talebelerinden birini, bir işi için
bir yere göndermişti. Talebesi işi görüp dönerken,
yolda havanın çok sıcak olması sebebiyle,
dinlenmek için bir ağacın gölgesine oturdu.
Dinlenirken uykusu gelip, uyuya kaldı. Uyur
uyumaz rüyâsında hocası Bahaüddin Buhârî’yi
gördü.Elinde bir asâ ile yanına yaklaşıp; “Uyan,
kalk burası uyuyacak yer değildir.” dedi. Bunun
üzerine hemen uyanıp gözlerini açtı ve ayağa
kalktı. Birden, iki kurdun kendisine doğru
yaklaştığını ve hücûm etmek üzere olduklarını
gördü. Hemen oradan uzaklaşıp yoluna devâm etti.
Kasr-ı Ârifân’a varınca, Bahaüddin Buhârî’nin yola
çıkmış, kendisini karşılamakta olduğunu gördü.
Yanına yaklaşınca; “Hiç öyle korkulu ve tehlikeli
yerlerde istirahat edilir mi?” buyurdu.
Bahaüddin Buhârî bir gün bir yere gitmekte iken,
yolları bir akarsuya rastladı. Yanında bulunan
talebelerinden Emîr Hüseyin’e; “Kendini bu suya
at.” buyurdu. Daha böyle derdemez, Emîr Hüseyin
hiç tereddüt etmeden kendini akan suya attı ve
suyun içinde kayboldu. Aradan bir müddet geçti.
“Ey Emîr Hüseyin, çık gel!” buyurdu. Emîr
Hüseyin derhâl sudan dışarı çıktı. Elbisesinde en
ufak bir ıslaklık yoktu. Bahaüddin Buhârî ona; “Ey
Emîr Hüseyin, kendini suya atınca ne gördün?”
diye sordu. Emîr Hüseyin dedi ki: “Emriniz üzerine
kendimi size fedâ ederek suya atınca, bende öyle
bir hâl hâsıl oldu ki, kendimi birden bire gâyet
güzel döşenmiş bir odada buldum. Bu odanın hiç
kapısı yoktu. Kapı aradım, orada zâtı âlinizi
gördüm. Bana bir kapı gösterdiniz. İşte bu kapıdan
çık buyurdunuz. Eliniz ile kapıyı açtınız, ben de
kapıdan çıktım. İşte huzûrunuza geldim.” dedi.
Bahaüddin Buhârî’ye bir gün hediye olarak bir
mikdâr balık getirilmişti. Balığın getirildiği sırada,
o mecliste hazır bulunan talebeleri ile berâber
balığı yemek arzu ettiler. Bunun üzerine balık
hazırlanıp, sofra kuruldu. Talebeler, Bahaüddin
Buhârî ile birlikte sofraya oturdular. İçlerinden biri,
gelip sofraya oturmadı. Bahaüddin Buhârî ona;
“Niçin gelip oturmuyorsun?” dedi. O da oruçluyum
diyerek, nâfile oruç tuttuğunu bildirdi. Ona; “Gel
bize uy!” dedi. Fakat gelmedi. Tekrar; “Gel bize
uy! Sana Ramazan günlerinden bir günde tutulan
oruç sevâbı kadar hediye edeyim.” dedi. Fakat o
kimse söz tutmayıp, inadında ısrâr etti. Bunun
üzerine talebelerine; “Bu adam, Allah’dan uzaktır.
Siz onu terkediniz.” buyurdu. O oruçlu kimse, son
derece zâhid bir kimse idi. Fakat Bahaüddin
Buhârî’nin sözüne peki demeyip, muhâlefet
göstermesi sebebiyle, zâhidliğini kaybetti, ne
namaz, ne niyaz kaldı. Tamâmen dünyâya tapmaya
başladı ve felâkete düştü.
Bahaüddin Buhârî , Buhârâ’nın bir köyüne gitmişti.
Şeyh Hüsrev adında bir zâtın evinde misâfir oldu.
O akşam Şeyh Hüsrev, o köyde bulunan bütün
âlimleri ve ileri gelenleri evine dâvet etti. Hep
birlikte yemek yediler. Yemekten sonra Bahaüddin
Buhârî , ev sâhibi Şeyh Hüsrev’e; “Git kapıya bak
kim var?” buyurdu. Gidip baktı ki, köy halkından
Yûsuf adında biri, bir kap içinde armut getirmiş
kapıda bekliyordu. İçeri girmesine müsâade edildi.
O da içeri girip, elindeki armut dolu kabı
Bahaüddin Buhârî’nin önüne koydu. Bahaüddin
Buhârî; “Bu armutları nereden aldın?” dedi, o da
aldığı yeri söyledi. Bahaüddin Buhârî bir müddet
susup, sonra ev sâhibine; “Bu armutları büyük bir
kaba boşalt gel.” dedi. Ev sâhibi armutları büyük
bir kaba boşaltıp ortaya koydu. Bahaüddin Buhârî,
armutlardan birini alıp getiren kimseye verdi.
Sonra diğer armutların orada bulunanlara
dağıtılmasını emretti. Dağıtıldıktan sonra;
“Hiç kimse kendine verilen armudu yemesin,
beklesin.” buyurdu. Sonra armutları getiren Yûsuf
adlı köylüye dönüp;
“Armutları getirmekteki maksadın nedir bilir
misin?” dedi. Getiren kimse; “Efendim, bana
köyümüze keşf ve kerâmet sâhibi bir zât geldi
dediler. Ben de sizi görmekle şereflenmek için, bu
armutları satın alıp, size hediye getirdim. Fakat
küstahlık edip, armutların içinden birine bir işâret
koydum ve en alta yerleştirdim. Eğer o zât evliyâ
ise, bu armudu bulup bana verir diye düşündüm.”
dedi. “Öyleyse elindeki armuda bak, o işâret
koyduğun armut mu?” buyurdu. “Evet efendim. O
armuttur.” dedi. Bundan sonra Bahaüddin Buhârî
buyurdu ki:
“Allah’ın evliyâ bir kulunu, bir kimsenin denemesi
uygun değildir. Fakat işâretlediğin armudu bulup
sana vermeseydik, sen bizden uzak kalır ve çok
zarar görürdün. Resûlullah efendimizin bildirdiği
yolda bulunan kimseyi imtihâna hâcet yoktur.”
Armutları getiren kimse, yaptığı işten çok pişmân
olup, Bahaüddin Buhârî’den af ve özür diledi.
Talebelerinden biri şöyle anlatmıştır:
“Semerkand’da oturuyordum. Bahaüddin
Buhârî’nin keşf ve kerâmet sâhibi büyük bir zât
olduğunu duyunca, ona karşı muhabbetim iyice
arttı. Sabrım kalmadı ve sohbetine kavuşmak için
Buhârâ’ya gitmeye karar verdim. Yola çıkarken
annem hırkamın bir yerine harçlık olarak dört altın
dikti. Buhârâ’ya varınca, Bahaüddin Buhârî’nin
sohbetine katıldım. Sohbeti sırasında beni öyle bir
hâl kapladı ki, sabrım kalmadı. Orada
bulunanlardan birine, Bahaüddin Buhâri’ye beni
talebeliğe kabûl etmesini söylemesi için ricâ ettim.
Durumumu arz edince, bana çok iltifât edip, kabûl
ederiz, fakat senden altın alırız buyurdu. “Ben
fakirim, altınım yoktur.” dedim. Talebelerine
dönüp; “Bunun hırkası içinde dört altını var, yok
diyor.” dedi. Bahaüddin Buhârî bunu söyleyince,
hayretler içinde kaldım. Hemen hırkamı söküp,
içindeki dört altını çıkarıp önlerine koydum. O
mecliste bir çocuk vardı. Talebelerinden birine; “Al
şu altınları bu çocuğa ver.” buyurdu. O talebe alıp
çocuğa verdi. Fakat çocuk almadı. Çok ısrar
etmelerine rağmen kabûl etmedi. Tekrar bana
verdiler. Çok utanıp mahcub oldum. Bu hâdiseden
sonra, Bahaüddin Buhârî , talebeleri ile birlikte
başka bir köye gitmek üzere yola çıktı. Ben de
onlara katıldım. O köyde büyük bir sohbet meclisi
kuruldu. Bir ara talebeleri, beni de talebeliğe kabûl
etmesini arzettiler. Bu sefer yanımdaki altınları, o
mecliste bulunan başka bir çocuğa vermemi
söylediler. Verdim fakat, o da almadı. O kadar
mahcub oldum ki, utancımdan yerin dibine
girecektim. Talebeleri, beni talebeliğe kabûl
buyurmaları için bir daha arz ettiler. O zaman
buyurdu ki:
“Hasislik, cimrilik, herkes için sevimsiz ve iğrenç
bir sıfattır. Bilhassa Hak yolunda ilerlemek isteyen
bir kimsenin hasislik etmesi çok kötü bir iştir.”
Bundan sonra beni de talebeliğe kabûl etti. Beni
irşâd ederek, dünyâ sevgisini kalbimden çıkardı.
Hamdolsun tevekkül sıfatı böylece kalbime
yerleşti.
Bahaüddin Buhârî’nin talebelerinden biri, bir yere
gitmek istediği zaman kerâmetiyle havada uçarak
gider, gideceği yere hemen varırdı. Diğer talebeleri
onu bir iş için Kasr-ı Ârifân’dan Buhârâ’ya
gönderdiler. Bu talebe uçarak giderken, Bahaüddin
Buhârî onun üzerinden tasarrufunu çekti. Talebe
uçamaz oldu. Bu hâdise üzerine Bahaüddin Buhârî
, “Allah bana talebelerimin gizli açık bütün
hâllerini bilmek ve onlar üzerinde tasarruf etme
kudreti verdi. Arzu edersem, Allah’ın izniyle
talebelerime çeşitli hâller veririm ve yine ellerinden
hâllerini alırım. Onları kâbiliyetlerine göre terbiye
ederim. Çünkü yetiştirici ve terbiye edici,
yetiştirmek istediği kimseye yarayan ve en çok
faydası olan şeyi yapar.” buyurdu.
Yine talebesi Emîr Hüseyin şöyle anlatmıştır: ”
Bir gün hocam beni bir iş için Kasr-ı Ârifân’dan
Buhârâ’ya göndermişti. Bu gece Buhârâ’da kal,
sabaha doğru geri dönersin dedi. Ben hemen yola
çıktım. Yolda nefsimle mücâdele edip; “Ey nefsim!
Acabâ sen bir gün ıslâh olacak mısın ve ben senin
elinden kurtulur muyum?” diyordum. Nefsimi
böyle azarlarken, karşıma nûr yüzlü bir zât çıktı.
Bana;
“Sen bu yolda ne mihnet, ne meşakkat çektin ki,
nefsini ayıplıyorsun? Bu yolda gelip geçen
büyükler öyle mihnet ve meşakkat çekmişlerdir ki,
senin bir zerresini bile çekmeğe tahammülün
yoktur.” dedi. Sonra vefât etmiş olan büyüklerin
isimlerini ve çektikleri meşakkatleri bir bir anlatıp,
târif etti. Ben kusurlarımı kabûl edip, özür diledim.
Bundan sonra karşı çıkan o zât, bana dağarcığından
bir mikdar hamur çıkarıp verdi. “Bu hamuru
Buhârâ’da pişirip, yersin.” dedi. Hamuru alıp
yoluma devâm ettim. Buhârâ’ya varınca, hamuru
fırıncıya verdim. Fırıncı hamuru görünce hayret
edip;
“Şimdiye kadar böyle hamur görmedim.” dedi.
Bana kim olduğumu ve hamuru kimin verdiğini
sordu. Ben de Bahaüddin’nin talebesi olduğumu
söyledim. Fırıncı hürmetle hamuru pişirip bana
verdi. Bir parça koparıp ona verdim. Sonra
hocamın emir buyurduğu işi bitirip, o gece
Buhârâ’nın Gülâbâd mahallesindeki mescidde
akşam ve yatsı namazını kıldıktan sonra, kıbleye
karşı oturdum. Bu sırada canım elma istedi. O anda
mescidin penceresinden birkaç elma attılar.
Elmaları alıp ekmekle yedim. Gece yarısına kadar
o mescidde kaldım. Sonra kalkıp yola çıktım.
Sabaha doğru Kasr-ı Ârifân’a vardım. Sabah
namazını hocam Bahaüddin Buhârî ile kıldım.
Hocam bana; “Sana hamuru veren kimdi bildin
mi?” diye sordu. Bilemediğimi arz ettim. “O, Hızır
aleyhisselâm idi.” buyurdu. Sonra mescidin
penceresinden bana atılan elmalardan bahsetti. “O
fırıncıya ne büyük saâdet ki, senin verdiğin hamuru
pişirdi ve ondan yemek nasîb oldu.” buyurdu.
Bahaüddin Buhârî, Peygamber efendimizin
sünnetine tam uyar. O’nun yaptığı şeyleri yapmağa
çok gayret ederdi. Resûlullah efendimizin işlediği
her sünneti işlerdi. Bir defâsında Peygamberimiz
Eshâb-ı kirâm ile ekmek pişirmişlerdi. Şöyle ki,
Eshâb-ı kirâmdan bir grup, her biri bir parça
hamuru alıp tandıra koymuştu. Peygamber
efendimiz de mübârek eline bir parça hamur alıp
tandıra koydular. Bir müddet sonra baktılar ki,
Eshâb-ı kirâmın koyduğu hamurlar pişmiş, fakat
Peygamber efendimizin koyduğu hamur pişmemiş,
olduğu gibi duruyordu. Ateş, Peygamber
efendimizin mübârek elinin dokunduğu hamura
tesir etmedi. Bahaüddin Buhârî , Resûlullah’a
uymak için, talebeleriyle aynı şekilde ekmek
pişirdiler. Talebelerinin koyduğu hamurlar pişti.
Fakat Bahaüddin Buhârî’nin koyduğu hamur aynen
kaldı. Onun da mübârek elinin dokunduğu hamura
ateş tesir etmedi. Resûlullah efendimize uymaktaki
derecesi bu kadar çok idi. İmâm-ı Rabbânî bu
hususta; “Her hususta tâbi olana, tâbi olunanın
kemâlâtından büyük pay vardır.” buyurdular.
Mevlânâ Abdullah-ı Hâcendî, Şâh-ı Nakşbend
Bahaüddin Buhârî’ye talebe olmasını şöyle anlatır:
“Bir ara içime öyle bir ateş düştü ki, yerimde
duramıyordum. Bana yol gösterecek âlim bir zâta
talebe olabilmenin istek ve arzusuyla yanıyordum.
İçimdeki arzu dayanılmaz duruma gelince,
bulunduğum Hâcend’den ayrıldım ve Tirmiz’e
kadar hep bunu düşündüm. Oradan Ârif-i Kebîr
Muhammed bin Ali Hakîm-i Tirmizî’nin kabrini
ziyârete gittim. Sonra Ceyhun Nehri kenarında
bulunan mescide geldim. Orada namazı kıldıktan
sonra, bir ara uyuya kalmışım. Rüyâda heybetli iki
zât gördüm. Onlardan biri bana:
“Ben Muhammed bin Ali Hakîm-i Tirmizî’yim,
yanımdaki de Hızır aleyhisselâmdır. Sen hoca
aramak için şimdilik zahmet çekme. Çünkü hem
kimseyi bulamazsın, hem de istifâde edemezsin.
On iki sene sonra Buhârâ’ya gidip orada bulunan ve
zamânın kutbu olan Bahaüddin Buhârî’ye talebe
olur, ondan istifâde edersin.” buyurdu. Bunun
üzerine Tirmiz’den Hâcend’e geri döndüm. Aradan
epey bir zaman geçtikten sonra, bir gün çarşıda iki
Türk gördüm. Gayr-i ihtiyârî peşlerinden gittim.
Bir mescide girdiler. Namazdan sonra, aralarında
bir hocaya bağlanmanın kıymeti ile ilgili hususlar
konuşuyorlardı. Onlar böyle konuşurlarken, onlara
karşı olan ilgim arttı. Hemen acele ile dışarı çıkıp,
çarşıdan bir şeyler alıp yanlarına geldim. Beni
yanlarında görünce, biri; “Bu, iyi bir insana benzer,
bizim hocamızın oğlu İshak’a talebe olabilir.” dedi.
