Güzel Sözler

 

          TEMİZLİĞİN MERTEBELERİ

         

Peygamberimiz (S.A. V) ” Temizlik imanın yarısıdır.”  buyurmaktadır. Bu Hadis-i Nebevi-deki temizlikten muradın yalnızca zahiri temizlik olması akıldan uzaktır. İçini harap vaziyette bırakıp dışını su ile temizlemek. Bu anlayış manadan uzaktır.

Temizliğin mertebeleri dörttür:

  • ·Dışını maddi ve manevî pisliklerden temizlemek.
  • ·Uzuvlarını günahlardan temizlemek.
  • ·Kalbi, kötü ahlâktan temizlemek,
  • ·Sırrı, Allah’tan gayrisinden temizlemektir

         Sonuncusu; Peygamberlerin, velilerin, salihlerin, Sıddîkların temizliğidir.

         Sen, dışını zahiri pislikten temizlediğin zaman kalbini de temizlemekten gaflet etme. Önce tövbeye ve eksik bıraktığın şeylere nedametle temizlemeye; gaflet gösterdiğin şeylere, irtikâp ettiğin suçlara, gelecekte de yapılması vacip olan hususları, terk etmeye kesin olarak karar verdiğin vazifelere karşı ağlamaya; hakiki hidayetin başlangıcı olan mücadele yolunu bilmeye çalış.                                                                                                                    (Ruhussâlât)

                                      

                                       MUSİBETLERE SABIR…

Cenâb-ı Hak kullarını zaman zaman muhtelif musibetler ile imtihan eder. Kitabında bu hususa dikkat çekilmektedir.”Her yıl bir veya iki kere çeşitli belâlara çarpıldıklarını görmezler mi?

Böyle iken, yine tövbe etmezler ve ibret almazlar.” ( Tevbe suresi: 126 Diğer bir ayet-i celilede de mealen: “Andolsun ki sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere lütfu keremimi müjdele.” buyrulmaktadır.

                                                                                                                                ( Sure-i Bakara 155)

Dikkat edilirse,  ayet-i kerimelerde,  kulun geçeceği üç basamağa işaret vardır.

          İlk basamak: Belâ ve musibetler ile imtihan olunmak. Belâ, insana itaat hâlinde gelir de itaate devam ederse, rütbe ve derecedir. Gaflet hâlinde iken gelir de uyanırsa, mağfirettir. İsyan hâlinde iken gelir de o hâlden dönerse, af ve mağfiret, günaha devam ederse, cezadır. Peygamber                              Efendimiz şöyle buyurmaktadır: ” Mükâfatın büyüklüğü belânın şiddetine göredir. Allah sevdiği topluluğu belâya uğratır…”  ( Riyazüssalihin c.1 s.256 )                                                                                                                                                                   

İkinci basamak: Musibetlere sabretmek. Sabır, acıya katlanmak, insan tabiatına hoş gelme-yen bir takım hâllere, tahammül etmekten ibarettir. Sabır, tâata devam etmeye, günahları terk et-meye, musibete katlanıp, kimseye şikâyette bulunmamaya azmetmektir. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’inde şöyle buyurmaktadır mealen: ” Ey iman şerefi ile temayüz etmiş olan kâffe-i ehli iman! Sabr-u salât ile yardım isteyin. Şüphe yok ki, Allah sabredenler ile beraberdir.” (Sure-i Bakara 153)

          Sonuncu basamak ise, belânın kendi kusurlarından dolayı geldiğini düşünüp, ibret almak ve hâlini düzeltmektir. İbret; uyanmayı icâbettiren hâdisedir. İbret almak ise; ders alınacak hâdise karşısında uyanıp, mevcut hâli değiştirmektir. ”Musibetler, hakka davet, nura hidayet içindir.”

    

HİKMET EHLİNDEN HASİHAT                                                                                                                        

Malını sakındığın gibi dilini de sakın.   Nafakanı tarttığın gibi sözlerini de tart.

          Sözünü ölçülü sarf et ve konuşurken çok dikkat et. Çünkü bir tek sözün yersiz sarf edilme-sinden;  Bin altın liranın yersiz harcanmasından daha iyi olur.

                                        

HAYAT VERECEK ŞEYLER:

          Hakk Celle ve Ala Hazretleri Ayet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:  “Ey iman edenler!  Allah ve Peygamber’i sizi, size hayat verip canlandıracak şeylere çağırdığı zaman icabet edin.”Enfal:24 

          Bize her şey Hak’tan gelir. Hak’tan gelir deriz, fakat aslını bilmeyiz. Gerçekten hayat verici, ancak Hazret-i Allah’tır. Buradaki hayat, hayat-ı hakikîdir.

          Bir insanın terakki edip Hakk’a ulaşmasına mâni olan kendi varlığıdır. Varlık perdedir. Hem hakikate ulaşamıyor, hem de Hakka varamıyor. O’nun emirlerine sarıldıkça iman kemalleşiyor. İman kemalleştikçe hakikat anlaşılıyor.  Hakikat anlaşılınca insan kendi basitliğini anlıyor ve Fail-i Mutlak olan Hazret-i Allah’ın fiillerini seyretmeye başlıyor. 

          İnsan tecelli nispetinde bu hakikatleri anlar. Yani manen bize ne kadar bildirilirse o kadar biliriz, gerisi yine kalır.

         Burada iki husus ortaya çıkıyor. Birincisi, Allah’a (c.c.) sığınan ve yönelen insana; varlığını yok ettiği zaman, hakikî kuvvet Allah’tan gelir. İkincisi; acizliğini itiraf ettikçe, nefis aradan çıkar, Fail-i Mutlak olan Hz. Allah’ın fiilleri kalır. Onun için gerçekten hayat veriyor.                                                                                                                                                                             

         Ayet-i kerime’de şöyle buyruluyor: “Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı,  Allah’ın izniyle Allah’a çağıran ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.” ( Ahzab:45 )     

 

         HZ.ÖMER (R.A) VE HIRSIZ

        Hz. Ömer, (r.a.) halifeliği devrinde bir hırsızın cezalandırılmasını emretti. Hırsız yalvardı: ”Ey insanların efendisi, ne olur beni bağışla. Çünkü bu benim ilk suçumdur!”

        Hz. Ömer (r.a.); ”Yalan söylüyorsun! Çünkü Allah (c.c)ilk suçta hemen cezalandırmaz. Lütfu-nu İzhar etmek için suçları örter, fakat sonunda adaletini göstermek için cezalandırır. Yakalandı-ğına göre, bu senin ilk suçun olamaz.” dedi.

     

          KALBLE İŞLENEN GÜNAHLAR:

_Dostluğu bırakmak, _Başkasının başına gelen belâya sevinmek,_Başkasından nefret etmek,                                                                                                                                                                                                                    

_Sözünde durmamak,_Kendi yaptığını beğenmek,_Haset etmek,_Uzun emel sahibi olmak,

_Kibirli olmak,_Su-i Zan sahibi olmak.

      “Malum ki kalb göze tabidir. Göz haramlardan sakınmadıkça, kalbi korumak mümkün değildir.        (İmam-ı Rabbani (K.S.A )

 

         KENDİ AYIBINI BİLMEK:

       

         Düşmanların en büyüğü olan nefis, yedi başlı bir ejderhadır. Tahribatı dış düşmandan daha büyüktür.  Eğer dizginlenmezse Allah-u Teâlâ’nın koyduğu hudutları aşar, gayesine ulaşır. Bu hudu“Kabul etmek gerekir ki nefsin ayıbını bilmek, pek zor bir iştir. Çünkü her insan kendi nefsini sever. İnsanın kendine olan sevgisi, onu kendi kusurlarını göremez bir duruma getirir.”(İsfahâni )        

       

         Nefse kolay ve tatlı gelen şeyi saadet zannetmemeli, nefse güç ve acı gelenleri de felâket sanmamalıdır.   ( İmam-ı Rabbani k.s.)

“Nefsine düşman ol. Çünkü o bana karşı düşmanlık ve harb ilân etmiştir.” ( Hadis-i Kudsi )

“En şiddetli düşmanın iki yanın arasında ki nefsindir.”    ( Hadis-i Şerif )

    tları aşan kimse,  kendisini uçurumdan attı demektir.

        Nefsin her iyiliğe engel olmak isteyen, her kötülüğün kapısını açan arkadaştır. Kişinin bu dünyada da arkadaşıdır, kabirde de arkadaşıdır, mahşerde de arkadaşıdır, cennette ve cehennemde de arkadaşıdır.