Bu durum karşısında çok merak ettim ve o zâtın
kim olduğunu sordum. Hâcend’e bağlı bir köyde
olduğunu bildirdiler. Bunun üzerine o köye gittim,
zâtı buldum. Fakat bana hiç yakınlık göstermedi ve
iltifât etmedi. Bu hocanın her hâliyle temizliği
yüzünden belli olan bir de oğlu vardı. Bu durum
karşısında, bu temiz yüzlü çocuk, babasına dedi ki:
“Babacığım, bu zât, sana talebe olmak ümidiyle
buraya gelmiş, sen ise ona hiç yakınlık
göstermiyorsun. Neden ilgilenmiyorsun, sebep
nedir?” Bunun üzerine ağladı ve; “Ey evlâdım, bu,
Şâh-ı Nakşbend Bahaüddin Buhârî’nin
talebelerindendir. Bizim onun üzerinde hiç bir
hükmümüz yoktur.” dedi. Bunun üzerine ben tekrar
Hâcend’e, memleketime döndüm ve hocamla ilgili
bir işâretin çıkmasını bekledim.
Aradan bir zaman geçtikten sonra kalbim, beni
Buhârâ’ya gitmeğe zorladı. O isteği bir an dahi
tehir etmeye kâdir değildim. Hemen kalkıp
Buhârâ’ya doğru yola çıktım. Bir zaman sonra
Buhârâ’ya vardım ve Bahaüddin Buhârî’nin yerini
öğrenip yanına gittim. Ne zaman ki huzûr-i şerîfleri
ile şereflendim, bana buyurdu ki: “Yâ Abdullah-i
Hâcendî, senin daha üç günün vardır. Yâni sana
bildirilen on iki senenin tamam olmasına daha üç
günün vardır. Bunu unuttun mu?” Bunları duyunca,
âdetâ kendimden geçtim. Sohbetinin muhabbeti
benim kalbimin ufuklarına yerleşti. Artık hep
onlara olan bağlılık ateşi ile yanıyordum. Bir
müddet sonra himmet istedim. Bahaüddin Buhârî;
“Himmetin zamânı var.” buyurdu. Bunun üzerine
bir müddet daha sohbete devâm ettim.
Büyük âlimlerden birisi anlatır: Gençlik
zamânında, Hâce Bahaüddin Buhârî’yi çok
severdim. Himmetleri ile bende şaşılacak hâller
meydana geldi. Bana dâimâ; “Beni hâtırından
çıkarma!” derdi. Ben de dâimâ onları düşünür,
hatırlardım. Bu hâl üzere iken babam hacca gitti.
Beni de berâberinde götürdü. Giderken Hirat’a
uğradık. Hirat şehrini seyrederken, Hâce
hazretlerini unuttum, bağlılık hâtırımdan çıktı. O
anda bendeki hâller gitti. Sonra İsfehan’a gittim.
Orada bir büyük âlim var idi. Bütün İsfehanlılar
ondan himmet ve duâ isterlerdi. O zâttan çok
kerâmetler meydana gelmişti. Babam beni alıp, o
zâtın huzûruna getirdi ve benim için ondan himmet
istedi. Fakat ben Hâce’den çok korktuğumdan, o
zâtın huzûrundan dışarı çıktım. Sonra hacca gittik.
Beytullah’ı ziyâret ettik. Dönüşte Hâce’nin ziyâreti
ile şereflendiğim zaman, onu unuttuğum için çok
çekiniyordum. Korktuğumu anlayıp; “Korkma, biz
kusûru affederiz. Sen benim oğlumsun. Benim
oğullarıma kimsenin tasarruf etmeye haddi
yoktur.” buyurup latîfe yollu; “Hirata gidince niçin
beni unuttun?” deyip; “Unutmak katiyyen dostluğa
sığmaz.” mısrâını okudular.”
Bahaüddin Buhârî, Tûs şehrine gidip, birkaç gün
kaldı. Bir gün talebe ve ahbâbıyla Şeyh Mâşuk-ı
Tûsî’nin kabrini ziyârete gittiler. Mezarın yanına
gelince: “Esselâmü aleyke, yâ Mâşuk-ı Tûsî,
nasılsın, iyimisin? buyurdu. Kabirden; “Ve
aleykesselâm. İyiyim, çok rahatım.” diyen bir ses
geldi. Yanındakilerin hepsi, bu cevâbı duydular.
Orada bulunanlardan biri, Bahaüddin Buhârî’nin
büyüklüğüne inanmazdı. Bu kerâmeti görünce,
tövbe etti. Bundan sonra talebelerinden ve
sevdiklerinden oldu.
Hâce Bahaüddin Buhârî’ye, talebelerinden biri bir
mikdar elma hediye getirdi. O elmaları hazır
bulunanlara bölüştürdü ve buyurdu ki: “Bir saate
kadar, kimse kendi elmasını yemesin. Çünkü bu
elmalar, şimdi tesbih ediyorlar.” Hâce’nin mübârek
ağzından bu söz çıkar çıkmaz, elmalardan tesbîh
sesleri gelmeye başladı.
Mevlânâ Necmeddîn anlattı: “Birgün Hâce
hazretleriyle Buhârâ’nın etrâfında bir sahrâda
giderken, iki ceylânın gezdiğini gördük. Hâce bana
hitâben; “Hak’ın kulları yanına, bu ceylânlar gibi
vahşî hayvanlar gelir. Sen de bunların yanına
gelmesini dile.” buyurdu. Ben; “Benim ne haddime,
sizin huzûrunuzda kerâmet dileyeyim.” dedim.
Hâce buyurdu ki: “Sen onlara teveccüh eyle. Onlar
senin yanına gelirler.” Ben de onlara doğru iki
adım gittim. O ceylanlar, koşarak yanıma gelip
durdular. Hâce buyurdu ki: “Hangisini tutarsan
tut!” Ben hangisini tutmak istedimse, diğeri beni
tut diye geldi ve onu tutayım dedim. Diğeri geldi.
Ben hayretler içerisinde kalıp, birini tutamadım. O
esnâda Hâce bir ceylanın sırtına mübârek elini
koyup; “Sana lüzum kalmadı, ben tuttum.”
buyurdular. Sonra o ceylanları orada bırakıp gittik.
Onlar ise arkamızdan bakıp durdular.”
Talebesinden biri şöyle anlatmıştır: Kasr-ı
Ârifân’da bir bostan ektim. Sulama vakti geldi.
Fakat sular kesildiğinden, bostanı sulayamadım.
Hâce o günlerde bostanıma geldi ve buyurdu ki:
“Bostanın sulama zamânı geldi.” Ben de; “Sulama
vakti geldi ama, sular kesildi.” dedim. Hâce
buyurdu ki: “Yer ve gökleri yaratan, sana su
vermeğe kâdirdir. Sen su yollarını aç.” Acele ile su
yollarını açtım. O gece sabah oluncaya kadar suyu
bekledim. Sabah vaktinde su geldi. Bostanı
suladım. Hattâ bir mikdâr soğan ve sarımsak var
idi. Onları da suladım. Sonra su kesildi. Dağlara
yağmur mu yağdı diye düşündüm. Gittim, ırmak
tarafına su akıyor mu diye baktım. Aslâ sudan bir
iz göremedim. Acabâ bu su nereden geldi, diye
şaştım kaldım. Sonra Hâce’nin ziyâretine gittim.
“Bostanı suladın mı?” buyurunca; “Evet, suladım.”
dedim. “Su kesildikten sonra ne yaptın?” buyurdu.
“Irmağa gittim ve hiç su görmedim. Şaştım kaldım.
Suyun nereden geldiğini anlayamadım.” dedim.
Hâce , “Bunu sen gördün, kimseye söyleme.”
buyurdu.
Talebesinden biri şöyle anlatmıştır: “Hâce bir gün
bu fakirin hânesini şereflendirdi. Çok sevindim.
Pazardan bir çuval un aldım, geldim. Bahaüddin
Buhârî unu görünce; “Bu unu, çoluk çocuğun ile
pişirip yiyin ve bunun sırrını kimseye
söylemeyin.” buyurdu. Hâce o zaman evimde iki
ay misâfir oldu. Talebelerinden bir kısmı da onun
yanında idi. Çoluk çocuk ve diğer ahbâblarım,
hepimiz, hattâ Hâce gittikten sonra, o undan çok
zaman yedik. Un hâlâ ilk aldığımız gibi duruyordu.
Aslâ eksilmedi.
Sonra Hâce’nin mübârek sözünü unutup, o sırrı
çoluk çocuğuma anlattım. Bunun üzerine o undan
bereket kesilip, un tükendi.”
Bahaüddin Buhârî , birgün İshâk isminde bir
talebesinin evine teşrif etmişlerdi. Orada bulunan
talebeler, yemek pişirmek için tandıra çok odun
koyup, ateş yakmışlardı. Her biri bir işle meşgûl
oldukları sırada, tandırın ateşi alevlenip, tandırdan
dışarı çıktı. Bunun üzerine hazret-i Hâce mübârek
ellerini tandıra sokunca, Allah’ın inâyeti ve yardımı
ile tandırın ateşi sâkin oldu. Mübârek ellerini
tandırdan çıkardığı zaman, ne elbisesine bir şey
olmuş, ne de ellerinden bir tüy yanmış idi.
Derviş Muhammed Zâhid şöyle anlatmıştır: “İlk
zamanlarımda, Hâce ile bir gün sahrâda
gidiyorduk. Bahar günlerinden bir gün idi. Canım
karpuz yemek istedi. Hâce hazretlerinden bir
karpuz istedim. Bunun üzerine bana; “Muhammed,
çay kenarına git!” buyurdu. Ben de, o sahrâda akan
bir çayın kenarına gittim. Suyun üzerinde, Baba
Şeyh karpuzu denilen sulu karpuzları gördüm. Su
üzerinde yüzen karpuzlardan biri, kenara yanaşıp
durdu. Aldım, henüz bostandan kopmuş gibi
olduğunu gördüm. Hâce’nin huzûruna bıraktım.
“Bu karpuzu kes de yiyelim.” buyurunca kestim.
Hâce ile yedik. Bu büyük kerâmeti hazret-i
Hâce’den gördüğümde, onun, vilâyet ve tasarrufun
en yüksek derecesinde olduğuna îtikâdım arttı. Bu
yüzden de çok şeylere kavuştum.”
Hâce’nin talebelerinden birisi şöyle anlatmıştır:
“Bir gün Hâce’nin sohbetlerine kavuşma arzusu
içime doğdu. O arzu ile Taşkend vilâyetinden
Buhârâ’ya hareket ettim. Hanımım bir mikdâr altın
getirip bana verdi ve; “Bu altınları Hâce
hazretlerine ver!” dedi. Niçin gönderiyor diye
merak edip sordum, fakat söylemedi. Hazret-i
Hâce’nin sohbeti ile şereflendiğim zaman, o
altınları önüne koydum. Görünce, tebessüm ederek
buyurdu ki: “Bu altınlardan çocuk kokusu geliyor.
Ümid ederim ki, cenâb-ı Hak sana bir çocuk
verecektir.” Hâce’nin bereket ve himmetlerinden
Hak sübhânehu ve teâlâ bana bir sâlih oğul ihsân
etti.”
Talebelerinden biri anlatır: “Merv’de, Bahaüddin
Buhârî’nin huzûrunda idim. Buhârâ’daki ehlimi,
akrâbamı görmeyi çok arzûladım. Kardeşim
Şemsüddîn’in vefât haberi geldi. Hazret-i Hâce’den
izin istemeğe cesâret edemedim. Yakınlarından
olan Emîr Hüseyin’e, bana izin almasını ricâ ettim.
Cumâ namazını kılıp mescidden çıkınca, Emîr
Hüseyin, kardeşimin ölüm haberini hazret-i
Hâce’ye arz etti. “Bu nasıl haberdir! Onun kardeşi
sağdır. Onun kokusunu alıyorum, hem de pek
yakından.” buyurdu. Sözleri biter bitmez, kardeşim
Buhârâ’dan çıkageldi. Bahaüddin Buhârî’ye selâm
verdi. Bunun üzerine hocam; “Ey Emîr Hüseyin!
İşte Şemsüddîn.” buyurdu.
Dâmâdı ve yüksek talebelerinden Alaeddîn-i Attâr
anlattı. Hazret-i Hâce Buhârâ’da idi. Eshâbının ileri
gelenlerinden Mevlânâ Ârif, Harezm’de idi. Bir gün
eshâbı ile, görme sıfatı üzerinde konuşuyordu. Söz
arasında; “Mevlânâ Ârif, şu anda Harezm’den
Serâ’ya doğru yola çıktı ve filân yere ulaştı.”
buyurdu. Bir müddet sonra; “Kalbime geldi ki,
Mevlânâ Ârif, Serâ’ya gitmekten vaz geçti. Şu anda
Harezm istikâmetine doğru geri döndü.” buyurdu.
Talebeleri, bu konuşmanın olduğu gün, saat ve
târihi bir yere yazdılar.
Bir zaman sonra, Mevlânâ Ârif, Harezm’den
Buhârâ’ya geldi. Bahaüddin Buhârî’nin
buyurduklarını ona anlattılar. “Tam buyurduğu gibi
olmuştur.” dedi. Talebeleri hayretler içinde kaldı.
Talebelerinden biri anlatır: “Hazret-i Hâce’nin
sohbeti ile şereflendiğimde, talebelerinin
büyüklerinden olan Şeyh Şâdî, bana çok nasîhat etti
ve edebden bahsetti. Bana emrettiklerinden biri;
hazret-i Hâce’nin bulunduğu yere doğru hiçbirimiz
ayağımızı uzatmayız nasîhati idi. Bir gün hava çok
sıcaktı. Gazyût’tan Kasr-ı Ârifân’a Hâce hazretlerini
ziyârete geliyordum. Bir ağacın gölgesinde
dinlenmek için yattım. Bir hayvan gelip, ayağımı
iki kere kuvvetlice tekmeledi. Fırladım kalktım.
Ayağım çok fazla ağrıyordu. Tekrar yattım. Yine o
hayvan gelip beni tekmeledi. Kalkıp oturdum ve
sebebini düşünmeğe başladım. Nihâyet Şeyh
Şâdî’nin nasîhatını hatırladım ve ayaklarımı,
hocamızın o anda bulunduğu Kasr-ı Ârifân’a doğru
uzatarak yattığımı anladım.”
Alâeddîn-i Attâr şöyle anlatmıştır: “Hocamız, Emîr
Hüseyin’e, kış mevsiminde çok odun toplamasını
emr etti. Odun toplama işi bittiğinin ertesi günü,
kırk gün devâm eden kar yağmağa başladı. Sonra
Hâce , Hârezm’e gitmek için yola çıktı. Şeyh Şâdî
de hizmetinde idi. Hırâm Nehrine geldiklerinde,
suyun üzerinden yürümesini ona emretti. Şeyh Şâdî
korktu, çekindi. Bir defâ daha emretti. Yine
yapamadı. O zaman büyük bir teveccühle ona
baktı. Bununla kendinden geçti. Kendine gelince,
ayağını suyun üzerine koyup yürüdü. Suya
batmadı. Hocamız da arkasından yürüdü. Suyun
üzerinden karşıya geçince, Hocam; “Bak bakalım,
pabucun hiç ıslandı mı?” buyurdu. Baktığında,
Allah’ın kudreti ile, en küçük bir ıslaklık yoktu.”
Talebelerinden biri anlatır: “Hâce hazretlerini
sevmem ve sohbetinde bulunmamın sebebi şudur:
Bir gün Buhârâ’da dükkânımda idim. Gelip
dükkânıma oturdu ve Bâyezîd-i Bistâmî’nin bâzı
menkıbelerini anlatmağa başladı. Anlattığı
menkıbelerden biri şu idi: “Bâyezîd-i Bistâmî
buyurdu ki: “Elbisemin eteğine bir kimse dokunsa,
bana âşık olur ve ardımdan yürür.” Ve sonra
buyurdu ki: “Eğer kaftanımın kolunu hareket
ettirsem, Buhârâ’nın büyükleri, küçükleri bana âşık
ve hayran olup, ev ve dükkânlarını bırakarak bana
tâbi olurlar.”O sırada elini yeni üzerine koydu. O
anda gözüm yenine daldı. Beni bir hâl kapladı.
Kendimi kaybettim. Uzun zaman öyle kalmışım.
Kendime gelince, muhabbeti beni kapladı. Ev ve
dükkânı terk edip, hizmetini canıma minnet
bildim.”
Şeyh Ârif-i Dikgerânî, Seyyid Emîr Külâl’in
halîfelerinin büyüklerindendi. O anlatır: “Bir gün,
Bahaüddin Buhârî’yi, Kasr-ı Ârifân’da ziyârete
gittik. Buhârâ’ya döndüğümüzde, oranın
fakirlerinden bir grup da bizimle berâberdi.