         Nefsin her istediğini yapan kimse cehenneme düşer. Nefsin istemediği kulluk ve fedakârlık-ta bulunanlar ise cennete girerler.

         İnsanın kendi nefsiyle mücadele etmesine  “Cihad-ı Ekber” denilmiştir. Çünkü düşmanların en büyüğü nefistir. Bir insanın sana yapacağı en büyük düşmanlık seni öldürmesidir. Bu ise şahadetine vesile olduğu için, seni en yüksek mertebeye erdirir. Nefsin elinde ölürsen hayatın mahvolur.

    Allah’tan korkan kimse heva ve hevesine uymaz. İbadet ve taate yönelir. Nefsanî arzulardan uzaklaştıkça iffetli olur, haramlardan ve şüpheli şeylerden kaçındıkça verâ ve takva sahibi olur.

    

         ”Kalb-i selimin hâsıl olabilmesi için, kişinin sözünde ve işinde ihlâs sahibi olması gerekir. Allah’ın hoşnutluğu; nefsine daima muhalefet, güzel ahlâk ve takva ile kazanılır. Kalb temiz olur-sa, o ağızdan iyi ve hikmetli söz çıkar.”

 

”Nefis azgın ata benzer, dizginleri sağlam tutulmazsa, hem sahibini helâk eder, hem kendini helâk eder.”

 

”Cehennem nefsin istekleri ile cennet de nefsin hoşlanmadıkları ile örtülüdür.” (Hadis-i Şerif)

 

         ”Allah (c.c) Kur’an-ı Kerim’de Yusuf (A.S) ın şöyle dediğini beyan ediyor; “Ben nefsimi temize çıkarmam, muhakkak ki nefis, Rabbimin rahmetiyle muamele ettikleri hariç, elbette pek ileri derecede kötülüğü emredicidir.”  (Yusuf suresi: 53)    

    

         “Ümmetim için iki kötü huydan korkuyorum. Nefislerine uymaları. Dünyanın peşinden koşmaları.”                                                                                                      (Hadis-i Şerif)

 

         “Putların anası, nefsinizin putudur.” ( Hz. Mevlâna rh. )

          Nefsin hoşlanmadığı ve hiç sevmediği şey kurallara göre yaşamaktır. O kuralsız yaşamayı sever. Nefse yüz verirsen yakanı bırakmaz, ona yüz vermemek gerekir.

          İnsan nefsi üzerinde tasarruf ve terbiye bakımından büyük tesiri olan Nakşî yolunun hassa-larından biri de başkasının menfaatini kendi menfaatine tercih etmektir. Bu ise kemalat-ı insaniye dendir. Nefsin kuvvetli hastalıklarından biri haset olduğu gibi, şeytanın kuvvetli tasarruflarından biri de vesvesedir. Kur’ân-ı Kerim’in tertibinde haset ve vesvese ile nihayet bulması, bu işin ehemmiyetine işaret eder. Habis nefsin bütün arzuları menfaat olup, emel ve arzuların tavanı yoktur.

         Ana, meme verdikçe çocuk büyüdüğü gibi,  nefis de arzularına uyuldukça büyür. Hatta veli olsam, peygamber olsam der. Nefs-i emmare ancak rabıta ile ölür.

 

  • Zenginlik ve makam-mevki arzusunun ardından haramları helâl saymak ( illeti ) gelir.
  • Haramları helâl kabul etmek de, Allah’ı gadaplandırır.
  • Allah’ın gadabı, onu razı etme dışında başka bir ilacı bulunmayan bir hastalıktır.
  • Rıza-i ilâhi ise, o bulunduğunda hiçbir hastalığın zarar veremeyeceği bir şifadır.
  • O halde, Allah’ın rızasını kazanmak isteyen, nefsine buğz etsin.
  • Nefsine buğz etmeyen Allah’ı razı edemez.

                                                              ( Vehb bin Münebbih rh. İmam Ahmed bin Hanbel rh.)

 

         “İnsanın gayesi Allah’a ulaşmak, maksudu Allah’la olmak,  Rabb’ül-Âleminin rızasını elde etmektir.  İnsan için yegâne maksut bu olmalıdır.  Ne cennet maksut olmalı ne de cehennem. Cennet de cehennemde Allah’ındır. Şayet Allah insandan razı olmazsa cennet gibi bir yerde bile bulunsa orası onun için cehennem hükmüne geçer.  Ama Allah insandan razı olduğu vakit, cehennem gibi bir yerde bulunsa orası ona cennet olur  ( 52. Sohbet.)

         

           BU KİMDİR?

          Şah-ı Nakşibend Hazretleri anlatır : “Bir kış günüydü. Beni bir cezbe hâli kapladı. Kendim-den geçip, kırlarda, sahra ve dağlarda, yalın ayak, başı açık gezip, dolaşmaya başladım.   Ayak-larım yarılıp, parçalandı. Bu hâlde iken içimde gece hocam Emir Külâl (k.s)’in sohbetine gitme arzusu uyandı. Bu arzu ile huzuruna gittim. Talebeler etrafında toplanmış, hocam da baş tarafta oturuyordu. İçeri girdim, aralarına katıldım. Emir Külâl (k.s) ; “Bu kimdir?” dedi.”Bahâeddin’dir.” dediler. Talebelerine beni meclisten dışarı çıkarmalarını söyledi.  Onlar da beni dışarı çıkardılar.  O zaman bu, nefsime çok ağır geldi ve taşkınlık yapmak istedi. Az kalsın nefsim, irademe galip geliyordu.  Fakat Cenâb-ı Hakkın ihsanıyla, nefsimi itirazdan men ederek;   ”Ey nefis!  Ben bu horlanmayı Allah için kabul ettim.  Beni, Allah-ü Teâlâ elbette bundan dolayı mükâfatlandırır.” dedim.

      Gittim, başımı Emir Külâl Hazretlerinin kapısının eşiğine koydum.  Sabaha kadar öyle kaldım.  Üzerime kar yağdığı hâlde kalkmadım. Sabah namazı vakti Emir Külâl (k.s), ayağını kapının eşiğine atınca, karlar arasında kalan başıma bastı. Beni o hâlde görünce teveccühte bulunup müjde verdi. İçeri alıp teselli ederek ayaklarımdaki dikenleri mübarek elleriyle çıkardı. Yaralarıma ilâç sürdü.  “Oğlum! Bu saadet libası (elbisesi)  ancak sana lâyıktır.”buyurdu.”Ruhanî feyiz, işte bende o zaman hâsıl oldu. Şimdi, her sabah evimden mescide çıkarken, bir talebemi o hâlde görmek isterim; fakat şimdi talebe kalmadı. Hepsi şeyh oldu.”

 

                                 ALÂEDDİN ATTÂR (K.S)  HAZRETLERİNDEN

         “Bu yola taklit ederek girenin, bir gün hakikate kavuşacağına kefil olurum. Hocam Bahâed-din Buhâri, bana kendilerini taklit etmemi emrettiler. Onları taklit ettiğim ve hâlen etmekte oldu-ğum her şeyde, onun eser ve neticesini görüyorum.”

         “Bir âlimi ve evliyayı ziyaret etmekten maksat, Allah-ü Teâlâ’ya yönelmektir. O büyükleri ihlâs ile ziyaret, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına kavuşmaya vesiledir. Nitekim görünüşte halka tevazu, hakikatte Hakk’a tevazu’dur. Çünkü insanlara Allah-ü Teâlâ’nın rızası için tevazu göstermek makbul dur, kıymetlidir.”

         Salih zatların kabirlerine yakın bulunmanın, müspet yönden çok tesiri vardır. Ancak onlara kalben yakın olmak, kabirlerine yakın olmaktan daha iyidir.”Rasûlüllâh Efendimiz (s.a.v);”Her nerede bulunursanız, bana salâvat okuyunuz.”buyurdu.

         Alâeddin Attâr Hazretleri vefatına yakın talebelerine vasiyet ederek buyurdu ki; “ Birbirinize sığının!  Her işte yolunuz, dinî ölçülere bağlılık olsun! Ölçüleri yerine getirmek azminden dönmeyiniz! Sohbet mühim sünnettir.  Bu sünnete riayet edin,  umumî ve hususî şekilde ona devam ediniz! Eğer bu yolda sebat ve istikamet gösterirseniz,  bir anda büyük derecelere kavuşursunuz. Hâlinizin daima yükselişte olması lâzımdır.”