Onlardan biri, Bahaüddin Buhârî’nin aleyhinde
konuştu. Sen onu tanımıyorsun, Allah’ın evliyâsına
karşı sû-i zan ve sû-i edepte, kötü zan ve
edepsizlikte bulunman uygun değildir dedik.
Susmadı. Bir eşek arısı gelip, ağzına girdi ve dilini
soktu. Dayanamayacak kadar canı yandı. Bu, o
büyük zâta edepsizliğinin cezâsıdır dedik. Çok
ağladı, pişmân oldu, tövbe etti. Ona karşı îtikâdını
düzeltti ve hemen ağrısı geçti.
Bir defâsında Kıpçak çölü askerleri, Buhârâ’yı bir
müddet kuşattılar. Buhârâlılar çok zor günler
yaşadı. Birçok insan öldü. Buhârâ vâlisi, husûsî
adamlarından birini hazret-i Hâce’ye gönderip;
“Düşmana karşı koyacak gücümüz yok. Her
çâremiz tükendi, plânlarımız bozuldu. Sizin yüksek
kapınıza sığınmaktan başka çâremiz kalmadı. Bizi
bu zâlimlerden siz kurtarırsınız. Müslümanların
onların elinden kurtulması için Allah’a yalvarınız,
duâ ediniz. Şimdi yardım zamânıdır.” deyip, ricâda
bulundu. Hazret-i Hâce; “Bu gece Allah’a
yalvarırız. Bakalım Allah ne yapar.” buyurdu.
Sabah olunca, onlara; altı gün sonra bu belânın
kalkacağı müjdesini verdi ve; “Vâlinize böyle
müjde verin!” buyurdu. Buhârâlılar bu müjdeye son
derece sevindiler. Buyurduğu gibi oldu. Altı gün
sonra, şehri kuşatan düşman askerleri çekilip gitti.
Hazret-i Hâce, Herat melîkinin arzusuyla Tûs’dan
Herat’a geldiklerinde, Pâdişâhın sarayına girdi. Her
uğradığına dikkatle baktı. Kapıcıdan vezîrlere
kadar, herkeste bir hal ve değişiklik oldu. Hâlden
hâle girdiler. Kendilerinde olmayan mertebelere
kavuştular.
Yâkûb-i Çerhî anlatır: Buhârâ’nın âlimlerinden
ilim öğrenip fetvâ vermeye izin aldıktan sonra,
memleketime dönmeyi düşündüm. Hazret-i
Hâce’ye uğrayıp; “Beni hâtırınızdan çıkarmayın.”
dedim ve çok yalvardım. “Gideceğin zaman mı,
yanımıza geldiniz?” buyurdu. “Hizmetinize
müştâkım, arzu ve istekliyim.” dedim. “Hangi
bakımdan?” buyurdu. “Siz büyüklerdensiniz ve
herkesin makbûlüsünüz.” dedim. “Bu kabûl şeytânî
olabilir, daha sağlam delîlin var mı?” buyurdu.
Sahîh hadîsde; “Allah bir kulunu severse, onun
sevgisini kullarının kalbine düşürür.” buyuruluyor
dedim. Tebessüm edip; “Biz azîzânız.” buyurdu.
Bunu duyunca birden hâlim değişti.
Bir ay önce rüyâda birisi bana: “Git, Azîzân’ın
talebesi ol!” demişti. Onu unutmuştum. Onlardan
duyunca, bu rüyâyı hâtırladım. Yine devâm ederek
anlatır: “Hazret-i Hâce’ye, beni şerefli hâtırınızdan
çıkarmayın!” dedim. Bunun üzerine; “Bir kimse
Azîzân hazretlerinden, beni unutmayın diye ricâda
bulundu, o da Allah’tan başka hâtırımda bir şey
kalmaz. Yanımda bir şey bırak ki, görünce hâtırıma
gelsin buyurdu.” diye anlattıktan sonra, mübârek
takyelerini bana verip: “Senin bana bırakacak bir
şeyin yoktur. Bâri bu takyeyi sakla! Bunu
gördüğün zaman beni hatırlarsın, beni hâtırladığın
zaman yanında bulursun.” buyurdu. Ayrılırken;
“Bu yolculukta muhakkak Mevlânâ Tâcüddîn Deşti
Gülekî’yi gör!O evliyâullahdandır.” buyurdu.
Hâtırıma; “Ben Belh’e gidip, oradan vatanıma
varırım; Belh nerede, Deşt-i Gülek nerede?” diye
geldi. Sonra Belh yolunu tuttum. Ama öyle bir
zarûret hâsıl oldu ki, yolum Deşt-i Gülek’e düştü.
Hazret-i Hâce’nin işâreti aklıma gelip, şaştım
kaldım.
Seyyid Burhâneddîn, Hâce hazretlerine bir mikdâr
balık getirdi. Hâce bağda idi. Balıkları da bağda
pişirmek istediler. İlkbahar mevsimiydi. Hâce
balıkları pişirirken, gök yüzünü büyük bir bulut
kapladı. Yağmur yağmaya başladı. Hâce , Seyyid
Emîr Burhâneddîn’e; “Duâ et, benim olduğum yere
yağmur yağmasın!” buyurdu. Burhâneddîn;
“Efendim, benim ne haddime?” dedi. Hâce ,
“Benim dediğimi yap.” buyurdu. Seyyid
Burhâneddîn emre uyarak duâ etti. Kudret-i ilâhî
ile Hâce’nin olduğu yere yağmur yağmadı. Diğer
yerlere o kadar yağdı ki, suları, sel gibi yanımızdan
akıyordu. Bu hâli görenler hayretler içinde kaldı.
Bu kerâmetten çokları istifâde ettiler.
Hâce , talebeleri ile bir kimsenin evinin terasında
otururlarken, gönülleri yakan, kalblere tesir eden
bir sohbet ettiler. Sohbet esnâsında talebelerine;
“Siz mi beni buldunuz, ben mi sizi buldum?”
dediler. Talebeleri; “Biz sizi bulduk.” dediler.
“Mâdem ki, siz beni buldunuz, bu terasta beni
bulun.” buyurup, talebelerinin gözünden
kayboldular. Talebeleri her tarafı arayıp,
bulamadılar. Söyledikleri söze pişmân olup; “Sizin
câzibeniz olmasa, siz lutf etmeseniz, kim sizin
sohbetinize kavuşabilir?” deyip özür dilediler.
Bunun üzerine Hâce kendisini gösterdi. Biraz önce
oturdukları yerde, aynı şekilde oturuyordu.
Bir defâ buyurdu ki: “Bizim yolumuz Resûlullah
efendimizin sünnetine uymak ve Eshâb-ı kirâmın
hâllerine bakmaktır. Bunun için bu yolda az bir
amel, büyük kazançlara, netîcelere sebeb olur.
Sünnete uymak çok büyük bir iştir. Bu yoldan yüz
çeviren, dînini tehlikeye atmış olur.”
Bahaüddin Buhârî Buhârâ’da, yaz mevsiminde bir
akşam, talebeleriyle birlikte Atâullah adında bir
zâtın evinin damında oturmuş sohbet ediyordu.
Mübârek ağzından inci gibi güzel sözler dökülüyor,
dinleyenlere feyz saçıyordu. Evin yakınında,
Buhârâ vâlisinin sarayı vardı. O akşam vâli de,
sarayının damında adamlarıyla birlikte def ve çalgı
çalıp, eğleniyordu. Ses her tarafa yayılıyordu.
Bahaüddin Buhârî; “Bizim bu sesleri işitmemiz
câiz değildir, kulağımıza pamuk tıkamak
lâzımdır.” dedi.
Böyle söyledikten sonra, sohbet meclisinde
bulunan talebeleri ve kendisi, çalgı sesini işitmez
oldular. Hâlbuki vâli ve adamları sabaha kadar
çalgı çalmışlardı. Sabahleyin komşular, Bahaüddin
Buhârî’nin talebelerine; “Biz çalgı sesinden sabaha
kadar uyuyamadık, siz nasıl durabildiniz?” dediler.
Talebeler; “Hocamız bu sesi dinlememiz uygun
olmaz, kulağımıza pamuk tıkamamız lâzımdır.”
buyurdu. O andan îtibâren sabaha kadar hiç çalgı
sesi işitmedik.” dediler. Bu durum, o vâliye
anlatıldı. Vâli durumu öğrenince, yaptığı işe
pişmân olup, tövbe etti. Bu hâdise Buhârâ’da
günlerce anlatıldı. Herkes Bahaüddin Buhârî’nin
büyüklüğünü gördü. Ona muhabbetleri daha çok
arttı.
Bahaüddin Buhârî Kâbe’yi ziyârete giderken,
Horasan’a uğramıştı. Orada Hâce Müeyyiddîn
adında bir zâtın evinde misâfir olup, birkaç gün
kaldı. Bu sırada bir gün, Kârubanî saray mesîresine
gitmişlerdi. Orada huzûruna bir derviş geldi.
Dervişe iltifât edip; “Bunlar bizim
sevdiklerimizdendir, fakat bizi tanımazlar.” dedi.
Sonra o dervişi yanına alıp, misâfir kalmakta
olduğu eve götürdü. Ev sâhibi yemek koyunca, ev
sâhibine; “Bugün şehrimizdeki Allah dostlarından
birini bulup getirdim. Müsâade ederseniz bizimle
birlikte yemek yesin.” dedi. Ev sâhibi; “Hay hay
efendim, emrediniz, sofraya gelsin.” dedi. Bunun
üzerine o derviş de sofraya oturdu. Yemekten sonra
sohbete başladılar. O derviş ile tarîkat hâllerinden
ve hakîkat sırlarından bahsettiler.
Bir müddet sohbetten sonra, o derviş müsâade
isteyip, gitmek üzere kalktı. Oradan, havada uçarak
ayrılıp gitti. Bahaüddin Buhârî, dervişin bu hâline
tebessüm edip; “Bu kolay iştir.” buyurdu. Yatsı
namazı vaktinde, o derviş tekrar geldi. Bahaüddin
Buhârî ona uçarak ayrılıp gitmesini sorarak; “Allah
dostlarının yanında böyle işler mûteber değildir.
Allah bâzı kullarına öyle sırlar ihsân etti ki, bu
sırlardan birini insanlara gösterse, halk perişân ve
mahvolur.” buyurdu. Derviş zât; “Ben, kırk beş
seneden beri denizlerde ve karada dolaşırım,
söylediğiniz gibi tasarruf sâhibi bir zât bulamadım.
On defâ Kâbe’yi, on defâ da Resûlullah efendimizin
kabr-i şerîfini ziyâret ettim. Bahsettiğiniz sırlardan
hiç birinin kokusunu duymadım.” dedi. Bahaüddin
Buhârî o dervişe; “Bir an bana teslîm olursan, sana
nice sırları koklamak nasîb olur ve âlemde öyle
kimse olup olmadığını anlarsın.” buyurdu. Derviş;
“Peki” deyip teslîm oldu. Yanına oturdu.
Bahaüddin Buhârî, şehâdet parmağı ile dervişe
dokundu. Derviş kendinden geçip yere yıkılıverdi.
Nefesi dahi kesildi. Bir müddet öylece kaldı. Sonra
şehâdet parmağını dervişin alnına dokundurdu.
Derviş kendine gelip kelime-i şehâdet getirerek
kalktı, özür ve af dileyerek; “Câhillik ettim. Sizin
gibi Allah’ın sevgili bir kulunun huzûrunda
edepsizlik ettim. Uygunsuz sözler söyledim. Kerem
ve ihsân ediniz, küstahlığıma bakmayıp, beni
bağışlayınız ve terbiye ediniz. Bunca zamandır
gezip dolaştım ve hep sizin gibi kemâl ehli bir
büyük âlim aradım. Şimdi himmetiniz bereketiyle
aradığımı buldum.” dedi. Bunun üzerine Bahaüddin
Buhârî; “Bu mertebeye erişmek için, Allah’ın
rızâsına uygun amel işlemek ve O’nun sevgili bir
kuluna teslîm olmak lâzımdır.” buyurdu. Derviş
dedi ki: “Emriniz başım üstüne, emir buyurun,
hizmetinizde Kâbe’ye gideyim.” “Sen on defâ
Kâbe’ye gitmişsin.” buyurunca; “Sizinle gitmeyi
arzu ediyorum.” dedi. Dervişe dedi ki: “Senin için
hayırlı olan şudur: Sen Herat’a git ve bize
bağlılığını sürdür. Derviş söz dinleyip, Herat’a gitti.
Bahaüddin Buhârî de, talebeleriyle birlikte
Kâbe’ye gitmek üzere misâfir olduğu evden ayrılıp,
Horasan’dan yola çıktılar.
Bahaüddin Buhârî hacda iken hacılar Mina’da
kurban kesiyorlardı. “Bizim de kurban kesmemiz
lâzım, fakat biz oğlumuzu kurban edeceğiz.”
buyurdu. Talebeleri bu sözde bir hikmet vardır
diyerek, o günün târihini kaydettiler. Hacdan sonra
Buhârâ’ya döndüklerinde, Bahaüddin Buhârî’nin o
sözü söylediği gün, oğlunun vefât ettiğini
öğrendiler. Oğlunun vefâtı üzerine buyurdu ki:
“Allah’ın ihsânı ile oğlumun vefât etmesi
husûsunda da Resûlullah efendimize uymuş oldum.
Çünkü Peygamberimizin de oğlu vefât etti.
Resûlullah’ın başından geçen işlerin hepsi benim
başımdan da geçti. Yapmış olduğu her işle amel
ettim. Hiçbir sünneti terketmedim. Hepsini yerine
getirdim ve netîcesini buldum.
Bahaüddin Buhârî hacda iken, Kâbe’yi tavaf
sırasında, ak sakallı bir ihtiyârın, Kâbe’nin örtüsüne
sarılarak ağladığını ve göz yaşları ile orayı
ıslattığını gördü. İmrenilecek bir hâlde olan
ihtiyârın, bir de kalbine teveccüh etti. Keşfiyle
gördü ki, ihtiyârın kalbi tamâmen dünyâlık şeylerle
meşgûl. Minâ pazarında ise genç bir tüccar gördü.
Bu genç tüccar, aşağı yukarı elli bin altın değerinde
alış veriş yapıyordu. Görünüşte tamâmen dünyâya
dalmış gözüken gencin kalbine teveccüh ettiğinde,
kalbini hep Allah’ı zikretmekle meşgûl bir hâlde
gördü.
Bahaüddin Buhârî , asrının en meşhûr âlimi ve
mürşid-i kâmili idi. Tasavvufta en yüksek dereceye
ulaşmıştır. Yıllarca insanları hidâyete, kurtuluşa,
doğru yola kavuşturmuş, nice gönüller onun
feyzleriyle nurlanmıştır. Vefâtına yakın halleri ve
talebelerinin bu hususta nakilleri ise şu şekildedir.
Büyük âlimlerden Mevlânâ Muhammed Miskin
şöyle anlattı:
“Buhârâ’da Şeyh Nûreddîn Halvetî adında, sâlih ve
meşhûr bir zât vefât etmişti. Bahaüddin Buhârî
talebeleriyle birlikte vefât eden o zâtın yakınlarına
tâziyeye gitmişlerdi. Tâziyeye gelenlerden bir
kısmı ve o evin halkı, yüksek sesle ağlayıp feryâd
ediyorlardı. Bahaüddin Buhârî bu hâli görüp,
onları yüksek sesle ağlamaktan men etti. Orada
bulunanlardan her biri bu hususta bir şeyler
söyledi. Bu arada Bahaüddin Buhârî buyurdu ki:
“Benim ömrüm sona erince, ölmek nasıl olurmuş
dervişlere öğreteyim!” Bu sözü dâimâ benim
hatırımda kaldı. Bahaüddin Buhârî hastalandılar.
Bu hastalığı ölüm hastalığı olup, ömrünün son
günleri idi. Husûsî odasına çekildi. Vefâtına kadar
orada kaldılar. Her gün talebeleri oraya giderler
huzûrunda bulunurlardı. Talebelerinin herbirine
şefkat gösterip, iltifatta bulunurdu. Vefât etmek
üzere iken, ellerini kaldırıp duâ etmeye başladı.
Ellerini uzatıp uzun müddet duâ etti. Sonra ellerini
yüzüne sürüp vefât etti.”
Alâeddîn-i Attâr de şöyle anlatmıştır: Bahaüddin
Buhârî ömrünün son günlerinde bana kabrini
kazmamı emretti. Gidip emredildiği gibi kabri
kazdıktan sonra huzûruna geldim. Bu sırada, acaba
kendilerinden sonra irşâd emrini kime verecekler
diye hatırımdan geçmişti. O anda mübârek başını
kaldırıp; “Söyleyeceğimi, Hicaz yolunda
söylemiştim. Her kim bizi arzu ederse, Hâce
Muhammed Pârisâ’ya nazar etsin.” buyurdu. Bu
sözü söyledikleri günden sonraki gün vefât etti.