    

         SÖZ;”Hiç amel etmeden cenneti istemek, bir çeşit günahtır; hiçbir sebebine yapışmadan şefaat ummak, bir çeşit aldanmadır. Hiç itaat etmediği zatın rahmetini ummak, bir cehalet ve ahmaklıktır.                                                                                                ( Maruf-i Kerhi r.h )

     HİKMET: Bilginlerden biri senelerce ülkeleri gezmiş ve insanlara şu altı kelimeyi öğretmiştir:

     1- İlmi olmayanın dünyada ve ahirette izzeti olmaz.

     2- Sabrı olmayanın dininde selâmet olmaz.

     3- İlmi olmayanın ameli fayda vermez.

     4-Takvası olmayanın Allah (c.c) katında değeri olmaz.

     5- Cömert olmayanın malından nasibi olmaz.

     6- İtaati olmayanın Allah (c.c) yanında kendini savunacak bir delili ve sebebi olmaz.

    

                                                                                                                                                            

        HİKMET VE İBRET:  İbn-i Mukaffa anlatıyor:”  Hindistan hükümdarlarının pek çok kitabı vardı. Öyle ki,  onları ancak fillerle taşıyabiliyorlardı.  Bu hükümdarlar bilginlerine bu kitapların kısaltılmasını (özetlenmesini) emrettiler. Bilginler bu kitapların kısaltılması için toplandılar ve sonuçta hepsini şu dört kelimede topladılar:

     1- Adalet; Bu, sultanlara aittir.

     2- İtaat; Bu, halka ait bir vazifedir.

     3- Acıkana kadar yemek yememek; Bu, nefse ait bir görevdir.

     4- Kendinden başkasının kusuruna bakmamak; Bu, bütün insanlara ait bir iştir.

     Hikmet ehlinden birine,”Hangi şey daha yakındır?” diye sorulduğunda, “ Ecel “ cevabını verdi.

“Hangi şey daha uzaktır?” diye sorulunca da, “ Emel “ diye cevap verdi.

 

BEYİT                                                                               BEYİT                                                                     Aradım Bütün Meclisleri, İlmi Kıldım Talep;               Nush İle Uslanmayanı Etmeli Tekdir,

Dediler İlim En Sonunda, Önce Lâzım Edeb…          Tekdir İle Uslanmayanın Hakkı Kötektir.                        BEYİT                                                                              BEYİT                                      Ziya Paşa

Padişah-I Âlem Olmak, Bir Kuru Kavga İmiş,            Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber                         Bir Veliye Bende Olmak, Cümleden Âlâ İmiş…         Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?

                                     Yavuz Sultan Selim Han                                               Necip Fazıl Kısakürek

BEYİT                                                                               BEYİT                                                                                          Hak Teâlâ İntikamın, Yine Kul İle Alır,                          Ne kadar ilerlerse ilerlesin, bil ki fen;

Bilmeyen İlm-İ Ledünni, Anı Kul Yaptı Sanır…           Saracak bedenini bir parça beyaz kefen!

                                     Hacı Bayram-ı Veli                                                     M. Halistin Kukul

 

          İYİ GEÇİNMEK…

          İnsanlarla iyi geçinmek aklın yarısıdır. ( Abdülkadir Geylani k.s )

          Kavga iki diri arasında olur. Biri ölü olursa yani “peki, sen bilirsin” derse dövüş olmaz.

          Akıllı insan nefsine uymayan insandır. İnsan önce kendisiyle iyi geçinmesi lâzımdır. Daha sonra ailesiyle ve diğer insanlarla iyi geçinmek gerekir. Unutmamalı ki kendisiyle iyi geçineme-yen başkalarıyla da iyi geçinemez. İnsanın en büyük düşmanı kendi nefsidir.

          BAŞARILI OLMAK…

          Muvaffak olmak için günah işlememek lâzımdır. Bir kimse kendisini akıllı ve zeki zanneder-se çok sıkıntı ve cefa çeker. Çünkü böyle zannetmesini nefis istemektedir. Biz nefsin peşine gitmeyeceğiz nefis bizim peşimize gelecek.

          İnsana verilen en güzel şeylerden biride edeb ve hayâ’dır. ( Mevlâna Halid-i Bağdadî k.s )

 

          İNSANIN KENDİ KUSURLARINI BİLMESİNİN YOLU:

          Allahu Teâlâ bir kuluna hayır murâd ettiği zaman,  ona kendi kusurlarını gösterir.  Kendi kusurlarını bilmek isteyene dört yol vardır:

          1- Kalbin kusurlarını bilen, gizli afetlere muttali olan bir şeyh terbiyesinde yetişmektir. Hocası ve şeyhi ona kendi kusurlarını bildirir ve tedavi çarelerini öğretir. Böyle bir mürşidi bu zamanda bulmak cidden zordur.

          2- Sadık ve Sıddîklardan, mütedeyyin ve basiret sahibi bir zat bulmaktır. Batıni ve zahirî hâllerinden doğru olmayanları ve çirkin bulduklarını düzeltmek için kendisine tembihte bulunma-lıdır. Hz. Ömer (r.a):  “Bana kusurlarımı söyleyen kimseye Allah rahmet etsin”  derdi.  Ve bizzat kendisi Hz. Selman’a (r.a ) kendi kusurlarından sorardı. Bir defa huzuruna geldiğinde: ”Söyle bakayım, aleyhimde neler duydun?”diye sordu. Hz. Selman (r.a ): “ Öyle şey olur mu ?” diye özür diledi. Fakat Hz. Ömer ısrar edince, Hz. Selman (r.a ):” Evet, bir sofrada iki çeşit yemek bulundur-duğun ve birini gece, diğerini gündüz yediğin üstelik iki kat elbisenizin olduğu dedikodusu var”, dedi.  Hz. Ömer (r.a ):  ” Onları terk ettim, başka bir şey duydun mu ?”  diye sordu.  Hz. Selman:      ” Hayır, başka bir şey duymadım,”dedi.

          3- Düşmanlarının dilinden kusurlarını duyup ıslah olmaktır.  Zira kin gözlüğünden bakan düşman gözleri, daima kötülüğü görür, onları meydana çıkarır. Kusurlarını öğrenmek babında, yapmacık öğütlerle kusurları gizlemeye çalışan dalkavuk bir dosttan ziyade, kusurları ortaya koyup teşhir eden hain bir düşmandan istifade edileceği meydandadır.

          4- İnsanlara karışmak ve aralarında kötü bulduğu her işte kendini murakabe etmektir. Mü’min, müminin aynasıdır. Başkasının kusurlarından kendi kusurlarını görür…

          Hz. İsa ( a.s )’a :” Seni kim terbiye etti ?” diye sordular. Hz. İsa (a.s ) :” Beni kimse terbiye etmedi. Cahillerin cehaletini kötü bulduğum için onlardan uzaklaştım”dedi.

 

          BÂYEZİD-İ BİSTÂMÎ HAZRETLERİ BUYURDU Kİ: On şey insana farzdır;

          1-Farzları noksansız yerine getirmek. 2- Haram kılınan şeylerden kaçınmak, 3- Allah için mütevazı olmak,  4- Müslüman kardeşlerine eziyet etmekten sakınmak, 5-İyi ve kötü, her mü’min için hayır istemek, 6- Allahu Teâlâ’nın mağfiretini arzulamak. 7- Her işte Allah rızasını gözetmek,  8- Ölüme her an hazır olmak, 9- Nefsini terbiyeye çalışmak. 10- Öfkeyi, gurur ve taşkınlığı, zulüm ve haksızlığı terk etmek.

  

          On şey insanı aşağılatır; 1- Öfke ve hiddet,  2- Kin ve nefret,  3- Büyüklenme,  4- Zulüm ve haksızlık, 5- İnat yollu mücadele,  6- Cimrilik,  7- Başkasına eza,  8-Mümine saygısızlık,  9- Kötü huy, fena ahlâk.  10- İnsaf ölçülerini aşmak.

 

          On şey insanlığı öldürür: 1- Terbiye azlığı,  2- Cehalet çokluğu,  3- Halktan nimet beklemek, 4- Şehvet azgınlığı, nefis kudurganlığı,    5- Baş olma sevdası,    6-Dünya’ya çok meyletmek,           7- Nefsine uymak,    8-Çok yemek,    9- Çok uyumak,   10- Kalabalığa uymak.