Yine Alâeddîn-i Attâr şöyle anlatmıştır: “Hâce
Bahaüddin Buhârî’nin vefâtı sırasında Yâsîn-i şerîfi
okuyorduk. O da bizimle okuyordu. Yarısına
gelince, nûrlar gözükmeye başladı. Kelime-i
tevhîdi söyleyerek son nefeslerini verdiler.” Kasr-ı
Ârifân’da toprağa verildi. Talebeleri, üzerine güzel
bir türbe yaptırdılar. Daha sonra türbenin yanına
genişce bir mescid inşâ edildi. Gelen pâdişâhlar o
mescid için vakıflar kurdular. Oranın bakımını
yapmak, şanını, şerefini duyurmak için çok îtinâ
gösterdiler. Bu muhabbet günümüze kadar devâm
edegelmiştir. Temiz rûhu vesîle edilerek cenâb-ı
Hak’tan yardım istenmektedir. Eşiğinin toprağı
gözlere sürme gibidir. Dar zamanlarda onun
kapısına sığınılır.
Zamânın büyüklerinden Abdülkuddüs şöyle
anlatmıştır: Bahaüddin Buhârî hazretlerini kabrine
koyduk. Gördüm ki, mübârek yüzleri tarafından
“Mü’minin kabri Cennet bahçelerinden bir
bahçedir.” hadîs-i şerîfinde buyurulduğu gibi,
Cennet’ten bir kapı, kabr-i şerîflerine açıldı. O
kapıdan iki hûri gelip, ona selâm verdi ve; “Allah
bizi, sizin için yarattığı vakitten beri sizi
bekliyoruz.” dediler. Hâce’nin onlara; “Ben Hak
teâlâ ile ahdettim ki, O’nun hiçbir şeye
benzemeyen, nasıl olduğu anlatılamayan dîdârını
görmedikçe, benim yolumda bulunanlara ve
benden hakkı işitip amel edenlere şefâat etmedikçe,
hiçbir şey ve hiçbir kimse ile meşgûl olmam.” dedi.
Vefâtından sonra sevenlerinden biri onu rüyâda
görmüş ve; “Ne amel işleyelim ki kurtuluşa
erelim?” diye sormuştur. “Son nefeste ne ile
meşgûl olmak gerekirse, onunla meşgûl olunuz.”
buyurmuştur.
Bahaüddin Buhârî orta boylu, mübârek yüzü
değirmi olup, yanakları kırmızıya yakın idi. İki kaşı
arası açık, gözleri sarı ile elâ renk karışımı olan
kestane renginde idi. Sakalının beyazı siyahından
çok idi. Ne hızlı, ne de yavaş yürürdü. Konuşmaları
Peygamber efendimizin konuşması gibi tâne tâne
idi. Konuştuğu kimseye yönünü dönmüş olarak
konuşurdu. Kahkaha ile gülmez, tebessüm ederdi.
Her gün kendini yirmi kere ölmüş ve mezara
konmuş olarak düşünürdü. Kimseyi küçük ve hakîr
görmez, dâimâ güler yüzle karşılardı. Ancak
celâllendiği zaman kaşlarını çatardı. Bu zamanda
heybetinden karşısında durulmaz olurdu. Şemâili,
görünüşü birçok bakımdan Resûlullah efendimize
benzediği gibi, sözleri, işleri ve bütün hareketleri
sünneti seniyyeye uygun idi.
En başta gelen talebelerinden Alâeddîn-i Attâr
şöyle anlatmıştır: “Hâce Bahaüddin Nakşbend o
derece fakir idi ki, evlerinde kış günleri namaz
kılmak için yere serecek bir şey bulunmadığından,
eski bir kilim serip, onun üzerinde namaz
kılarlardı. Maîşet ve geçimlerine bir çekirdek bile
haram karıştırmazlardı. Kendilerinin ve âile
efrâdının helâl yemesine çok dikkat ederdi.
Şüphelendiği herhangi bir şeyden uzak dururlardı.
“İbâdet on kısımdır. Dokuzu helâl rızık aramaktır.
Diğer kısmı sâlih ameller ve ibâdetlerdir.”
buyurulan hadîs-i şerîfi bildirirlerdi.
Fakir olmalarına rağmen, lütuf ve keremleri bol
olup, cömert idiler. Bir kimse bir hediye getirse,
mümkünse getirilen hediyenin iki misli kıymetinde
bir hediye verirlerdi. Tanıdığı veya tanımadığı bir
kimse evlerine ziyârete gelse, güleryüzle karşılar,
nezâketle yol gösterir, evde ne bulunursa ikrâm
ederlerdi. Misâfirlerine bizzat kendisi hizmet
ederdi. Eğer ev soğuk olursa, kendi giyeceğini ve
yatağını misâfire verirdi. Misâfirin hayvanı varsa,
hayvanın yemini ve suyunu verirdi. Nafakasını
çalışarak temin ederdi. Bunun için eker, biçerdi.
Bir mikdar arpa, biraz da hayvan yemi eker
kaldırır, bununla geçinirdi. İşinde bizzat kendisi
çalışır, bütün işlerini görürdü.
Zamânında âlim ve sâlih kimseler ziyâretine gelip,
hâlis ve helâl yemek yiyelim diye onun
yemeklerini yerlerdi. Her zaman ve her işte sünneti
seniyyeye uyar ve bilhassa yemek husûsunda
Peygamber efendimize uymaya çok dikkat ederdi.
Çoğu zaman ekmeği kendi pişirir ve sofra
hizmetini kendi yapardı. Yemek yerken; “Sofra
başında kendinizi Allah’ın huzûrunda biliniz. O’nun
verdiği nîmeti yediğimizi unutmayınız.”
buyururdu. Cemâat ile toplu hâlde yemek yerken,
içlerinden biri gaflet ile ağzına bir lokma alsa;
“Önündeki yemeği, Allah’ın huzûrunda olduğunu
unutmadan ye! Allah’ı hatırla, başka şeyler
düşünme. Allah , sana senden yakındır. O’nu
düşün.” buyururdu. Bir yemek gafletle, öfkeyle
veya zorla pişirilse, o yemekten kendisi yemez,
yedirmezdi.
Rivâyet edilir ki, bir zaman Şâh-ı Nakşbend
Gazyut denilen bir yere gitti. Orada talebelerinden
birisi onlara yemek getirdi. Şâh-ı Nakşbend
buyurdu ki: “Bu hamuru yoğuran ve yemekleri
pişiren kimse, başlamasından bitirmesine kadar
gadab hâlinde idi, kızmış hâlde idi. Biz ondan
hiçbir şey yiyemeyiz. Zîrâ böyle yapılan
yemeklerde hiçbir hayır ve hiçbir bereket yoktur.
Belki de şeytan yemek yaparken hep onunla
bulunmuştur. Bizler böyle bir yemeği nasıl
yiyebiliriz?”
Buyurdu ki: “Yenilecek bir gıdâ, bir yiyecek, her
ne olursa olsun gaflet içinde, gadabla veya
kerâhatle hazırlansa, tedârik edilse, onda hayır ve
bereket yoktur. Zîrâ ona nefs ve şeytan karışmışdır.
Böyle bir yiyeceği yiyen kimsede, mutlaka bir
çirkin netice meydana gelir. Gaflete dalmadan
yapılan ve Allah’ı düşünerek yenen helâl ve hâlis
yiyeceklerden hayır meydana gelir. İnsanların hâlis
ve sâlih ameller işlemeye muvaffak olamamalarının
sebebi; yemede ve içmede bu husûsa dikkat
etmediklerinden ve ihtiyatsızlıktandır. Her ne hâl
olursa olsun, bilhassa namazda huşû’ ve hudû’
hâlinde bulunmak, zevkle ve göz yaşı dökerek
namaz kılabilmek, helâl lokma yemeye, Allah’ı
hâtırlıyarak yemeği pişirmek ve yemeği Allah’ın
huzûrunda imiş gibi yemeğe bağlıdır. Vücûduna
haram lokma karışmış bir kimse, namazdan tad
duymaz.”
Tasavvufdaki hâllerinin kaybolduğunu söyleyen bir
talebesine; “Yediğin lokmaların helâlden olup
olmadığını araştır.” buyurmuştur. Talebesi
araştırdığında, yemeğini pişirirken ocakta helâl
olup olmadığı şüpheli bir parça odun yakmış
olduğunu tesbit ederek tövbe etmiştir.
Namazda hûdû’ ve huşû’ nasıl elde edilir? diye
sorulunca, buyurdu ki: “Huzurlu bir hâlde helâl
lokma yiyeceksiniz. Huzûr ile abdest alacaksınız ve
namaza başlarken iftitâh tekbirini, kimin huzûruna
durduğunuzu bilerek, düşünerek söyleyeceksiniz.”
Buyurdu ki: “Nefsinizi dâimâ töhmet altında
tutunuz ve ona uymayınız. Her kim bunda
muvaffak olursa, Allah ona bu işinin mükâfâtını,
karşılığını verir, sâlih amel işlemeye muvaffak
olur, buna tahammül ve güç bulur. Yaptığı her işi
Allah’ın rızâsı için yapmaya başlar. Bütün işlerde
niyeti düzeltmek çok mühimdir.
Buyurdu ki: “Namaz müminin mîrâcıdır.”
buyurulan hadîs-i şerîfte, hakîkî namazın
derecelerine işâret vardır. Namaza duran kimsenin,
iftitâh tekbîrini söylerken, Allah’ın azametini,
yüceliğini düşünerek, hudû’ ve huşû’ hâlinde olması
gerekir. Öyle ki, bu hâlini istigrâk, kendinden
geçme hâline eriştirmelidir. Bu sıfatın kemâl
derecesi, Resûlullah sallAllah aleyhi ve sellemde
vardı. Rivâyet edilmiştir ki, Resûlullah efendimiz
namazda iken, mübârek göğsünden öyle bir ses
gelirdi ki, bu ses, Medîne-i münevverenin dışından
işitilirdi. Namazda kalp huzûru nasıl elde edilir?
diye sorulunca da; “Helâl lokma yemek ve yerken
gaflet içinde olmamak, abdest alırken, iftitâh
tekbirini söylerken, tam bir âgâhlık, gafletten uzak
olma, uyanıklık içinde bulunmakla.” buyurdu.
Buyurdu ki: “Oruç bana mahsustur. Onun
karşılığını ben veririm.” buyrulan kudsî hadîste,
hakîkî oruca işâret vardır. Bu ise, mâsivâyı,
Allah’dan başka her şeyi terketmektir.” Yine
buyurdu ki: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır.
Kim onları sayarsa, Cennet’e girer.” buyurulan bu
hadîs-i şerîfteki “Ahsa” kelimesinin bir mânâsı,
saymaktır. Diğer bir mânâsı ise, bu ism-i şerîfleri
öğrenip, bilmektir. Bir mânâsı da, bu esmâ-i
şerîfenin mûcibince amel etmektir. Meselâ
“Rezzâk” ismini söylediği zaman, rızkı için aslâ
endişe etmemeli. “Mütekebbîr” ismini söyleyince,
Allah’ın azametini ve kibriyâsını düşünmelidir.”
Bahaüddin Buhârî’ye bu dereceye nasıl ulaştınız?
diye suâl olununca; “Resûlullah sallAllah aleyhi ve
selleme tâbi olmakla.” buyurdu. Yine buyurdu ki:
“Bizim yolumuz sohbettir. Halvette, yalnızlıkta
şöhret vardır. Şöhret ise âfettir. Hayır ve bereket
cemiyyette, bir araya gelmektedir. Bu da sohbet ile
olur. Sohbet, bir kimsenin arkadaşında fânî
olmasıyla, arkadaşını kendine tercih etmesiyle hâsıl
olur. Bizim sohbetimizde bulunan kimseler
arasında, bâzılarının kalblerindeki muhabbet
tohumu başka şeylere bağlılığı sebebiyle gelişmez,
büyümez. Biz böyle kimselerin kalblerini başka
şeylere olan bağlılıktan temizleriz. Bizim
sohbetimizde bulunanlardan bâzılarının da
kalblerinde muhabbet tohumu yoktur. Biz böyle
olanların kalblerinde muhabbet hâsıl etmek için
çok himmet ederiz, yardımcı oluruz.”
“İnsanlara rehber olan, onları irşâd eden doğru yolu
gösteren âlimler, usta avcıya benzerler. Usta
avcılar, ince mahâretlerle vahşî bir canavarı tuzağa
düşürüp yakalarlar, sonra avladıkları o vahşî
hayvanı terbiye edip, ehlileştirirler. Bunun gibi,
Allah’ın velîleri de hikmet ehli olup, güzel tedbirler
ile, huylarına göre tâliblere gereği gibi muâmele
ederek, teslimiyyet makâmına ulaştırırlar. Sonra
sünnet-i seniyyeye tâbi olmalarını sağlayarak,
maksada ulaştırırlar.” Yine buyurdu ki: “İnsanlara
rehber olan zâtlar, herkesin kâbiliyetine ve
istidâdına göre muâmele ederler. Eğer tâlib yeni
ise, onun yükünü çekip, ona hizmet ederler. Dâvûd
aleyhisselâma; “Ey Dâvûd! Beni taleb eden birini
gördüğün zaman, ona hizmetçi ol!” buyrulduğu
gibi, çok hizmet ve himmet göstermek gerekir ki,
tâlibde bu yola girme kâbiliyeti peydâ olsun. Bizim
yolumuzda olan kimse, bu yola tam uyup, bunun
aksine bir iş yapmamalıdır ki, işin netîcesi
meydana çıksın. Sünnet-i seniyyeye uymaktan
ibâret olan yolumuza uyarak, işlerde ve amellerde
dikkatli davranmalıdır ki, yolumuzda olanlarda
ehlullahın tam bir mârifetine kavuşma saâdeti hâsıl
olsun.”
Yine buyurdu ki: “Resûlullah efendimizin, benim
ümmetim buyurduğu ümmet, İbrâhim
aleyhisselâmın Nemrud’un ateşinden kurtulduğu
gibi Cehennem ateşinden kurtulurlar. Çünkü
Resûlullah efendimiz; “Benim ümmetim, dalâlet
(sapıklık) üzerinde birleşmez.” buyurdu. Buradaki
ümmetten maksad, hakîkî ümmettir. Yâni
Resûlullah’a tâbi olan ümmettir. Bunun için
Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Benim
ümmetim üç kısımdır. Birincisi dâvet ümmeti
(müslüman olmayanlar), ikincisi icâbet ümmeti
(müslüman olanlar), üçüncüsü de müteâbât (tam
uyanlar) ümmetidir.”
Buyurdu ki: “Bir kimse nefsine muhâlefet etmeye
muvaffak olursa, ameli az da olsa, nefsinin
isteklerine boyun eğmemeye muvaffak olduğu için
şükretmesi lâzımdır. Ebdâllerin makâmını isteyen
kimsenin, hâlini değiştirmesi, yâni nefsine
muhâlefet etmesi lâzımdır.”
Buyurdu ki: “Bizim yolumuz, Allah’ın gösterdiği
kurtuluş yoludur. Çünkü bu yol, sünnete uymak ve
Eshâb-ı kirâma tâbi olmaktır. İşte bu sebeple, bizim
yolumuzda az zamanda çok kazanç elde edilir.
Fakat sünnete uymak ve riâyet etmek, sabır ve
tahammül ister. Biz, bizim yolumuza girenleri,
istersek kolayca çekme ile, dilersek bir başka usûlle
terbiye ederiz. Çünkü rehber olan âlim, bir tabîbe
benzer. Hastanın hastalığını, derdini tesbit eder ve
ona göre ilâç verir. Bizim yolumuzda yalnız
kalmak değil, sohbet esastır. Sohbetin de şartları
vardır. İki kişi sohbet etmek isterse, birbirinden
emin olmaları gerekir. Böyle olmazsa, sohbetten
fayda hâsıl olmaz. Bizim sohbetimize girenlerin
kalblerinde, muhabbet tohumu vardır. Kısaca bu
yola, Ehl-i sünnet ve cemâat yolu denir. Bizim
sohbetimize dâhil olanların kalbine muhabbet
tohumu atılmıştır. Fakat Allah’dan başka her
şeyden alâkasını kesmemiş olabilir. Bu durumda
sohbetimize katılan kimsenin kalbinde, Allah’ın
sevgisinden başka neye bağlılık varsa, onu
kalbinden temizleriz. Kalbinde bize karşı meyli ve
muhabbeti olanlara muhabbet tohumu ekip, gece
gündüz onu terbiye etmemiz bizim vazîfemizdir.