 

          HİKMET VE İBRET:

          Akıllı kimsenin dört alâmeti vardır;1-Kendisine zulüm edenin kusurunu affeder.2-Kendisin-den aşağı derecede olanlara karşı tevazu gösterir; kendinden yüksek derecedeki kimselere iyilik yapmak için yarışır. 3-Devamlı rabbini zikreder; sürekli ilimden bahseder ve sözün nerede fayda vereceğini iyi bilir.4-Başına bir musibet geldiği zaman, yüce Allah’a sığınır.

          Cahil kimsenin de dört alâmeti vardır;  1- İnsanlara zulüm ve haksızlık eder.  2- Kendinden aşağı olanlara kaba davranır, eziyet eder, büyüklere ve ileri gelen kimselere karşı kibirlenir.        3- Bilgisi olmadığı konularda konuşur; hata karşısında susar.    4- Bir zorluğa düştüğü zaman kendini harap eder, bir hayır gördüğü zaman ondan yüz çevirir.

 

         “İki durumda çok dikkatli olunuz; Yemek yerken ağza girene, konuşurken ondan çıkana.”

                                                                                                                              Ali er-Ramı teni   

          HAKİKİ KARDEŞLİK:

          Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerine; ”Bu zamanda hakikî kardeşlikler azaldı. Nerede o Allah için yapılan kardeşlikler?” diye sorulunca.

Cüneyd-i Bağdadî ( k.s ):” Eğer senin sıkıntılarına katlanacak, ihtiyaçlarını giderecek birini arıyorsan,  bu zamanda öyle bir kardeşi,  arkadaşı bulamazsın.  Ama kendisine Allah (c.c) için yardım edeceğin,  sıkıntılarına Allah rızası için katlanacağın bir kardeşlik istiyorsan böyleleri çoktur.”buyurdu.

 

SAKIN ADALETİ ELİNDEN BIRAKMA!

Sultan İkinci Murad Han, oğlu Şehzade Mehmed’in yetişmesi için elinden gelen bütün gayretleri sarf etmişti. Yanında bulunduğu sıralarda Şehzade’ye birçok nasihatlerde bulunmuştu. Bu nasihatlerinin birinde oğluna şunları vasiyet etmişti:

­       – Ey oğul! Şunu iyice bilmelisin: Herhangi bir şeyin, devamlı olarak kaba kuvvet, kılıç, kahramanlık ve ezici güç sayesinde meydana gelmesiyle; akıl, tedbir, sabır, ileri görüşlülük, imtihan ve uzun tecrübe-ler neticesinde, meydana gelmesi arasında büyük farklılıklar vardır. Birinci yol, her zaman geçerli olma-dığı gibi, zararları da çoktur. Oğlum! Bir an bile olsa, sakın adaleti elinden bırakma. Çünkü Allah (c.c.) âdildir. Bir bakıma, sen O’nun yeryüzündeki temsilcisisin. O, sana, kendi arzusuyla bazı üstünlükler vermiş ve seni kullarının idaresine geçirmiştir. Eğer bütün bu nasihatlerimi tutarsan, Allah’ın emir ve arzusuyla bu dünyadan ayrıldığın zaman şüphesiz cennete lâyık bir insan olursun. Şunu da iyice bilmeni isterim: Bu dünyada üç çeşit insan vardır.

          Biri; akıl ve fikirleri yerinde, geleceği az-çok gören ve düşünendir.

          İkincisi: Yolların doğru olup olmadığını bilmekten uzak olan kimselerdir.

          Üçüncüsü: Ne kendileri bir şeyden haberdardır ve ne de yapılan ikazlara, nasihatlere kulak asarlar.  — Ey oğul! Yüce Allah (c.c.) eğer seni ilk sırada saydığım kişiler arasında yaratmışsa sevinirim. İlkinden değil de ikinciler gibiysen, sana yapılan nasihatlere kulak vermeni tavsiye ederim. Sakın üçüncü kısma dâhil olmayasın. Onlar Allah’a (c.c.) ve insanlara karşı iyi bir durumda değildirler.

Ey oğul! Padişahlar, elinde terazi tutmuş kimseye benzerler. Sen padişah olunca teraziyi doğru tutmanı isterim O zaman yüce Allah (c.c.) da, senin iyiliğini arzular.

 

          T A K L İ T Ç İ L E R:

Kulağı normal duyan insan, yanında yapılan lâtifeye bir kere güler. Kulağı iyi işitmeyenler ise iki defa gülerler. İlkinde herkes güldüğü için onları taklit ederek gülerler. Neye güldüğünden haberi yoktur. İçi boş neşesiz bir kıkırdamadır. İkincisinde ise neden güldüklerini sorar, sebebini anlayınca tekrar güler. Taklitçi kişiler de kulağı işitmeyene benzer. Taklitten kurtulup gerçeğe ulaşmaları için öğrenmeleri gerekir.                                                                                                              ( Mesnevî’den )

          DÜNYA SEVGİSİ:

          Nasıl ki dünya, güneş ile ay arasına girdiği zaman, ay ışıktan mahrum kalırsa; aynı şekilde dünya ve dünyalık sevgisi de Allah (c.c.) ile kul arasına girdiği zaman, kul Allah’ın nurundan ve ibadet zevkin-den mahrum kalır. Zira dünya sevgisi bir insanın kalbine yerleşirse, artık o insanın yegâne gayesi, daha çok para, daha çok mal kazanmak olur ki bu hırsın da sonu gelmez. Zira “ Nefsin tavanı yoktur.”

          Ömer bin Abdülaziz (r.a) hazretleri, Adiy bin Erat’a yazdığı bir mektupta şöyle demiştir.” Dünya, Allah dostlarının da, Allah düşmanlarının da düşmanıdır. Allah dostlarının düşmanıdır, çünkü onları üzer. Allah düşmanlarının düşmanıdır, çünkü onları kandırır.”

 

“Ey Müslüman, edep nedir diye sorarsan bil ki edep, her edepsizin edepsizliğine katlanmaktır.”

“Yüzün rengi kalplerin casusudur.”

“Bir insanda kibir, hırs ve şehvet, söz söylerken soğan gibi kokar.”

“Birisinin kalbinde taht kurmak, sevgisini kazanmak istiyorsanız, öylesine sevmelisiniz ki, benli-ğinizi bırakıp âdeta o olmalısınız.”       ( Bu sözler Mevlâna Celâleddîn-i Rumî’den K.S.A.)

 

S A Ğ L I K… STRES DERSİ

          Profesör, öğrencilerine stresle ilgili ders veriyordu. Su dolu bir bardağı kaldırıp dinleyicile-re sordu: “ Sizce bu su dolu bardağın ağırlığı ne kadardır?”  Cevaplar 20 ile 500 gram arasında oldu.  Bunun üzerine profesör şöyle dedi: “Gerçek ağırlık fark etmez. Bardağı elinizde ne kadar süreyle tuttuğunuza göre değişir. Eğer bir dakikalığına tutarsam, problem yok. Bir saatliğine tu-tarsam, sağ kolumda bir ağrı oluşacaktır. Bir gün boyunca tutarsam, ambulans çağırmak zorun-da kalırsınız. Ağırlığı aynıdır ama ne kadar uzun tutarsanız o kadar ağır gelir size.

Eğer sıkıntılarımızı her zaman taşırsak, er ya da geç taşıyamaz duruma geliriz. Yükler git-tikçe artarak daha ağır gelmeye başlar. Yapılması gereken bardağı yere bırakıp bir süre dinlen-mek ve daha sonra tekrar tutup kaldırmaktır.”

 

          BİLM EK VE BİLMEMEK.

Bahçe gülünde beka ve gül mevsiminde vefa yoktur.       Zaten bilgeler kalıcı olmayan şeye gönül bağlamazlar.      Aslında bir şeye gereğinden fazla değer vermek,    asıl o değeri hak edene yapılmış bir zulümdür.     Her şeyin bir ölçüsü olmalıdır.      Özellikle bu ölçüyü kendi kafamızdan koymamalıyız.    Âlim ile cahil bu noktada ayrılır.   Cahil güzeli, değerliyi, önemliyi bilmediği gibi, zararlıyı, kötüyü ve çirkini de bilmez.  Rahattır.  Yaptığının ve söylediğinin anlamını bilmez.  İyilik yapamadığı gibi kötülüğe alet olmaktan da kurtulamaz. Hayır,  için bilmek gerekir. Neyi, niçin, ne zaman, nasıl yapacağımızı ve kimin için yaptığımızı bilmeliyiz.

 

“ Rızk ilimle artsaydı, cahilden zor geçinen olmazdı.”  Sadi- i Şirâzî R.H.

“Hayra niyet edince acele et ki,  nefsin seni yenip niyetinden caydırmasın.” Hz. Ali ( k.v.)

“Tövbe odur ki başkalarının da tövbesine vesile olur.” Gavs Abdülhakim el-Hüseynî Bilvanisî

“ Arkadaşlıkta çıkar ve zevkler,  dostlukta ise felâket ve dertler müşterektir.”

 

KISSA:

“ Arifler demişler ki; dünya kalbinde iken onu elinden çıkarmak zühd değildir. Gerçek zühd,  elinde dururken, kalbinden çıkartmaktır.”

Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri Kaddesallâhü Sirrehü bu konuda şöyle söylemiştir:

“ Allah’ın muhabbetini azaltmadıktan sonra insanın zengin olması zarar vermez.  Yeter ki, insan kalbini mala bağlayıp muhabbetini ona vermesin.”

 

          “ Başa sıkıntı ve imtihanlar gelince, herkesin akıl ve adamlık seviyesi belli olur.”

                                                                                                                                   Ebu Saîd el-Harrâz

“ Büyük zihinler fikirleri, orta zihinler hadiseleri, küçük zihinler kişileri konuşur.”

“ İnsan zahire baktığında kendi aklına göre hareket edip düşüneceğinden; Allah’ın ve Peygamberin hükmü ikinci plânda kalır.”

“ Yapılan bir iş, verilen iki söze bedeldir.”

 

          KISSA:

Dâvud Aleyhisselâm hakkında varid olan haberlere göre Cenâb-ı Hak ona şöyle buyurur:

“ Ey Dâvud!  Yeryüzünde yaşayan herkese şunu bildir ki,  beni seveni ben de severim.      Beni zikretmek için oturanın bende yanındayım.   Bana ünsiyet gösterip zikredene ben de yakınlık gösteririm Bana dostluk gösterene ben de dost olurum.   Beni seçeni ben de tercih ederim. Bana itaat edenin dileğini yerine getiririm.  Beni kalpten sevdiğinden emin olduğum kişiyi kendime yönlendiririm;  onu öyle severim ki yarattıklarımdan hiç biri onun sevgisinin önüne geçemez.     Kim beni hakkıyla ararsa bulur, benden başkasının peşinde olan beni bulamaz. Ey insanlar!  İçinde bulunduğunuz isyan ve gurur halini terk edin.    Benim ihsanıma,  dostluğuma ve meclisime gelin.   Bana yakınlık gösterin,  ben de size yakınlaşayım ve muhabbetimi sizlere nasip edeyim.  

Çünkü ben sevdiklerimin tıynetini dostum İbrahim’in,  sırdaşım Musa’nın ve seçkin kulum

Muhammed’in tıynetinde yarattım.  Bana müştak olanların kalbini nurumdan yarattım ve onları celâlimle nîmetlendirdim.”

 

GAVS ABDÜLHAKİM BİLVANİSİ Kaddesallâhü Sirrehü buyurdu:  ” Kurtuluş için hürriyet ve iffete dikkat ediniz. Hürriyet demek;  bütün işlerde sebepleri yaratan Allah’a bağlanıp O’na teslim olmaktır. Bu saydıklarımız kurtuluşun ilk kapısıdır.     İffet ise, kişinin kendi nefsi veya başkalarının hesabına değil, bütün fiillerinde Allah’ın emir ve hükmüne göre olmaktır. “

 

CÜNEYD-İ BAĞDADÎ Kaddesallâhü Sirrehü HAZRETLERİNDEN:

Allahu Teâlâ her şeyi kıymetli yaratmıştır, ama bir şeyi en kıymetli yaratmıştır.  O da vakittir. Vakit zayi olursa tekrar elde edilmesi mümkün değildir.

Müslüman,  toprağa benzer.  Toprağa her şey atılır. Ezilip,  hakaret görür. Lâkin ondan hep güzel, temiz, faydalı şeyler çıkar.

Tasavvuf,  kalbi temizlemek ve her an Allah Celle Celâlühü ile olmaktır.

İlim,  kendini bilmek;  tasavvuf,  kalbi temizlemektir.

Allahu Teâlâ’dan gafil olmak,  ateşte olmaktan beterdir.

Şükretmek,  kendini nimete ehil ve lâyık görmemektir. ( Aczi yetini itiraftır. )

Sabır,  yüzü ekşitmeden,  acıyı yudum yudum içine sindirmektir.

DÂVÛD-İ İSKENDERÎ Kaddesallâhü Sirrehü HAZRETLERİNDEN:

Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetinden bir zerreyi, bin yıllık ibadete değişme! Çünkü hâdis-i şerifte: Kişi sevdiği ile beraberdir.” buyrulmuştur. Şehvetler, bitmeyen arzu ve ihtiraslar, üstü örtülü azaplardır.

Âlimler,  zahirî ve Batıni âlimler olarak ikiye ayrılır.  Zahirî âlim;  ilmi arttıkça,  şöhreti,  tanınması artan kimsedir. Fakat Batıni âlim bunun zıddıdır. Manalar âleminde ilerledikçe, kendisini ve ilmini idrak etmekten aciz kalırlar.   İlmide kendisi ile birlikte gizlidir.   Görünüşte onun ilminin ve kendi hâlinin bir belirtisi olmaz. Onu ancak ehil olanlar bilir.

Kalbin ihlâs ile  “ Lâ ilâhe illâllah”  diyerek bir defa Allah’ı zikretmesi,  Allah’tan gafil olarak yapılan yer dolusu ibadetten hayırlıdır.

Cehennem ehli için azapların en şiddetlisi, cennet nimetlerinden mahrum olmaktır. Bu mahrum olmanın sıkıntısı, onlara azapların hepsinden daha acı gelir.

Senin, az amel ve nurlu bir kalp ile Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna çıkman; çok amel, fakat nursuz bir kalp ile çıkmandan daha hayırlıdır.

Mahlûklar arasında hilekârlık,  düzenbazlık olmadığı zaman,  Allah’ın ihsanları yağmur misali yağmaya başlar

Gönül kapılarının açılmasında elde edilebilecek en büyük nasip, gaflet hâlinden kurtulabilmektir. Bir kimse,  Rabbini bırakır, Ondan başka birine bakar ve gönül verirse, başına şu üç şey gelir:

1-  Kalbinde,  hakkı ve hakikati görmesine mâni olan perde hâsıl olur.

2-  Kalbini,  mahlûklara kaptırdığı için hesaba çekilir.

3-  Niyetini bozup Allah’tan başka bir şeye gönül verdiği için azap görür.

         “  Sabır,  belâ geldiğinde güzel edebini bozmamaktır.”  İbn-i Ata

         “  Ruha muhalefet gerilik,  akla muhalefet delilik,  nefse muhalefet ise veliliktir.”               

         “  Kendisine yumuşaklık verilen kimseye, dünya ve Âhiret iyilikleri verilmiştir.” Hadis-i Şerif

“ Varlığına sevindiklerin az olsun ki,  kayıpları seni yıkmasın.”

“ Mizah,  meslek olmamak şartıyla güzeldir.”  Ahmed Hamdi Tanpınar

 

ALTIN SÖZLER:

“ İstişare etmek nefsi kırar.”          “ Hüküm neticeye göre verilir.”                                                      

“Edep, kendini kusurlu bilmektir.”              “ Her iyiliğe engel, insanın kendisidir.”                                        

“ Mürşidi olanların imanları kaya gibidir.”           “ Her sıkıntıya sebep, günah işlemektir.”               

“ Benim dediğim doğru demek, kibirdir.”  “ İki ziynet insanı süsler: Tevazu, hayâ ve edep.”  

        

 “ Sabırda musibet,  telâşta ise menfaat yoktur.”               Hz. Ebû Bekir Radiyallahü Anh

 “  Eli görmeyen kişi,  yazıyı kalem yazdı sanır.”                Hz. Mevlâna Kaddesallâhü Sirrehü

           “   Kötülerin övülmesi arşı titretir.”                                     Hazreti Mevlâna Celâleddîn-i Rumî

           “ Edep öğrenilmeden ilim öğrenilmez.”                        Süfyan es-Sevrî Kaddesallâhü Sirrehü

 

Niyet Nedir?

Niyet, irade ile bir şeyi yapmaya veya yapmamaya karar vermektir. Niyet kalbin amelidir. Niyet her işin ve ibadetin temelidir.