Muhabbet için uzakta olmak farketmez.”
Bahaüddin Buhârî’ye siz nasıl bir yolda
bulunuyorsunuz? diye suâl sorulunca, buyurdu ki:
“Ancak ârif olanların istifâde edebileceği bir yolda
bulunuyoruz. Bu yol da üç şeyden ibârettir. Bunlar;
murâkabe, müşâhede ve muhâsebedir. Murâkabe:
Bu yola giren kimsenin, her şeyi bırakıp Allah’a
dönmesidir. Murâkabe ehli pek azdır. Olanlar da
gizlidir. Biz şu netîceye vardık ki, murâkabeyi elde
etmenin yolu, nefse muhâlefet etmektir. Müşâhede:
Gayb âleminden gelir ve kalb üzerine işlenen bir
tecellîdir. Celâlî veya cemâlî olmak üzere ikiye
ayrılmışdır. Muhâsebe: Bizim yolumuzda olan
kimse, düşünüp araştırır. Kendini hesâba çekip
bakar. Geçmiş zamânı gaflet ile mi, huzûr ile mi
geçti? Eğer huzûr ile geçmişse, o kimsenin vakti
değerlendirilmiştir. Allah’a hamd etsin. Eğer geçen
zaman gaflet ile geçmişse, o kimse vaktini zâyi
etmiştir. Yapacağı iş, geleceği için tedbirli olup,
tövbe etmektir. Ârif olanlar, bu üç husûsa riâyet
ettikleri için pekçok fayda elde ederler. Ârif
olmadan istifâde edemezler. Bizler, maksada
ulaşmakta vâsıtayız. Allah’ın inâyeti olmadan ve
rehber olmadan maksada erişmek mümkün olmaz.
Şu hâlde bu yolda ilerleyen kimse, kıyâmete kadar
yaşasa, kendisine rehber olan zâtın terbiye
nîmetinin, lütuf ve himmetinin şükrünü yerine
getiremez.”
Bahaüddin Buhârî, Allah’ın kullarına şefkat ve
acımalarının çokluğundan, on iki gün başını
secdeye koyup, Allah’dan, tasavvufta kolay
ilerlenen, kolay ele geçen ve elbette kavuşturucu
olan bir yol istedi. Duâsı kabûl edildi. Bu yol;
yeme, içme, giyimde, oturmada ve âdetlerde orta
derecede olmaktır. Kalbi çeşitli düşüncelerden
korumaktır. Her ân güzel ahlâkla ahlâklanmaktır.
Kendisinden kerâmet isteyenlere buyurdu ki:
“Bizim kerâmetimiz açıktır. Bu kadar çok günâh ile
yeryüzünde yürümemizden büyük kerâmet olur
mu?” Bir defâsında ise; “Biz Allah’ın fadlına,
ihsânına kavuştuk. Bizi murâdlardan, çekip
götürülenlerden eyledi.” buyurdular.
Bahaüddin Buhârî’nin yolunun esaslarından olan;
“Biz sonda ele geçecek şeyleri başa yerleştirdik.”
buyurması, Resûlullah efendimizin daha ilk
sohbetinde bulunan bir kimsenin kalbine hikmet ve
feyz akmasına ve bir sohbetle nihâyete
kavuşmasına benzetilmiştir.
Buyurdu ki:
“Yolun esâsı, kalbe teveccühdür. Kalp ile de,
Allah’a teveccühtür. Kalp ile çok zikretmektir. Farz
ve sünnetleri edâ etmektir. Yeme, içme, giyme ve
oturmada, işlerde ve âdetlerde orta derecede
olmaktır. Kalbi kötü düşüncelerden, vesveseden
korumaktır. Kendisine rehber olan âlimin sohbetini
ganîmet bilmektir. Hocasının huzûrunda iken ve
yanında yok iken edebe uymaktır. Bu yoldan
maksad ve ele geçen şey; Allah’ın devamlı
huzûrunda olmaktır. Eshâb-ı kirâm zamânında
buna “ihsân” denilmişti. Bu yolda ilerleme
esnâsında; nefsin arzularını yok etmek, nûrlara ve
hâllere gömülmek, fenâ ve bekâ makamlarına
ulaşmak, üstün ahlâk ile ahlâklanmak gibi on
makam ele geçer.”
Buyurdu ki: “Lâ ilâhe illallah kelimesini
söylemenin hakîkati, Allah’dan başka ne varsa
hepsini yok bilmektir.”
Yine buyurdu ki: “İslâm dîninin hükümlerini
yapmak, yâni emirleri yapıp yasaklardan sakınmak,
haramları, şüpheli şeyleri, hattâ mübahların
fazlasını terketmek, ruhsatlardan uzak durmak,
mübahları zarûret mikdârınca kullanmak, tamâmen
nûr ve safâdır. Aynı zamanda evliyâlık derecelerine
kavuşturan bir vâsıtadır. Vilâyet derecelerine
bunlarla ulaşılır. Uzak kalanların hepsi, bunlara
dikkat etmediklerinden uzak kalırlar ve kendi
arzularına uyarlar. Yoksa cenâb-ı Hakk’ın feyzi her
ân gelmektedir.”
Bir kimse sizin yolunuzun esâsı ne üzere
kurulmuştur? deyince; “Zâhirde halk ile, bâtında
Hak ile olmak üzere kurulmuştur.” buyurdu ve şu
beyti okudu:
“İçerden âşinâ ol, dışdan yabancı,
Az bulunur cihânda böyle yürüyüş.”
BU KİMDİR?
Bahaüddin-i Buhârî şöyle anlatır: “Bir kış
günüydü. Beni bir cezbe hâli kapladı. Kendimden
geçip, kırlarda, sahrâ ve dağlarda, yalın ayak, başı
açık gezip, dolaşmaya başladım. Ayaklarım yarılıp,
parçalandı. Bu hâlde iken bir gece hocam Emîr
Külâl ile sohbet etmek arzusu uyandı. Bu arzu ile
huzûruna gittim. Talebeler etrâfında toplanmış,
hocam da baş tarafta oturuyordu. İçeri girdim,
aralarına katıldım. Emîr Külâl; “Bu kimdir?” dedi.
“Bahaüddin’dir.” dediler. Talebelerine beni
meclisten dışarı çıkarmalarını söyledi. Onlar da
beni dışarı çıkardılar. O zaman nefsim son derece
azdı ve taşkınlık yapmak istedi. Az kalsın nefsim,
irâdeme gâlip geliyordu. Fakat Allah’ın ihsânıyla,
nefsimi serkeşlikten ve îtirazdan menederek; “Ey
nefs!Ben bu horlanmayı Allah için kabûl ettim.
Beni, Allah elbette bundan dolayı
mükâfatlandırır.” dedim. Sonra başımı Emîr
Külâl’nin kapısının eşiğine koydum. Sabaha kadar
öyle kaldım. Üzerime kar yağdığı hâlde
kalkmadım. Sabah namazı vakti Emîr Külâl,
ayağını kapının eşiğine atınca, karlar arasında
kalan başıma bastı. Beni o hâlde görünce
teveccühte bulunup müjde verdi. İçeri alıp teselli
ederek ayaklarımdaki dikenleri mübârek elleriyle
çıkardı. Yaralarıma ilâç sürdü. “Oğlum! Bu saâdet
libâsı (elbisesi) ancak sana lâyıktır.” buyurdu.
Rûhânî feyz, işte bende o zaman hâsıl oldu. Şimdi,
her sabah evimden mescide çıkarken, bir talebemi
o hâlde görmek isterim; fakat şimdi talebe kalmadı.
Hepsi şeyh oldu.”
ÖYLE ZÂTLAR VARDIR Kİ!
Bahaüddin Buhârî , bir defâsında Şeyh Seyfeddîn
adlı bir zâtın ırmak kenarında bulunan kabri
karşısında kalabalık bir cemâatle sohbet ediyordu.
O cemâatte bulunanlardan bir kısmı, Bahaüddin
Buhârî’nin tasavvufdaki yüksek derecesini
bilmiyorlardı. Söz, velîlerin hâllerinden açılmıştı.
Bir hayli süren bu konuşmada, evliyânın
meşhûrlarından olan Şeyh Seyfeddîn ile Şeyh
Hasan-ı Bulgârî arasında geçen kerâmetler
anlatıldı. İçlerinden biri dedi ki: “Eskiden velîlerin
tasarrufu, kerâmeti çok olurdu. Acabâ bu zamanda
da onlar gibi tasarruf ehli var mıdır? “Bunun
üzerine Bahaüddin Buhârî buyurdu ki: “Bu
zamanda öyle zâtlar vardır ki, şu ırmağa yukarı ak
dese ırmak tersine akmaya başlar.” Bu sözler
Bahaüddin Buhârî’nin mübârek ağzından çıkar
çıkmaz, önlerindeki ırmak ters akmaya başladı.
Bunun üzerine Bahaüddin Buhârî , “Ey su! Ben
sana yukarı ak demedim.” buyurdu. Irmak tekrar
eski yöne akmaya başladı. Bu kerâmetini o kadar
çok kimse gördü ki, bu sebeple çokları Bahaüddin
Buhârî’nin büyüklüğünü anlayıp, tam bir
teslimiyetle ona bağlandılar ve saâdete kavuştular.
MUHABBET DAĞI
Talebesinden Emîr Hüseyin anlatır: “Hâce bir
gece; “Yarın filân dostumu ziyârete gideceğim,
inşâallah on beş güne kadar gelirim.” dedi.
Sabahleyin talebesi ile yola koyulup gittiler. O gün
Hâce’nin ayrılığına dayanamayıp, onu görmek
isteği beni kapladı. Hânekâhda benimle bir kişi
daha kalmış idi. Akşam olunca ona; “Korkarım
Hâce kendilerine olan bu aşırı sevgimi keşf eder ve
şefkat edip, bana acıyıp döner.” dedim. Ertesi sabah
gördüm ki, hazret-i Hâce dönüp geldi ve bana
heybetle bakıp; “Ben sana demedim mi ki, on beş
gün sonra geleceğim. Sen ise önüme muhabbet
dağını sed çektin. Ben o dağı nasıl aşıp gideyim?”
buyurdu. Sonra mübârek yüzünü yanımızdaki
talebesine çevirip, buyurdu ki: “Emîr Hüseyin sana;
“Korkarım Hâce yoldan döner gelir.” demedi mi?”
O da; “Evet.” dedi. Hâce , “İşte o muhabbet ve
arzulardır ki, önümüze sed çekti.” buyurdular.
Bunun üzerine Hâce’nin celâlini müşâhede
ettiğimde, kalbimde büyük bir ürperme zâhir olup,
ayaklarına düşüp af diledim. Onlar da bu âciz
hizmetçilerine, merhamet edip affetti ve; “Eğer
maksadın benden ayrılmamak ise, beni seninle
düşün. Çünkü ben, senden ayrı değilim. Bundan
sonra, sakın beni senden ayrı sanma!” buyurdular.
“Nerede olursan seninleyim ben,
Kendini sakın, yalnız sanma sen.”
ONLAR KİMSEYE KILIÇ VURMAZ
Bahaüddin Buhârî , kendisine karşı edebsizlik
yapan birine kızmayıp, tebessümle karşıladı. Fakat
edebsizlik yapan kimse büyük bir derde düşüp,
helâk olacak hâle geldi. Hatâsını anlayıp tövbe etti.
Bahaüddin Buhârî bir ara o adamın evinin
önünden geçerken, içeri girip hâlini sordu. “Allah
şifâ vericidir, korkma iyileşirsin.” dedi. O kimse bu
söz üzerine kalkıp; “Efendim, size karşı edebsizlik
ettim, hatırınızı incittim, beni affediniz.” dedi.
Bunun üzerine Bahaüddin Buhârî buyurdu ki:
“Kalbimiz o zaman incindi. Fakat şu anda gönül
aynası tertemiz. İyi bil ki, mürşidlerin, yol
göstericilerin kılıcı, kınından çıkmış yalın bir
kılıçtır. Ama mürşid merhamet sâhibidir. Kimseye
kılıç vurmaz. İnsanlardan belâsını arayanlar gelip
kendilerini o kılıca vururlar.
EDEB
Bahaüddin Buhârî bir sohbetlerinde buyurdu ki:
“Bizim yolumuzdaki kimselerin şu edebi gözetmesi
gerekir: Birincisi; Allah’a karşı edeptir. Yâni zâhiri
ve bâtını ile tamâmen kulluk içinde olmalı. Allah’ın
bütün emirlerini yerine getirip, yasaklarından
sakınması ve Allah’dan başka her şeyi, mâsivâyı
terketmesidir. İkincisi; Resûlullah efendimize karşı
edeb: Bu da iş ve hâllerde O’na uymaktır.
Üçüncüsü; hocasına karşı edeb: Çünkü kendisinin
Peygamberimize uymasına, hocası vâsıta olmuştur.
Bu bakımdan, hocasını hiçbir zaman
unutmamalıdır.”
NEYLEYELİM Kİ NASÎBİN YOKMUŞ
Bahaüddin Buhârî , bir defâsında Buhârâ’da
Gülâbâd mahallesinde bir dostunun evinde,
talebeleri ile sohbet ediyordu. Talebelerinden
Molla Necmeddîn’e dönüp; “Sana ne söylersem,
sözümü tutup söylediğimi yapar mısın?” dedi.
Molla Necmeddîn, “Elbette yaparım efendim.”
dedi. “Eğer bir günah işlemeni söylesem yapar
mısın? Meselâ hırsızlık yap desem yapar mısın?”
dedi. Bunun üzerine MollaNecmeddîn; “Mâzur
görünüz efendim, hırsızlık yapamam.” dedi.
“Mâdem ki bu hususdaki isteğimizi kabûl
etmiyorsun, meclisimizi terket!” buyurdu. Molla
Necmeddîn bunu duyunca, dehşet içinde kalıp,
olduğu yere düştü ve bayıldı. Orada bulunanlar
Bahaüddin Buhârî’ye yalvarıp, onun affedilmesini
istediler. Kabûl edip affetti. Molla Necmeddîn de
kendine gelip kalktı. Bundan sonra hep berâber o
evden dışarı çıktılar, Dervâze-yi Semerkand
(Semerkand Vâdisi) denilen tarafa doğru gittiler.
Bahaüddin Buhârî yolda giderlerken, bir ev duvarı
gösterip talebelerine dedi ki:
“Bu duvarı delin, evin içinde falan yerde bir çuval
kumaş vardır. Onu alıp getirin.” Talebeleri bu emre
uyup, duvarı yardılar. Kumaş dolu çuvalı buldular
ve çıkarıp getirdiler. Sonra bir köşeye çekilip bir
müddet oturdular. Bu sırada bir köpek sesi işitildi.
Bahaüddin Buhârî , talebesi Molla Necmeddîn’e;
“Bir arkadaşınla gidip evin etrâfına bakın ne
vardır?” dedi. Gidip baktılar ki, eve hırsızlar
gelmiş, başka bir duvarı yarıp evde ne varsa
almışlar. Gidip bu durumu Bahaüddin Buhârî’ye
haber verdiler. Talebeler bu hâle şaştılar. Sonra
tekrar talebeleri ile birlikte önceki misâfir oldukları
eve döndüler. Sabahleyin, gece o evden aldırdığı
kumaş dolu çuvalı sâhibine gönderdi. Talebelerine;
“Gece buradan geçerken, bu malınızı alarak
hırsızların çalmasına mâni olduk, bu malınızı
hırsızlardan kurtardık.” demelerini tenbih etti.
Onlar da götürüp sâhibine teslim ederek durumu
anlattılar. Bahaüddin Buhârî, bundan sonra talebesi
Molla Necmeddîn’e dönüp;
“Eğer sen emrimize uyup da bu hizmeti yapsaydın,
sana çok sırlar açılacak ve çok şey kazanacaktın.
Neyleyelim ki, nasîbin yokmuş.” dedi. Molla
Necmeddîn ise, yaptığına çok pişmân olup, yanıp
yakındı.
Bahaüddin’e Uy!