Niyet asıldır, köktür, amel onun meyvesidir. Niyetsiz ibadet, sade bir hareket olur. Ancak güzel niyetle basit işler ibadete dönüşür.

Ameli şeytan ve insanlar görür, fakat niyeti ancak yüce Allah bilir.  Ameldeki kusurlar affedilir,  fakat niyetteki bozukluklar yüzünden amelin sevabı kaybedilir, ileri safhada büyük tehlikelere düşülebilir.

Bunun için Resulüllah Efendimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuş:

“Müminin niyeti amelinden hayırlıdır.” Bey hakî, Şuabu’l-İman 5/343

Kulun iradeli olarak yaptığı her işinde ilk hareket noktası kalbidir.  Allah yolunda her iş, başlangıcındaki niyete göre sonuç verir.  Bunun için Allah yoluna yeni adım atan mümin, güzel bir sonuç almak istiyorsa,  işine Allah rızası için güzel bir niyetle başlamalıdır.

Niyet kalbin kesin kararıdır.  Kalp; bilgi, sevgi ve iradeyle bir şeye meyledip onu yapmak veya yapmamak için kesin karar verirse niyet oluşur.  Bir anda kalbe gelip giden şeyler niyet değildir. Bu tür düşüncelerin bir önemi ve mesuliyeti yoktur.

 

Tasavvuf

         Tasavvuf İslâm’ın hayata tatbik edilmesidir. Tasavvuf kelimesi, tövbe, inâbe, mücahede, zühd,  takva,  hakikat,  marifet gibi bir takım ıstılahları içine alır.

         Tasavvufî hayatı yaşamak, tövbe kelimesiyle anlatılan hali yaşamaktır. İnâbet etmek, kâmil bir mürşidin elinde tövbe etmektir. Mücahede ise Kur’an ve Sünnet’in hükümlerinde takva sahibi olmaktır.

         Bir başka ifadeyle,  kulun Allahu Teâlâ’ya kulluk vazifelerini en güzel şekilde yerine getirebilmesi için insanları, terbiye usulleriyle güzelliğe ve kemâlâta ayak bastırma, bu uğurda mücadele etme yoluna tasavvuf deniliyor.

 

         İlâhî Muhabbetin Manası

         Bil ki;  ilâhî muhabbet, tevhidin ve marifetin kazandırdığı bir şeydir. Bütün makam ve haller ondan öncedir;  hepsi sonunda muhabbete çıkar ve ondan istifade edilerek olgunlaşır.

         Muhabbetle elde edilecek özel marifete gelince;  her mümin Allah-ü Teâlâ’nın zatı ve sıfatları konusunda, zat-ı bari için noksanlık ve kusur olacak her şeyi O’ndan uzak tutmalı; kemal ve yücelik olacak her şeyi O’nda mevcut görmelidir. Bu kadar marifet ve muhabbet, Kur’an, sünnet ve ümmetin icmasıyla herkese vaciptir.

         Ancak, İslâm âlimleri arasında yüce Allah’a muhabbetin hakikati ve ne manaya geldiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Aslında muhabbetin asıl manası, kalbin kendisine hoş ve uygun gelen şeye meyletmesidir.

         Bil ki, Allah-ü Teâlâ’yı tanımanın, marifetin bizzat kendisi yüce Allah’ı bir zikirdir; çünkü marifet, yüce Allah ile huzur hâlinde olmak ve O’na ait şeyleri müşahede etmektir.

                                                             Hak Yolunun Esasları, Semerkand Yayınları.

 

         “ Allah’ı sevmenin alâmeti,  O’nun zikrini sevmektir.” Ahmed b. Ebi’l-Havarî  (R.H.)

           

         İnsanlar, isteklerine karşı çıkılmadıkça, bulundukları ahlâk üzere halim selimdirler. Karşı çıkılınca, hemen kötü ahlâklı kesiliverirler.    Ebû Osman Hîrî Rahmetullahi Aleyh

          

        Öğüt: Ey oğul! Eğer düşmanını sevmek, düşmanının da seni sevmesini istiyorsan, kırk gün onun iyiliğini ve hayrını söyle. Göreceksin ki o düşman, senin en yakın dostun olacaktır. Çünkü gönülden dile, dilden de gönüle yol vardır.    Mevlâna Celâleddîn Rumî              

 

         Uyku Kardeşliği

         Mevlâna hazretleri, talebelerinden biriyle yürürken, yol kenarında birkaç köpeğin sarmaş dolaş uyuduklarını görürler. Yanındaki talebesi: “Güzel bir kardeşlik örneği” der. “Keşke insanlar da bunlardan ibret alsa.” der. Mevlâna, tebessüm ederek karşılık verir: “ Aralarına bir kemik atıver de gör kardeşliklerini.”

         Köşe

         Hazret-i Şems’i, konuşup nasihat etmesi için bir meclise davet etmişler. Hazret, meclise girer girmez, kapı eşiğine oturmuş. Kendisini başköşeye davet edenlere de şu cevabı vermiş:      “ Adam adamsa oturduğu her yer köşe olur ona! Adam adam değilse, köşe bile eşik olur ona!”

 

         “Nice küçük işler vardır ki niyet onu büyültür, nice büyük işler vardır ki niyet onu küçültür.”

                                                                                                                                   Rabia el-Adeviyye

Edep ve Akıl

         İbn Abbas’a ( Radiyallahü Anh), “ Edep mi daha hayırlıdır akıl mı?” diye sorduklarında;        “ Akıl daha hayırlıdır, çünkü akıl, Allah’tan  ( Celle Celâlühü ) gelen bir hibedir. Edep ise kulun kendi gayreti ile ortaya koyduğu bir şeydir.”  diye cevap vermiştir.

           

         Vesveseden Kurtulma Yolu

         Vesvese imanın bir delilidir. Çünkü imanı olana şeytanın bir saldırısıdır vesvese. Kurtulmak için ilim tahsil etmeli, zikir yapmalı ve Allah’a sığınmalıdır. Allah-ü Teâlâ, A’raf suresinde: “Şüphesiz muttaki olanlara, şeytandan bir vesvese geldiğinde, ( Allah’ı hatırlayıp, geleni)  iyice düşünür ve (onun rahmanî mi şeytanî mi) olduğunu hemen anlayıverirler.” buyurmuştur. Müslüman, her aklına gelenle ve her duyduğu ile amel etmez. Bunların doğruluğunu ilim ve ihlâs la ölçer, değerlendirir. Kur’an ve sünnete uymuyorsa kaldırıp atar.

         İşte müslümanın insanlardan ve cinlerden gelecek olan yanıltmalara karşı farz olan ilimleri öğrenmesi gerekir. Cahil insan, haram ile helâli karıştırır. Hurafeye din diye sarılır. Her türlü akı-ma kapılır ve şeytan onu istediği gibi kullanır. Şeytanın Nas suresindeki adı, Hannas’tır ve anlamı da kalbi boş bulunca saldıran, kalp zikre geçince de hemen kaçandır.

         Peygamberimiz  ( Sallallâhü aleyhi ve Sellem ): “ Şeytan, vesvese vermek için insanın kalbine hortumunu uzatır. Eğer o kişi Allah’ı zikrederse hemen sinip kaçar. Allah’ı zikretmeyi unutursa kalbi iyice sarıp bir lokma gibi yutar. İşte bundan sonra vesvese vermeye başlar.” buyurmuştur.

           

        

 

                

 Cehaletten Saadete

           Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen bir topluluğu, karıncayı çiğnemekten çekinen bir topluluk haline getiren ne idi?    Bu sorunun cevabını Kur’ân-ı Kerim’in icazının yanı sıra Allah Resulü’nün nübüvvet nazarında aramak gerekir. Onun bakışı, sohbeti ve himmeti bedevî bir cahili birden bire münevver bir arif haline getiriyordu. Onun bir dakikalık nazar ve sohbetine mazhar olan kişi, senelerce seyri sülük mukabilince hakikatin nurlarına mazhar oluyordu.

          Bu nedenle makamının zirvesinde veliler de sırf nazarla İrşad ederler. Bu kalbî yakınlık ve terbiye çok önemlidir. İnsanlığın düzelmesi yolunda sadece akıl yolu ile çözüm aramak yetmez.    Çünkü cahiliye dönemindeki Araplar ile Asr-ı saadet dönemindeki sahabeler aynı kişilerdi.      Onların akıllarında değil kalplerinde bir genişlik oldu ve kendi kafalarına göre gitmek yerine Allah Resulüne  (Aleyhisselâm )  tâbi olmayı seçtiler.

 

“Nefsi tanımak, Hakk’ı bilmeyi gerektirir.” İbrahim Hakkı  ( Kaddesallâhü Sirrehü )

SOHBET:

          Bir gün Seydayı Tâhî’ye bir sofi ziyarete gelmişti.  Sofiye şeyhinin bir sohbetini etmesini söylenince sofi, şeyhim dedi ki: “Gübre olmadıkça su üstünde kalınamaz.” diye anlattı.   Bu söz Seydayı Tâhî’nin çok hoşuna gitti.

          Vallahi çok doğru bir söz, bundan daha güzel bir şey olmaz. İnsan nefsini gübre etmedikçe su üstünde kalamaz. Gübre hafif olup su üstünde kaldığı gibi insan da nefsini hafif tuttukça yukarı çıkar ve su üstünde kalır. Eğer nefsini ağır tutarsa batar. İnsan nefsini gördüğü ( büyüt-tüğü ) müddetçe rabbini göremez.                         Muhammed Raşid Erol ( Kaddesallâhü Sirrehü )

 

           “ İmanın en faziletlisi, nerede olursan ol, Allahu teâlânın seninle beraber olduğunu bilmendir.”         Hadis-i Şerif  

          “ Nefsin hakkında bildiklerin, seni, başkasından menetsin!”  ( Hadis-i Şerif )

“ Nefsi bilmek hususunda gayreti olmayanın Allahu Teâlâ’yı bilmesi mümkün değildir.”

                                                                                                                          ( Recep Vahyi )

          Dost ve Dostluk

          Eğer Yunus  ( Aleyhisselâm ) balığın karnına girince Cenab-ı Hakk’ı tespih edicilerden olmasaydı, balığın karnında kıyamet gününe kadar kalırdı. “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’zzalimîn” zikri bir zorluk ve sindirim mahalli olan balık karnını onun için istirahat yeri haline getirmiştir. Bütün bunlar gösteriyor ki zikir olmadan genişlik olmaz.

          İskender Ataullah, “ Şeytan apaçık düşmanınızdır” ayetinde kanının ve cesedinin içinde sen görmeden dolaşan şeytana düşmanlığın kendimize bir dost aramak ile olacağını belirtmiştir. Zuhruf suresinde, “ Kim Allah’ı dost ederse şeytan ondan uzaklaşır.” buyrulmuştur. Allah’a dostluk ve velâyet herkese nasip olmasa da bir veliye dostluk hepimizin elinden gelir.

 

          “ Bir kul,  bütün azaları ile günahları terk etmedikçe ona akıllı denmez.”

          “ İnsanın kazançlı olmasının esası; az yemek, az uyumak, az konuşmak ve nefsin arzu ve isteklerini terk etmektir.                                                    ( Ebû Yâkûb Nehrecûrî Rahmetullahi aleyh)

 

          DİLİN AFETLERİ

          Dilin afetleri özetle yirmi tane olup şunlardır:

          Malayani/ Kendisini İlgilendirmeyen Söz.  Fazla Konuşma.  Batıl Ve Boş Konulara Dalma, Tartışma Ve Mücadele,  Birbiriyle Çekişme,  Konuşmada Yapmacık Sözlerle Edebiyat Yapma, Çirkin Söz, Küfür Ve Kötü Konuşma, Lânet Okuma, Faydasız Şiir. Boş Şaka, Alay Etme, Eğlenme, Başkasının Gizli Hallerini Yayma, Yalandan Söz Verme, Yalan Konuşma, Yalan Yere Yemin Etme, Gıybet, Nemime/Lâf Getirip Götürme, İki Tarafa Farklı Konuşma, Yağcılıkla Övme, Söylenen Sözü Anlamada Hata Edip Meramı Yanlış Nakletme,  Allah-ü Teâlâ’nın Sıfatları Hakkında İnsanların Akıllarının Eremeyeceği Konularda Soru Sorma.

 

 “Şükür, bütün gücünü nimeti verenin istediği yolda harcamaktır.” ( Rüveym)

 

Güzel Ahlâklar: Sabır, dua, şükür, tevekkül, yakin, kanaat, nefis huzuru, ağırbaşlılık, tevazu, ilim, sadakat, hayâ, vefa, sükûnet ve temkinli olmak.

 

“ Asıl mücâhid Allah rızası için nefsi ile cihâd edendir.”   ( Hadis-i Şerif, Müsned-i Ahmed)

“ Hissî beraberlik; sadıklarla oturup kalkmak, sohbetlerinde bulunmaktır. Manevî beraber-lik; kalbi onlara bağlayıp ruhaniyetlerine yönelmektir.”   ( Ubeydullah Ahrâr Kaddesallâhü Sirrehü )

           “Bir kimsenin kalbinde ne kadar kibir varsa, aklında o kadar noksanlık var demektir.”

                                                                                        ( Muhammed Bakır Rahmetullahi aleyh)

           “Sabır, Allah ile olmaya devam etmek ve gelen sıkıntıyı hoş karşılamaktır.”

                                                                                        ( Amr bin Osman el-Mekkî Rahmetullahi aleyh)

“Bir kavmin efendisi, ona hizmet edendir.” İnsan, hizmeti kadar değerlidir. Ahlâk ve takvası kadar da büyüktür.                                                                          ( Hadis-i Şerif )

SOHBET:

          Allah Resulü Sallallahü Aleyhi ve Sellem: “Bu dünyada Allah Celle Celâlühü için olan ve yapılanlar dışında her şey lânetlenmiştir” buyurdular. Bu dünyada her şeyin değeri onu kullananın niyetinden kaynaklanır.

          Öyle bir zamandayız ki ihtiyaç içine düşen biri dünya malı kazanmak için dinini feda ediyor. Zahitlik, dünya malından elini değil gönlünü çekmektir. Zühd, mala değil onu yaratana güvenmektir.

Hazreti Ömer Radiyallahü Anh:  Bir kişinin çokça namaz kılıp oruç tutmasına aldanmayınız. Sözünün doğruluğuna, emaneti ehline verişine ve dünyaya yöneliş niyetine, takva ve edebine bakınız. buyurdular. Genişlik halinde şükreden, sıkıntıda sabredip rabbi’ne yönelen kişi hürdür.

İnsan şu dünyada neyin peşinde, kimin işinde olduğunu bilmeli, gönlünün kıblesini iyi belirlemeli-dir. İnsan yokluk halinde de zenginlik halinde de fakirdir, çünkü yaratana muhtaçtır.

 

           “Muhabbet teslimiyetin olduğunu gösterir. Muhabbet olmadan teslimiyet olmaz.”

                                                                                       (Abdurrahman Tâhî Kaddesallâhü Sirrehü)  

          “Şükür, Allah-ü teâlânın ihsan ettiği nimet ile O’na isyan etmemektir.”

                                                                                       ( Cüneyd-i Bağdadî Kaddesallâhü Sirrehü)

          “Allah dostları, sevgiliye ulaştırmada birer vesiledir.”

                                                                                         (Şah-ı Nakşibend Kaddesallâhü Sirrehü )

          “Tasavvuf yoluna adım atanın ilk işi itikadını düzeltmektir.”

                                                                                          (İmam-ı Rabbanî Kaddesallâhü Sirrehü ) 

          Mevlâna’dan Bir Hikâye

           Bir kadın Hazreti Ali’ye (Kerremallahü Vech)  gelerek, “Eyvah! Küçük çocuğum damın üstünde, gel desem dur desem beni anlamaz. Düşeceğini de bilmez. Yetiş, göz bebeğim telef oluyor”  diye yalvardı. Hazreti Ali, “Onun yaşında bir çocuk bul. Damın kenarına getir. Çocuk kendi cinsini görsün. O zaman kendi cinsinin yanına gelir” dedi. Kadın öyle yaptı. Çocuk kendi cinsini görünce yüz tutup kurtuldu.

          Peygamberler de bizi düşmekten kurtarmak için insan suretinde geldiler. 

 

          “Üç huy vardır ki, kimde bulunursa, onun zararınadır: Sözünde durmamak, hile yapmak, zulmetmek.                                                              (Hazret-i Ebû Bekir Radiyallahü Anh)

 

          Genel Deneyimlerimiz

          Güven sağlamak yıllar alıyor, yıkmak bir dakika. Hayatta nelere sahip olduğun değil, kimin-le olduğun önemli. Başımıza gelenler değil, o sırada nasıl davrandığımız önemlidir.