Âlimlerden biri, Bahaüddin Buhârî’nin
talebelerinden bir grupla Irak’a gitti. O anlatır:
“Yolda Semnân şehrine varınca, burada ismi
Seyyid Mahmûd olan, mübârek bir kimsenin
bulunduğunu ve hocamızı çok sevenlerden
olduğunu duyduk. Topluca onun ziyâretine gidip,
hocamıza bağlılığının sebebini sorduk. Dedi ki:
“Resûlullah efendimizi rüyâda gördüm. Çok güzel
bir yerdeydi. Yanında heybetli bir zât vardı. Ben,
Resûlullah’a tevâzu ve edeb ile yaklaşıp;
“Sohbetinizle şereflenemedim, bereketli
zamânınızda ve huzûrunuzda bulunamadım, bu
büyük ve eşsiz saâdeti kaçırdım, şimdi ne
yapayım?” diye arz ettim. Bana; “Bereketime ve
beni görmek fazîletine kavuşmak istersen,
Bahaüddin’e uy!” buyurdu. Sonra yanında duran
mübârek zâtı işâret etti. Bundan önce Bahaüddin
Buhârî’yi görmemiş idim. Uyanınca, ismini ve
şeklini, şemâilini bir kitabın üstüne yazdım. Uzun
zaman sonra, bir manifaturacı dükkânında
oturuyordum. Nûrlu ve heybetli bir zât gördüm.
Geldi ve dükkânda oturdu. Yüzünü görünce, o
simâyı hatırladım. Birden bende büyük bir hâl ve
değişme oldu. Kendimi toparlayınca, evime gelip
şereflendirmesini ricâ ettim. Kabûl buyurdu.
Kalktık, o önde ben arkalarında yürüdük. Bizim
eve gelinceye kadar, hiç dönüp bana bakmadı.
Ondan gördüğüm ilk kerâmet buydu. Çünkü o,
bizim evin nerede olduğunu, daha önceden
bilmiyordu. Doğruca bizim eve gitti. Sonra
kütüphânemin bulunduğu odaya girdi. Çok kitabım
vardı. Elini uzatıp bir kitap çıkardı. Bana uzattı
ve;”Bu kitâbın üzerine ne yazdın?” buyurdu. Bir de
ne göreyim. Yedi sene önce gördüğüm ve târihini
yazdığım rüyâ orada yazılı idi. Bu kerâmetlerinden,
daha ilk anda bende büyük bir hâl hâsıl oldu.
Kendime gelince, bana lutf ile mukâbele edip, beni
talebeliğe kabûl buyurdu ve kapısında hizmet
edenlerin saâdeti ile şereflendirdi.”
TARİKAT-ı NAKŞBENDİYYE-yi ALİYYE
ESASLARI
Menakıb ve Düsturlar
Hazret-i Pir Muhammed Bahaüddin-i Nakşbend
[Kaddesallahu Sırrahulaziz] ‘in dış görünüşleri
şöyle idi:
Orta boylu, tıknazca vücutlu, kır sakallı be beyazı
siyahından fazla idi. Mübarek yüzleri değirmi,
yanakları biraz kırmızıya yakın ve iki kaşı arası
açık, bıyıkları, dudak kırmızılığı görülecek şekilde
açık ve üzeri kırpılı, gözleri ela ve kestane karası
denilen renkte idi ve kendisine bu görüntüde
teveccühte bulunulur.
*[Kaddesallahu Sırrıhulaziz] :Anlamını ve
okuyuşunu hatırlatmak maksadıyla buradan
itibaren metinde [K.S.] ibaresi geçecektir.
Hoca Bahaüddin-i Nakşbend [K.S.] anlatıyor:
“Çocukluğumdan büluğ çağıma kadar Hz. Hoca
Muhammed Baba Semmasi [K.S.]’in sohbetleriyle
şereflendim. Hoca hazretleri ahiret alemine teşrif
buyurunca, babam beni alıp Semerkand’a götürdü.
Orada bulunan büyük mürşidlerin ziyaretleriyle
şereflendim. Babam onlardan benim için himmet
ve dua niyaz etti. Daha sonra beni alıp Buhara’ya
geldi. Buhara yakınında bulunan Kasr-ı Arifan
denilen köye yerleştik. O günlerde Hz.Hoca-i
Azizan Ali Ramiteni[K.S.]’nin Tac-ı şerifleri bana
ulaştı. O tac bana ulaştıktan sonra halim çok hoş
oldu. Kalbimde Allah sevgisi kaynayıp coştu.
Bundan sonra Hoca Seyyid Emir Külal [K.S.]
hazretleri Kasr-ı Arifan’a gelişlerinde bana çok
iltifatta bulundular. Yine buyurdular ki:
“Büyük hocamız, Muhammed Baba Semmasiy
[K.S.] hazretleri bana: “Oğlum Bahaüddin’den
terbiye ve şefkatini eksik etme. Eğer onun
terbiyesinde kusur edersen, Hakk terbiyemi sana
helal etmem.” diye vasiyette bulundukları için ona
“Eğer Hoca Hazretlerinin vasiyetlerini yerine
getirmeyip senin terbiyende kusur edersem namerd
olayım.” diye karşılık vermiş ve elimden geleni
yapmayı nezretmiştim.”
Seyyid Emir Külal hazretleri ile aramızda geçen bu
sohbetin üzerinden günler geçmişti ki, bir gece
rüyamda Hakim Ata hazretlerinin terbiye için beni
bir dervişe havele ettiklerini gördüm. Bu rüyayı,
saliha bir ninem vardı, ona anlattım. O da: “Oğlum,
senin terbiyen ve yetiştirlimen için Türk
Şeyhlerinden nasibin vardır.” diye rüyamı ta’bir
ettikten sonra, bende terbiyem için tahsis edilen ve
rüyamda açık seçik gördüğüm bu zatı beklemeye
başladım. Birgün Buhara çarşısında gezerken o
rüyamda beni terbiyeye tahsis buyurulan dervişi
gördüm. Fakat kendisiyle sohbet edemedim.
Üzülerek kaldığım eve geldim ve oturup
düşünmeye başladım. O sırada yanıma bir derviş
geldi: “Derviş Halil seni istiyor” dedi. Habere çok
sevindim. Bir miktar hediye alıp çağrıldığım yere
vardım. Çağıran zat beni bekliyordu. Derken beni
çok iltifatlarla karşıladı, sevincini belli ettiler. Ben
kendilerine gördüğüm rüyayı anlatmaya
başlayacaktım ki, “Gerek yok, söyleyeceklerini
biliyoruz.” deyişine ve her şeyden keşifle haberli
bulunduklarına hatran kaldım. Kendilerine aşırı
derecede muhabbet duydum. Ondan sonra uzun
süre onların sohbetlerine devam ettim ve
hizmetlerini ederek kendilerinden haylice terbiye
gördüm. Bir müddet sonra Maveraünnehir Sultanı
vefat edip saltanatı verasetle o dervişe intikal etti.
O bölgenin halkı gelip, Derviş Halil’i Buhara’dan
alıp gittiler. Bende onlarla beraber gittim. Derviş
Halil saltanata geçtiği halde ben yine onun
hizmetinden ayrılmadım. Salştanatı devamı
süresince de o zattan çok istifade ettim ve çok
kerametlerine şahid oldum. O zat da bana her
zaman şefkat ve merhamet gösterip bana olan
görevini ihmal etmeden devam ettirdi. O zata
hizmetim altı yıl devam etti. Bu hizmetimi sırf
Allah rızası içinyaptım. Öylesine birbirimize yakın
olduk ki, bütün sırlarını benden gizlemedi, bende
onun idari işlerinde kendisine hiç bir yardımdan
geri durmadım. Görünüşte diğer hizmetçileri gibi
ben de hizmetinde idim. Diğer hademelere, beni
göstererek şöyle derdi:
.”Bana kim Allah rızası için hizmet ederse o kimse
halk katında aziz ve muhterem, Hakk katında da
mukarreb ve mükerrem olur.” Bu sözü bana
söylediğini anlıyordum. Çünkü ona benden başkası
Allah rızası için hizmet etmiyordu. Altı seneden
sonra o saltanat yıkıldı. Ma’mur ülke yerlebir oldu.
Bu durum, kalbimden dünya sevgisinin tamamen
çıkmasına sebep oldu. Bundan sonra kendimi
dünya ile ilgili şeylerden tamamen soydum, arıttım.
Sonra da Buhara’ya dönüp “Zeyurton” köyüne
yerleştim.
Şah’ı Nakşbend [K.S.] Hazretleri anlatıyor:
Cezbenin fazlalaştığı ve kararsız kaldığım
günlerimde, Buhara şehrinde dolaşıp kabirleri
ziyaret ederdim.Bie gece, bir takım mezarları
ziyaret etmekte iken, hangi mezara gittimse o
mezarda mezarda yanmakta olan bir kandil
gördüm. Kandillerin fitilleri ve fitil takacakları var
ama, aşağı yukarı hareket etmiyorlar. Fitillerive
fitil boğazını ta’mir etmeli ki, istenilen ışığı
verebilsinler. Hoca Muhammed Vasi’nin (r.a.)
mezarını ziyaret sırasında bana şöyle işaret olundu:
“Git, Hoca Ahmed Hafernevi’nin kabrini de ziyaret
et.” Emredilen bu kabrin ziyaretinde, iki kimse
bellerinde kılıç bağlı geldiler ve beni kucaklayıp
bir hayvana bindirip Hoca Mezd Ahon’un mezarına
getirdiler. Beni o mezarın yanında bırakıp gittiler.
O mübarek zatın kabrinide ziyaret ettim. O
mezarda da bir kandil yanmakta,yanan kandil ise
diğerlerinde yananların aynısı idi. O mezarın
yanında yönümü kıbleye dönüp, oturdum. Orada
bana kendimden geçme hali geldi. O durumda iken
gördüm ki, kabrin kıble tarafı yarılmış ve bir taht
var. O kocaman tahtın üzerine bir zat oturmuş
bulunuyordu. Tahtın önüne bir yeşil perde
çekilmiş, etrafını kalabalık bir cemaat sarmış
oturmakta idiler. Muhammed Babay’ı Semmasi de
o cemaat arasında bulunuyordu. O cemaatin
“Hacegan hazretleri” olduğunu anladım. O taht
üzerinde oturan zatın kim olduğunu merak ettim.
Orada bulunanlardan birisi bana o zatın Abdulhalik
Gucdüvani [K.S.] hazretleri olduğunu, etrafında
oturanların da halifeleri Hoca Ahmed Sıddık, Hoca
Evliya Kellan, Hoca Arif Rivekeri, Hoca Mahmud
Encır-i Feğnevi, Hoca Ali Ramiteni (yüce Allah
cümlesinin sırlarını takdis buyursun) olduklarını
söyledi ve devam etti: “Bunlar Muhammed Babay’ı
Semmasi’ye geldiler. Sen bunları tanırsın. Bunlar
sana “Tacı Azizan”ı getirdiler, onu veriyorlar. Ben
de dedim ki: “Biliyorum ; fakat ben o tac-ı şerifi
unutmuşum, şimdi nerededir?” O şahıs, tac-ı şerifin
bizim evde olduğunu ve o tac sebebiyle bana bu
ikramda bulunulduğunu söyledi.
O cemaat içindekilerinden bir diğeri bana dedi ki:
“Kulağını iyi aç; dikkatle dinle. Büyük hoca sana
birkaç kelimelik nasihatta bulunacak. O sözlerden
başkası ile Allah yoluna gitmek mümkün değildir.”
Hoca Abdülhalik Gücdüvani [K.S.] hazretlerinin
kalkıp elini öpmek üzere orada bulunanlardan izin
istedim. İzin verdiler ve hoca hazretlerinin
önündeki perdeyi kaldırdılar. Ben de vardım. Hoca
hazretlerine selam verdim ve elini öptüm.
Ziyaretlerini yapıp huzurlarında durdum. O da
süluke dair kelimeleri bir bir söylediler.
Hoca hazretlerinin söyledikleri kelimelerden
birirsibudur: “Bahaddin! Kabristanda gördüğün
kandilleri sana o şekilde göstermelerinin sebebi,
senin kabiliyet ve istidadının bu tarikatın edep ve
sülukünü taşımaya uygun bulunduğunu, ancak
sendeki fitil kabiliyeti harekete geçirmek
gerektiğini göstermektedir. Böylece istidadın açığa
çıkıp yüce Allah’ın sırları görülebilecek. Kişi,
kabiliyetine göre amel etmelidir ki maksad hasıl
olsun.”
Hoca hazretlerinin diğer öğütleri de şöyle oldu:
“Bahaddin! Ayağını şeriat caddesinin üzerine
sağlam bas ve oradan kaydırma. Bütün sünnetleri
yerine getirmeye çalış. Yüce Allah’ın emir ve
yasaklarını uygulamada dürüst hareket. Ruhsatları
terkedip bidatlardan kaçın. Her zaman Allah’ın
Resulü’ 8A.S.) nün hadis-i şeriflerini kendine
rehber eyle. Onun sahabelerinin hayat ve eserlerini
araştırıp onların gittikleri yoldan yürü.”
Hoca Muhammed Bahaüddin [K.S.] hazretleri
buyuruyor:
“Hakk yola girişimin ilk zamanlarında iki kişiyi bir
yerde sohbet ederken görsem hemen aralarına girip
faydalanmak isterdim. Eğer yaptıkları sohbet yüce
Allah’ın rızasını kazanma yolu doğrultusunda ise, o
sohbetten memnun kalır, sevinirdim, eğer faydasız
şeylerse üzülür, incinirdim.”
Her kim Seni zikretmeye evvel, sakit olmayın.
Her şey Sana zikrolmaya, anı unutmayın.
“Ve ne zaman bende bir hal gelip bastırsa, onu
anlatacak insan arardım. İsterdim ki birileri hep
Hakk konuşsa ben dinlesem Ben Hakk tarafından
konuşturulsamda beni bir dinleyen olsa..”
Yine Hoca Nakşbend [K.S.] hazretleri şöyle
buyurdu:
“Zaman zaman tarikat şeyhlerinin ve hakikat
büyüklerinin temiz ruhlarına teveccühte bulunur ve
onların alemlerini seyrederdim. Veysel Karani
hazretleri yemeyi, içmeyi zahir ve batın ilgilerini
kesmiş bir kimse idi. Hoca Muhammed Hakim-i
Tirmizi hazretleri derenksizlik ve şekilsizliğe
bürünmüştü. Ben de yirmi iki seneden beri bu zatın
ruhaniyeti üzereyim. Eğer bir kimse beni bilmek
isterse, halen şimdilerden derenksiz ve sıfatsızlık
üzereyim.”
Zamanında bir çok şeyh huzurunda iken: “Hoca
hazretleri zamanımızın kutbu ve velilerin başıdır.
Çünkü bir çok ayet ve hadiste kendisine işaret
vardır.” demelerine karşı kendisinin sükut edip
karşılık vermemesi, söylenenleri tasdik ettiği
şeklinde yorumlanmıştır.
Azizan velilerinin kutbu olarak bilinen Abdulkuds
Rahimehüllah hazretlerinden naklen rivayet
edildiğine göre Hoca hazretlerinin hükmü ve seyri
göklerin ve yerin her tarafına erişmiştir. Azizan
olarak bilinen bu kutlu yolun velileri, gökleri ve
yeri bir sofra olarak görmüş ve üzerinde hükümran
olmuşlardır. Hoca Nakşbend hazretleri de göklerin
ve yerin nazarında bir tırnak üzeri kadar olduğunu,
görülmeyecek, bilinmeyecek, ulaşılıp hükümran
olunmayacak bir şey olmadığını ifade etmişlerdir.
Bu ifadeler, Azizan velilerinin ne büyük derecelere,
ne ulaşılması güç yetkilere ve himmetlere sahip
olduklarını ortaya koymaktadır.Yüce Allah onların
derecelerini büyüttükçe, eşya onlara ve onların seyr
ve imkanlarına göre küçülmektedir.
“Hoca Nakşbend [K.S.] hazretleri her zaman
fakirlik hali yaşadı; dünyaya değer vermedi, yüce
Allah’tan başka hiçbir şeyi önemsemedi; varlığında
yok etti, eritti. Her zaman fakirliği över, saliklerini
ona teşvik eder ve: “Biz her ne bulduksa fakirlik
sıfatıyla bulduk,” derler idi. O derce yoksul bir
hayat sürdürmekte idi ki, evinde bulunan
mescidlerine kış günü yayacak kilim olmadığından
lime lime hale gelmiş köhne bir kilim yayarak
üzerinde ibadetlerini geçirirdi.
Yiyecek ve içeceklerinin helal olmasına azami
dikkat etmekteydiler. Şüpheli şeylerden, haramdan
sakınırlardı. Her zaman topluluklara: “İbadet on
kısımdır; bunun dokuz kızmı helal kazanmak için
çalışmak, bir kısmı da diğer ibadetlerle meşgul
olmaktır.” mealindeki hadisi şerifi hatırlatır, bu
yolda tavsiyelerde bulunurlardı.
Son derece fakirlik ve yoksulluk içerisinde geçen
hayatlarına rağmen,olanlarıyla ikramda bulunur,
var olan bir şeyi muhtaç bulunanlardan asla
esirgemezdi. Kendisine hediye edilen bir şeye
bazan da iki misliyle karşılık verir hediyeleşirdi.
“Hediyeleşiniz ki, sevginiz ve muhabbetiniz devam
etsin.” hadis-i şerifine göre hareket ederlerdi.
Sofrasında başkaları da bulunuyorsa, onları yüce
Allah ile beraber sofrada bulunduklarına dair
uyarıda bulunurlar, içlerinde gaflette olanları
kibarca ve incitmeden ikaz ederlerdi. O’nu
hatırlamadan, O’na şükretmeden yutulan lokmalara
hayıflanır, yiyenleri, yediklerinin rahatsız etmemesi
için çok dikkat ederlerdi. Gafletle, öfke ile ve ikrah
iile pişrilen yemekten yemezlerdi. Saliklerine de
böyle pişirilen yemekten yedirmezlerdi.
Rivayete göre, Hoca hazretlerinin dostlarından biri
onlara hediye olarak poğaça getirmişti. Yanında
bulunanlara şöyle dedi: “Bize bu poğaçadan yemek
uygun düşmez. Çünkü bu poğaçanın hamuru öfke
ile yoğuruldu ve öfke ile pişirildi.” İstemeyerek
hizmet edilen bir sofradan da yemek yemezler idi.
Sohbet sırasında sık sık tekrar ettikleri hususlardan
birisi de şu yoldaki ihtarları idi:
“Herhangi bir yiyecek veya içecek istemeyerek,
gaflet üzere iken veya öfke ile ortaya getirilse, o
yiyecek mekruh olur. Onda hayır ve bereketten eser
kalmaz. Çünkü öyle bir yiyecek ve içeceğe nefis ve
şeytan müdahale eder.Öyle bir gıdayı alan kimsede
muhakkak surette bir hastalık ve bir sıkıntı
meydana gelir. Bunun içindir ki, bütün salih ameler
ve yararlı hizmetler huzurla pişirilen, dikkat
edilerek yenilen ve içilen gıdaların eseridir.
Zamanımızın insanlarının salih amel işlemeye
muvaffak olamayışlarının ne nedeni, yiyecek ve
içeceklerini kazanmada, pişirmede, kotarılmada
dikkatsizlikten başka bir şey değildir. Her şeyde,
bilhassa kılınan namazlarda huzur duymanın ve
ilahi zevke ermanin yolu helal olarak kazanılan,
isteyerek pişirilip kotarılan yemekten geçmektedir.
Her şeyde başarılı olmanın sırrı, her zaman ve her
yerde yüce Allah ile beraberliğin bilincinde
yatmaktadır.
Hoca Nakşbend [K.S.] hazretlerinin Serahs’te
bulunduğu sırada Herat malikinden kendisine bir
mektup geldi. İçeriği şöyle idi: “Hoca hazretlerinin
sohbetine şiddetle ihtiyacımız vardır ve bu hususta
çok arzuluyuz.Teşrifleri mümkün müdür?
Emirlerini bekliyoruz.” Hoca hazretleri, devlet
ricalinin ayağına gitmek istemiyordu. Ancak, melik
oralara gelirse, kendisini ağırlamak için fakir
fukaraya yük olur endişesiyle, onun gelişini bir
yerde önlemek için Serahs’ten ayrılıp Herat’a doğru
yola çıktılar. Sonunda Herat’a ulaşıp Melik ile bir
araya geldiler. Melik, belde eşraf,a’yan, ulema ve
meşayihini toplayıp Hoca hazretlerinin
ziyaretleriyle şereflenmelerini sağladı. Bir müdet
sonra orta yere sofra kuruldu. Orada bulunanlar
kurulan sofranın etrafında toplandılar. Hazır
yemeklerden yemeğe başladılar. İçlerinden Hoca
hazretleri sofraya oturduğu halde hazır sofraya
uzanıp, hazır yemeklerden yemiyordu. Bir aralık
sofraya av eti getirildi. Hoca hazretleri av etinden
de yemeyince, sofrada bulunan alimlerden biri
Hoca hazretlerine, av etinin helal ve şüpheli
gıdalardan beri olduğunu, niçin av etinden
yemediğini sordu. Hoca hazretleri buyurdular ki:
“Melik sofrasında yemek yemek benim için uygun
ve münasip değildir. Çünkü ben dervişler
cemaatının kendisine inanılanıyım. Burada benim
cemaatımdan olanlar da bulunmaktadır. Melik
sofrasından yemek yemediğimi bilirler. Ancak
sofrada helal yiyecek bulunup bulunmadığını
bilmezler. Benden şüpheye düşerlerç Bundan da
inançları zedelenir ve bana olan bağlılıkları sarsılır.
Bu durumda benden faydalanmalarına imkan
kalmaz. Emekleri boşa gider.”
Orada bulunanların tamamı bu yerinde ve
inandırıcı cevaptan yeterince faydalanmış ve tatmin
olmuşlar ve Hoca hazretlerine takdirlerini
bildirmişlerdir.
Sofra kaldırıldıktan sonra Melik, Hoca hazretlerine:
“Bu seviyede dervişlik size miras mıdır?” diye
sormaktan kendini alamadı. Hoca hazretleri: “Miras
değildir ama yüce Rabbim “Rahman olan Allah
tarafından kullarına öyle bir cezbe ikram olunur ki,
bu ikram bütün cinlerin ve insanların amellerine
denk bir lütuftur.” anlamındaki hais-i şerifin sırrını
bende tecelli ettirmiştir. Ben bu cezbe mutluluğuna
erişmek suretiyle bu dereceye ulaştım.” diye
karşılık vermiştir. Melik, Hoca hazretlerine tekrar
sordu:
“Sizin tarikatınızda halvet olur mu?” Hoca
hazretleri cevap olarak:
éHalvet der encümen tabiri, bu tarikatın en
büyüklerinden olan Hoca Abdülhalik Gucdüvani
[K.S.] hazretlerinin sözüdür.” diye karşılık verdi.
Melik tekrar sordu:
“Halvet der encümen’in anlamı nedir?” Hoca
hazretleri: “Zahirde (görünüşte) halk ile, batında
(içte, kalpte, gönülde) Hakk ile olmak demektir.”
buyurdular.
“Enis ol yarine batında, vahşet eyle zahirde,
Budur ayin-i aşık yar ile ağyar arasında.”
Daha sonra Melik sorularını şöyle sürdürdü: “Bu
söylediğimiz insan için manen mümkün müdür?”
Hoca hazretleri: “Bu mana mümkün ve müyesser
olmasaydı yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de “O,
insanları ne ticaret ve ne de alışveriş Allah’ı
anmaktan, namaz kılmaktan, zekat vermekten
alıkoyar. Bunlar, gönüllerin ve gözlerin döneceği
günden korkarlar.” buyurmazdı”. diye karşılık
verdiler. Melik tekrar sordu:
“Velilerden bazıları, velayetin nübüvvetten daha
üstün olduğunu söylemektedirler. Bu nasıl olur?”
Hoca hazretleri: “Bundan maksad, peygamberlere
mahsus olan velayettir. Çünkü nebinin velayeti
nübüvvetinden efdaldir.” buyurdular. Melik ile
aralarında geçen bu konuşmalardan sonra Hoca
hazretleri meclisten kalkıp Şeyh Abdullah
Ensari’nin evine gittiler .
Melik de Hoca hazretleri için nice çeşit kıymetli
hediyeler hazırlayıp, arkasından gönderdiyse de
Hoca hazretleri gönderilen hediyeleri kabul
etmeyip şöyle buyurdular:”Nice yıllar var ki, yüce
Allah’ın yardımı sayesinde kimselerin gücünün
yetmediği fakr maydanında sırtımı yere
getiremediler. Melike söyleyin. Gönlünü böyle
şeylerle meşgul etmesin.”
Daha sonra Melik bizzat evinden bir gömlek, bir iç
donu ve bir mendili Hoca hazretlerine hediye
olarak gönderdi. Hoca hazretlerine şöyle
denilmesini de tenbih etti: “Bunlar, kendi elimin
emeğidir ve helal cinstendir. Hoca hazretlerinin
bunları kabul buyurmasını özellikle diliyor ve
kendisine yalvarıyorum.” Hediyeleri getiren kimse
durumu aynen iletti ve ayrıca kendiside hayli
yalvardı ise de Hoca hazretleri bu hediyeleri de
kabul etmedi. Halbuki Hoca hazretlerinin bu
hediyelere ihtiyacı vardı. Sırtında bir gömleği
bulunmadığı gibi, yalnız başında köhne bir sarık ve
ağağında yırtık bir pabucundan başka bir şeyi
yoktu. Böyle bir ihtiyaç durumunda bile, Melik
tarafından gönderilmiştir, milletin hakkı olabilir
endişesini daima taşıdı ve şüpheli gördüğü şeyyi
hediye olarak kabul etmemekte ısrar ettiler.
Hoca Bahaüddin-i Nakşbend [K.S.] hazretleri bir
gün binek olarak bulundurdukları hayvanlarına
binip, arkasında kalabalık bir derviş gurubu ile
yolculuğa çıktılar. O sırada Hoca hazretleri şiddetle
ağlamaya başladı. Onu yaya olarak takip eden
dervişlerde aynı şekilde şiddetle ağlamaya
başladılar. Fakat kimse Hoca hazretlerinin ağlama
sebebini bilmiyordu. Bu hal uzun süre devam
ettikten sonra bükük bir boyun ve ezik bir yürekle
Hoca hazretleri şöyle buyurdular:”Ben bugüne
kadar hayatı hiç bir işe yaramamış, boşa geçmiş,
müflis bir kimseyim. Benim gibi birisine selam
vermeye bile değmez. Verdiğim selam da zaten
almaya değmez. Rabbim beni bunca insan arasında
maskara eyledi. Bunca insan beni bir şey sanıp
etrafımda toplandılar. Ne yazık ki kimse benim bu
perişan ve işe yaramaz halimi bilmemektedir.”
Hoca Nakşbend [K.S.] Hazretleri buyuruyor:
“Bizim tarikatımız en doğru ve en sağlam yoldur.
Bu yola giren, yüce Allah’a uzanan sağlam bir ipe
yapışmış olur. Bu tarikat, Allah’ın Resulü
(A.S.)’nün sünnetine bağlı olmak ve onun
sahabelerine uymak şeklinde kurulmuş ve
yürütülmektedir. Bunun içindir ki, bu tarikatta az
bir amelle çok yol alınır. Ne var ki, sünnete uymak
kolay bir iş değildir.
Eğer biz istersek, saliklerimizi bu yolda cezbe ile
terbiye ederiz. Gerçek mürşid, mütahassıs bir
doktor gibidir. O, ilacını hastanın hastalığına göre
verir. Nitekim, yüce Allah da kullarına farklı
muamelelerde bulunur. Kimini zengin, kimini
fakir, kimini sağlıklı, kimini hastalıklı kılmıştır.
Bizim tarikatımız, sohbet tarikadıdır. Gizlilik;
şöhret ve felakettir. Sohbetin taraflar için faydalı
olabilmesi, tarafların birbirleride fani olmasıyla
mümkündür. Tarafların birbirlerinde fani olmadığı
sohbetten yarar sağlanamaz. Bizim sohbetimize
katılanlardan bazısının kalbine muhabbet tohumu
ekilmiştir. Ne yazık ki, yüce Allah’tan başkasına da
yer verilen o kalplerde tohum gelişememektedir.
Bize düşen şey, böyle kimse kimselerin kalbini o
fazlalıklardan temizlemektir. Muhabbet filizlerinin
boy atması bu temizlemeye bağlıdır. Bazılarının
gönlüne de bu muhabbet tohumu henüz
atılmamıştır. Görevimiz, böylelerinin kalbine de
muhabbet tohumunu saçmaktır. Kalplerde
muhabbet ağacını bitirip büyütmek ve meyveye
dönüştürmek işin esasını teşkil eder. Kimin
kalbinde bizim sevgimiz varsa, ister uzakta olsun,
ister yakında, o kimse bizimledir ve bizim
terbiyemiz altında korunmaktadır.İşimiz gece
gündüz o kimsenin gönlünde muhabbeti
geliştirmek ve o gönlü zararlı şeylerden
korumaktır. Sevenle sevilen arasında perde yoktur.
Bizim tarikatımızda salik hangi makama eriştiğini
bilmemelidir. Rıza makamına eriştikten sonra bu
hususta sakınca kalmaz. “Bulunduğu makama rıza
göstermeyen salike, o makam perde olur”
denilmiştir.
Salik, Allah dostlarından birine yakınlık elde
ederse, önceki ve dostluk sırasındaki hallerini
tartmalıdır. Yeni dostluğu salikin hallerinde
güzelleştirme ve geliştirme sağlamışsa bu dostluğu
keser. Dostluğunda fayda görülen bir kimsenin
dostluğunu devam ettirmek farzdır.
Mürşidler, basiret sahibi kimselerdir.Onların gönül
gözleri açık olup, yüce Allah’ın ezel lütuflarını
bilirler ve ona göre davranırlar. Hepsi de kerem
sahibidirle Yüce Allah’ın lütuflarını kimseden
esirgememeyip lütuf ve keremde bulunurlar.
Saliklerin kusur ve hatalarınıgörür, affederler.
Mürşidlerin değişik halleri vardır. Yüce Allah’ın
lütuflarını görür ve ona göre vaktinde mukabelede
bulunurlar.
Mürşidlerden bazıları, saliklerinin kabiliyetine göre
muamele eder. Eğer salik, henüz işin başında
bulunuyorsa, mürşidleri onların yükünü kendi
üzerlerine alırlar. Yüce Allah’ın Hazret-i Davud’a:
“Ey Davud! Beni bulmak isteyen bir kimse
görürsen ona yardımda bulun.” şeklinde buyurduğu
gibi o gurupta bulunan mürşidler salikine yardımcı
olurlar. Bir mürşidin, salikine süluk ettirebilmesi
için onlar üzerinde çok gayret göstermesi gerekir.
Salikin gereği gibi yol alabilmesi tarikat hallerinde
yakin’e erişmesine, yani samimi olarak inanmasına
ve ona göre hizmette bulunmasına bağlıdır.Salikin
yakıne erebilmesi ise ancak mürşidinin ona
himmette bulunmasıyla olur. Bütün gayretler ve
kulluk hizmetleri yakin derecesine ulaştıktan sonra
bekleneni verirler. Salikin kendi zorlaması ve kendi
gayretiyle kazanılacak yakin, basit bir sebeple
elden çıkabilir. Mürşidlerin himmetiyle kazanılan
yakin bozulmaz ve elden çıkmaz. Yapılan ibadetler
ve mücahedeler üzerinde mürşidin himmeti varsa
ve buhimmet o mücahede ve ibadet sahibi saliki
yakin mertebesine ulaştırmışsa, elbette onun
sonunu derecelerden geçerek yüce Allah’a vuslat
takip edecektir. Zikrin beklenen sonucu vermesi de
yine mürşidin himmetine bağlıdır. Kamil bir
mürşidden alınıp yerine getirilen zikir vuslata
götürür.Mürşidsiz, terbiyecisiz eda eda edilmeye
çalışılan zikir, ibadet olsa bile, kişiyi vuslata
götürmez.
Hoca Şah’ı Nakşbend [K.S.] Hazretleri diyor ki:
“Bizim ihtiyarımız (seçeneğimiz),saliklerimizi
cezbeyle meşgul eylemektir. İstersek, süluk yolu ile
de terbiye ederiz. Bu yola henüz girmiş bulunan
salikin, saliklerimizle sohbette bulunması gerekir.
Böylece bizim sohbetimize girmeye kabiliyet
kazanır.
Hoca Nakşbend [K.S.] hazretleri buyuruyor:
“Bizler maksada ulaşmak için bir vasıtayız.Bizim
işimiz, saili, bir yere geldikten sonra bizden
koparıp maksudları ile birleştirmektir. Saliklerini
hakkıyla terbiyeye ehil olan gerçek mürşidler,
süluk ettirecekleri çocukları alıp, tarikat beşiğine
yatırıp terbiye memelerinde, himmet sütüyle onları
büyütüp, besleyip, terbiye edip manevi büluğa
erdirirler. Daha sonra da onları kendilerinden ayırıp
yüce Allah’ın katına (zuhuruna) yerleştirirler.
Ondan sonra onları Alemlerin Rabbi olan yüce
Allah terbiye eder, kendisine alır.
“Mümkün olur mu vusul maksuda?
Kılavuz olmasa inayet-i yar.”
Salik, ebediyetlere kadar yaşasa da mürşidinin
kendisine verdiği emeğin hakkını ödemeye çalışsa
buna gücü yetmez.
Hakiki derviş ayağına batan bir dikenin bile niçin
battığını bilir; bilmelidir de. Allah ehli olan veliler,
insanların bunca yükünü bir gönül kazanmak için
çekerler. Hiç bir gönül yoktur ki, yüce Allah’ın
onun üzerinde nazarı olmamış olsun. Gönül
sahibinin, gönlüne yüce Allah’ın nazar ettiğini bilip
bilmemesi farketmez. Yüce Allah’ın tecellisine
mazhar olan bir gönlü ele geçiren kimse ondan feyz
alır. Onun nazarının ne zaman hangi gönül
üzerinde olduğu bilinmez. Onun içindir ki, her
gönlü kazanmak için gayret etmek gerekir.
Salik, sürekli olarak yerine getirdiği bir nafileyi,
daha sonra arada sırada yerine getirmeye başlarsa o
ibadetin salike bir faydası olmaz. Arada sırada
nafile terkedilirse de bunu nefsin hoşuna gidecek
hale getirmemelidir. İçimde nefsin hazzı bulunan
bir ibadetten hayır gelmez. Öylesi ibadet Hakk
katında reddolunur. Allah’ın Resulü (A.S.)’nün
duası bereketiyle bu ümmette herhengi bir hayvan
suretine zahiren değişme olmaz; manen değişim
olur.
“Olmadı bu ümmet içre mesh’ü ten,
Mesh’ü dil vardır, muhakkak anla sen.”
Yüce Allah’ın veli kulları, O’nun bir takım sırlarını
anlarlar. Fakat anladıklarını izin olmadan
açıklayamazlar. Sırları gizlemek iyi kişilerin işidir:
Tarafımızdan zaman zaman bazı kişilerin tehlikeli
halleri açıklanmaktadır. O açıklamalar, bizim kendi
isteğimizle olmamaktadır. Yüce Allah bizim
dilimizden o açıklamaları yapmaktadır. Derviş olan
kimsenin dış alemi renksiz, iç alemi gürültüsüz
olmalıdır.
Dervişler, vakitlerini israf etmezler, vakti paradan
önemli görürler; bu günün işini yarına bırakmazlar.
Bu bakımdan dervişlere “İbnü’l vakit”, vaktinin
kıymetini çok iyi bilip ona göre değerlendiren
kimse, denilmiştir.
Zamanımızın bu yola isteklileri ise bu yolda ne
istediklerini kendileri bilmek istemezler. İsterler ki,
Hakk’ı isteyip bilmeden O’na ulaşıp kavuşsunlar.
Bir kimse birazcık gayret gösterip kulluk
hizmetlerinde bulunsa, yüce Allah o kimsenin
kalbine isteme duygusu doldurup bize gönderir, biz
de o kimsenin Allah’ın lütfundane kadar nasibi
varsa ona sevkederiz. Gerçekte mürşid yüce
Allah’tır. Her şeyde ve her hususta O’nun
hükmügeçmektedir.
Allah’ın dostu olan veli öyle bir kimsedir ki, o bir
bağa girse, bağda bulunan her ağacın
yapraklarından “Ey Allah’ın veli kulu!” diye
kulağına ses gelir. Veli bunların hiç birisine iltifat
etmeyip, boynunu büker, geçmişteki hatalarını
gözünün önüne getirir; kusurlu bir kul olduğunu
kabul eder. Bu makamda kemal mertebesinin
doruğuna yükselen Allah’ın Resulü(A.S.)’dür. Yüce
Allah ona her ne lütfettiyse o hep kulluğun boynu
büküklüğünde kaldı, kendisinin tezellül halini
yadırgayanlara”Ben şükreden bir kul olmayayım
mı?” diyerek karşılık verdi. Velilerden bazısının
Allah katında kusurlarına bakılmayıp
affolunmaları, fena (yokluk) halinde iken o kusuru
işlemelerindendir. Yoksa, insan olarak velinin
işlediği kusur, veli olmayanın işlediği kusura göre
daha çirkin ve daha ağır cezayı gerektirir.
Hoca Nakşbend [K.S.] hazretleri buyuruyor:
“Haberde şöyle gelmiştir: İki günü birbirine müsavi
olan kimse zarardadır. Bir gün sonrası bir gün
evvelkinden daha şerli ve zararlı olan kimse yüce
Allah’ın lanetine müstahaktır. Bir sonraki günü bir
evvelki gününden daha iyi olmayan noksandır. O
kimsenin ölmesi daha hayırlıdır.” Bu haber bir
hadis-i şerif olup, zahiri amelleri içine aldığı gibi
batın amellerini de içine almaktadır. Çünkü zahir
amellerde yükselmenin bir sınırı vardır. Her ibadet
“en az ve en çok” sınırları içinde yapılmaktadır.
Batın amellere gelince, bunların sınırı ve sonu
yoktur. Batın amelleri, yüce Allah’a teveccühte
bulunmak, O’nun sevgi ve merhametinde erimek ve
O’nu bilip sırlarına ortak olmak şeklinde devam
eder.
Salik, her zaman yüce Allah’a teveccühte
bulunmaya, O’nun muhabbetiyle hallenmeye ve
O’nun sırlarını keşfedip büyüklüğü karşısında erim
erim erimeğe devam etmelidir. Bunlarda
makamdan makama geçme ile beraber, bu
geçişlerin sonu yoktur. İsti’dadı olan için sürekli
yücelme ve yükselme vardır.
Hoca hazretleri bişr gün, Allah dostlarının kalpteki
hatıraları (yaramazlıkları) nasıl anladıkları soruldu.
“Feraset nuru ile anlarlar”, “Yüce Allah, feraset
nurunu veli kullarına keramet olarak vermiştir.
“Mü’minin ferasetinden korkunuz. Çünkü o
Allah’ın nuru ile bakar hadis-i şerifi ile buna işaret
buyurulmuştur.”
Zamanın büyük bilginlerinden birisi şöyle anlattı:
“Gençliğimde Hoca hazretlerine karşı çok ilgi ve
muhabbetim vardı. Bunun eseri olarak bende
birtakım manevi haller meydana geldi. Her
görüştüğümüzde: “Beni hatırdan çıkarma” diye
tavsiyede bulunurlardı. Ben de kendisini her zaman
aklımda tutar, kendisine rabıta ederdim. O sıralarda
babam hacca gitti, beni de yanında
götürdü.Giderken yolumuz Herat’a uğradı. Şehri
gezip dolaşırken Hoca hazretlerini aklımdan
çıkarmışım ki, bende olan o güzel haller de bende
yok oldular. Bir müddet sonra Herat’tan ayrıldık ve
yolumuz üzerinde bulunan Isfahan’a vardık. Orada
Isfahan halkının dua ve himmet aldıkları büyük bir
zat vardı. Büyüklüğüne dair keşif ve kerametlerinin
haberi etrafa yayılmıştı. Babam beni alıp o zatın
yanına götürdü. Benim için o zattan himmet istedi.
Fakat ben Hoca hazretlerinden çok korktuğum için
o zattan himmet istemedim. Isfahan’dan da ayrılıp
Hicaz’a ulaştık ve Kabe’yi ziyaret ve hac görevini
eda ettikten sonra memlekete döndük ve ilk fırsatta
da Hoca hazretlerinin ziyaretine gittim.
Hoca hazretlerinin rabıtasını unutup, boşluğa
düştüğüm ve Isfahan’daki zatı ziyaret ettiğim için
kendisinden çok korkmaya başladım. Hoca
hazretleri durumumu görünce şöyle buyurdular:
“Korkmana gerek yok; biz kusuru bağışlarız. Sen
benim oğlumsun. Benim oğullarım üzerinde kimse
tasarrufta bulunamaz.”Sonra şaka olarak şöyle
buyurdu: “Herat’a gidince beni niçin unuttun?”
Hoca hazretlerini bir gün bir bağa davet ettiler. O
da dervişlerini alarak davet edilen bağa gitti.
Davetli bulunduğu yerde ilim ve devlet
adamlarından hayli kimse vardı. Hoca hazretleri o
toplantıda hayli sohbette bulundular. Oradaki
sohbet ve ziyafet bittikten sonra herkes dağıldı.
Hoca hazretleri de dervişleriyle bağdan dışarı çıkıp
etrafı iyi görebilecek bir yerde bir ağaç gölgesinin
altında oturdular. Ziyafet yeri olan bağda
davetlilerden bir miktar insan kalmıştı. Onlara,
Mevlana Arif adında bir kimse tasavvuf ile ilgili
sohbetlerde bulundu. Sohbetini dinleyenlere
sıkılma hali gelip, dağıldılar. Ziyafet sahibi de bazı
talebelerle birlikte bağdan çıktılar ve Hoca
hazretlerinin yanına gitmek istediler. Fakat içlerine
bir korku düştü de Hoca hazretlerinin yanına
gidemediler. Bu durumu bağ sahibi Hoca
Alaeddin’e anlattı.
Hoca hazretleri, öğle namazını kılmak için tekrar
bağa döndü. Bağın bir yerinde öğle namazının
sünnetine durup kıldılar. Cemaatle farzı kılmak
içim Mevlana Ebu Bekir’i imam olarak öne
geçirdiler.Mevlana Ebu Bekir bir türlü başlangıç
tekbirini alamadı. Sonra Hoca hazretleri ileri geçip
öğle namazının farzını imam olarak kıldırdı. Hoca
hazretlerinin imamlığı sırasında cemaatte
bulunanlara öyle bir hal geldiki, her biri bir başka
türlü cezbelenip kendinden geçtiler.
“Mürşidlerin kılıcı kınından sıyrılmış durumdadır.
İnsanlar bazan o kılıçlara kendilerini vurur ve
perişan olurlar. Aslında onlar çok merhametlidirler.
Kimseye durup dururken kılıç vurmazlar.”
Hoca hazretlerinin dervişlerinden biri anlatıyor:
“Çok küçük yaşımda iken, Cinaniyan’dan
Buhara’ya geldim. Alimlerin dervişlerin
toplantılarına devam ediyordum. Bir ara Hacca
gittim ve tekrar Buhara’ya döndüm. O zamanlar
nefsani duygularım çok taşkınlık gösteriyordu.
Neredeyse nefsimin esiri olup şakilerle olacaktım.
Ben bu fena kuruntular içinde bocalarken, bir cezbe
gelip beni kendimden geçirdi ve kendimi Hoca
hazretlerinin meclisinin ortasında buldum.
Bulunduğu mecliste çok derviş vardı. Hov,ca
hazretleri beni özellikle çağırıp yanlarına oturttular.
Ve ense köküme bir tokat vurdular. O tokattan
halim çok değişti. Elimde olmadan yüksek sesle bir
nara attım. Hoca hazretleri, celallenip yüksek sesle
bana:”Kendini tut; bağırma.” dedi ve “Eğer sen
sabredip nara atmasaydın, işin bir sohbetle
görülecekti. Ne yazık ki, sabredip susmadın. Gel,
bak; şimdi sana halini göstereyim.” buyurdu. Daha
sonra bana teveccühte bulundu. O teveccühle
durumumu iyice seyrettim. Bütün bedenim pislik
dolu idi. Her tarafımdan pislik akıyordu. Sanki ben
gölüne batmıştım. Bunun üzerine Hoca hazretleri
şöyle buyurdular:
“Doğru söyle, kendini nasıl gördün?” Ben de
kendimde gördüklerimi olduğu gibi söyledim. O
zaman Hoca hazretleri yüzünü dervişlerden tarafa
çevirip buyurdular ki:
“Bu kişi bizim sohbetimize ulaşamasaydı dünyadan
imansız göçerdik.” Hoca hazretleri bana o zaman
inabe verip dervişlerinin halkasına aldı. Sapıklık
yolunda iken kurtulup hidayete kavuştum.
Şakilerden iken, Hoca hazretlerinin himmetiyle
saidlerden oldum.
Hoca hazretleri bir gurup dervişi ile bir evin
damında oturmuşlardı. Orada çok faydalı ve
bereketli sohbetlerde bulundu. Sohbet sırasında bir
ara şöyle buyurdular:
“Siz mi beni buldunuz, yoksa ben mi sizi?”
Dervişler: “Biz sizi bulduk” dediler. Hoca
hazretleri: “Madem ki sizler beni buldunuz, öyleyse
yine bulun.” deyip dam üzerinde gözden kayboldu.
Her tarafa göz gezdirdilersede Hoca hazretlerinin
izine rastlamadılar. İddialarının çürük ve temelsiz
olduğunu anladılar ve: “Siz bizi buldunuz elbette.
Sizin cazibeniz, lütuf ve kereminiz olmasa sizi
bulmak kimin haddine düşer.” diyerek kusurlarını
kabullendikten sonra, Hoca hazretleri tekrer
kendilerini açığa vurdular. Hoca hazretlerinin
oturduğu yerden kalkmadığını, olduğu yerde
dervişlerinin gözünden kendini gizlediğini
anladılar. Bu durumdan çok utanıp onun büyüklüğü
hususunda hayrette kaldılar.
Hoca Alaeddin anlatıyor:
“Hoca hazretlerine bağlandığım günlerde
muhabbetleri bende öyle eser bırakmıştı ki,
kendilerini görmeden bir an bile kalsam bana uzun
yıllar gibi geliyordu. Bir an bile sohbetlerinden
uzak kalamıyor, mübarek yüzlerini görmeden
duramıyordum. Kendisine bağlılığım ve
muhabbetim bu ölçüde devam ederken bir gün bana
dönüp şöyle buyurdular:
Sen mi beni dost edindin, yoksa ben mi seni?
Dedim ki: “Siz sultanımız ben fakire iltifat
buyurdunuz, bendeniz de size dost edindim .”
Bunun üzerine Hoca hazretleri buyurdular ki: “Bir
saat kadar beklersen, doğru olan sana bildirilir.” O
andan itibaren bende Hoca hazretlerine karşı
muhabbetteNn eser kalmadı . Dediler ki : “Gördün
mü? Muhabbet , dostluk
benden midir, yoksa senden midir?:
Konuyla ilgili farsça beyitin anlamı:
“Canib-i ma’şuktan olmazsa muhabbet aşıkak,
Sa’y-i aşıkı mahbuba isal eylemez.”
Mahbub”u hakiki, kabul perdesini “yuhibbühüm”
yüzünden kaldırıp açmadıkça, hangi yiğit ayağını
“Yuhibbunehüm” saray perdesi tarafına atabilir.
Zamanın şeyhi ve kutbu Abdü’l Kuddus [K.S.]
hazretleri anlatıyor:
Hoca hazretlerinin ahirete teşriflerinde, bizzat defin
hizmetlerinde bulundum. Ne zaman ki kendisini
kabirde yerlerine koyduk. Yüzünün döndürüldüğü
taraftan kendisine bir kapı açıldı ve hadis-i şerifte
bildirildiği üzere, “Muhakkak ki kabir ya Cennet
bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem
çukurlarından bir çukurdur.” sözünün anlamı ortaya
çıktı. Açılan kapıdan iki huri gelip Hoca
hazretlerine selam verdiler. Yüce Allah’ın
kendilerini Hoca hazretleri için yarattığını,
yaratıldıktan beri kendisine hizmet için
beklediklerini bildirdiler. Hoca hazretleri onlara
şöyle dedi:
“Benim Allah’ımla aramda sözleşme vardır. Bana
mübarek cemalini göstermedikçe ve bana müntesip
olanlarla, hangi sebeple olursa olsun, sohbetimde
bulunanlara ve duydukları ile amel edenlere şefaat
yetkisi almadıkça hiçbir şey ve hiçbir kimseyle
meşgul olamam.”
1) Makâmât-ı Muhammed Bahaüddin Nakşbend
(Selâhüddîn ibni Mübârek el-Buhârî)
2) Reşahât; s.78
3) Hadîkat-ül-Evliyâ; s.44
4) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.144
5) Mu’cem-ül-Müellifîn
6) Kâmûs-ul-A’lâm; c.2, s.1412
7) Hadâik-ul-Verdiyye; s.125
8) Mektûbât (İmâm-ı Rabbânî); c.3, 123. Mektub
9) Nefehât-ül-Üns; s.418
10) El-Hadâikü’l-Verdiyye

Yazar: nasihatler.org

paylaş

Bir yorum yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>