 

          “Güzel ahlâk, kardeşlerin hatalarına göz yummaktır.”    ( Amr bin Osman el-Mekkî )

          “ Ahmaklık, hatada ısrar etmektir.”                  (Abdülhakim-i Arvâsi Rahmetullahi aleyh)

         

          Acele Bir Ağaçtır Meyvesi Pişmanlık

          Bir işin gerçekleşme maliyeti gibi gerçekleşme zamanı vardır.  Nasıl maliyeti belirli nokta-dan sonra azaltamıyorsak, gerçekleşme sürecini de değiştiremeyiz. İşin önce bitmesini istemek, birçok yanlışı ve sıradanlığı beraberinde getirir. Hatta öyle hatalara yol açar ki işin tamamını bile zora sokup, başarısızlığa sürükler. Bu nedenle bir işin maliyeti gibi süresini de göz önüne almalı, daha erken yapmaya kalkarak işin kalitesini düşürüp, başarımızı tehlikeye sokmamalıyız.

         

          Asıl Afiyet Nedir?

          Afiyet, dinin afiyeti, malın afiyeti, bedenin afiyeti ve ailenin afiyeti olmak üzere dört çeşittir.

          Bunlardan dinin afiyeti; kötü arzulara uymamak, dinin emirlerine uymak ve kimseye haset etmemekle sağlanır.  Malın afiyeti; malını görene ihsanda bulunmak, emaneti yerine getirmek ve fakirin hakkını vermekle sağlanır.  Bedenin afiyeti; az yemek, az konuşmak ve az uyumakla sağlanır.  Ailenin afiyeti de kanaat, güzel geçim ve yüce Allah’a itaat halini sürdürmekledir.

 

         “Güçlü olduğu halde kötülüğü men etmeyenleri Allah-ü Teâlâ, zelil ve perişan eder.”

                                                                                            ( Cafer bin Abdullah ( Rahmetullahi aleyh )

         “Olmamış şeyleri soracağına, olmuşlardan ibret al.”         Hazreti Ömer ( Radiyallahü Anh)  

 

         Ma’rûf-i Kerhi’nin (Rahmetullahi aleyh) Hikmetli Sözlerinden:

         Dünya, dört şeyden ibarettir; mal, söz, uyku, yiyecek. Mal, kalbi perdeler. Çok söz, kalbi Hak’tan alı koyar. Çok uyku, Hakk’ı unutturur. Çok yemek, kalbi katılaştırır.

         Tasavvuf; hakikatlere sarılmak ve halkın elindeki şeylerden ümidini kesmektir.

         Dilini, insanları kötülemekten koruduğun gibi; onu bunu övmekten de koru.

         Uzun emel (çok yaşama düşüncesi), insanı hayırlı amelden alı kor.

         Hiç amel etmeden cenneti istemek, bir çeşit günahtır; hiçbir sebebine yapışmadan şefaat ummak, bir çeşit aldanmadır. Hiç itaat etmediği zatın rahmetini ummak, bir cehalet ve ahmaklık-tır. İlmi ile amel eden bir âlimi, bütün müminler sever; ancak kalbi hasta olan kimse hoşlanmaz.  

 

“Allah-ü Teâlâ için kardeş olanların sevgisi, sebebi daim olduğu için devam eder.”

                                                                                                             Hazreti Ali (Radiyallahü Anh)

“Açıktan kızıp azarlamak, içte kin tutmaktan daha hayırlıdır.”

“Cevap çok uzun olduğu zaman doğru gizli kalır.”    Hazret-i Ali  (Radiyallahü Anh)

         “İnsanlarla öyle geçininiz ki, ölümünüze düşmanlarınız bile ağlasın.”                                             

                                                                                         Hazret-i Ali (Radiyallahü Anh)

      

         SOHBET: “Bakınız, bu milletin başına ne geldiyse gafletten geldi. Şah-ı Hazne (Kaddesallâhü Sirrehü): “Gaflet kadar hiçbir kötü hâl yoktur” derdi. Kimin başına ne geldiyse nefsinin hilelerin-den gafil kaldığı için gelmiştir.  Bir kişi kendi kuvveti ile gafleti terk edemiyorsa edebe sarılsın.  Şöyle ki, rabbim her an her yerde beni görüyor diye düşünsün ve o konuda nefsini zorlasın. Açık ve gizli edeplere uymakla insanın kalbi uyanır. Böylece gaflet yok olur.”                                                      Gavs Abdülhakim el-Hüseynî Bilvanisî  (Kaddesallâhü Sirrehü)

 

         CEZBE HAKKINDA: Cezbe, Allah sevgisinin kalplerde yaptığı coşkunluktur.  Allah’ın,  Peygamberimizin (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem), mürşitlerin ismi zikredilince, aşk ehlinden olan kimselerin kalpleri coşar, bu coşma fazla olursa kaynayan suyun kabından dışarı sıçradığı gibi taşar, taştığı zaman şahsın ruh yaradılışına uygun cezbeler görülür. Bazılarından ani ve yüksek bir ses çıkar.  Bazıları çeşitli vücut hareketleri yaparlar.  Titreme, gidip gelme, ağlama gibi.  Bazıları bilmediğimiz ve yeryüzünde mevcut olmayan bir lisanla, kendi kendilerine konuşurlar, bu lisana “hal lisanı” denir.  Büyük zatlar, kitaplarında cezbenin 200 kadar çeşidini bildirmişlerdir.

 

          Gazâlî’den:  Hamd Allah’a mahsustur. O Allah ki insanı yarattı, en güzel şekilde suretlendir-                           di.   İman nuru ile onu süsleyip güzelleştirdi. Ona güzel ifade vererek diğer yaratıkların önüne geçirdi ve üstün kıldı.   Kalbine ilmin hazinelerini akıtmakla onu kemale erdirdi.   Sonra hatırına gelen ve kalbine doğan şeyleri ifade edecek ve kapalı olan perdeyi açıklayacak bir dil verdi.   Hakkı söyleme gücü verdi de verilen nimetlere şükretti.

Allah-ü Teâlâ’nın eşi, benzeri ve dengi olmayıp tek bir mâbud olduğuna Muhammed’in  (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) de tercih ederek yükselttiği, ikram ettiği ve ayetlerle üstün kılınmış olan Kur’ân-ı Azîmüşşân ile gönderilmiş bir peygamber olduğuna şahadet ederim.  İşte dil bizim nimetimiz ve derdimizdir.    Dermanımız ve efganımızdır. Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem):   “”Sükût eden kurtulmuştur.”     “Sükût hikmettir, ama susanlar çok azdır.”        “Selâmette kalmayı arzu eden sussun.”    “Âdemoğlunun hatalarının çoğu dildendir.”  “Size ibadetin en kolayını ve bedenen en hafifini söyleyeyim mi? O da sükût etmek ve güzel ahlâktır.”buyurmuştur.

“ Aklın görevi ihtimalleri hesaplamaktır.”

          “Taatın temeli şu üç şeydir. Korku, ümit ve muhabbet. İsyanın temeli de şu üç şeydir: Haset, kibir ve hırs.”                                    Hatim el-Esam (Rahmetullahi Aleyh)

 

 

 

 

         Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerinin (Kaddesallâhü Sirrehü) Nefis Hakkında Sohbetleri:

 

         İnsanın evini yıkan en büyük düşmanı onun nefsidir. Onun için insanın kendinden haberi olmalı, nefsin tuzaklarına düşmemeye çalışmalıdır.

 

         Nakşibendî yolunun bütün çalışmaları nefsi öldürmek içindir. Nefis ölüp gittikten sonra her şey düzelmeye başlar.

 

         İnsan nefsini bilmeli, eğer nefsini bilirse halk da ondan istifade eder.

 

         İnsanda nefis olmaması lâzımdır. Nefis insanda olduğu müddetçe kendini yok bilmelidir.

 

         Hakikaten insan nefsini gübre olarak mülâhaza etmedikçe su üstünde kalamaz. İnsan nefsini gördüğü müddetçe Rabbine kavuşamaz. Ne zaman nefsini öldürürse Allah’ına o zaman kavuşur. Gübre hafif olduğu için su üstünde kalıyor, yükseliyor. İnsan nefsini hafif tuttukça yükselir, su üstünde kalır. Yok, eğer insan ağır olursa suyun dibine batar. İnsanın nefsi olduğu müddetçe insan ağırdır, suyun dibine çöker.

 

         İnsanı helâke götüren nefsidir. Firavun, Şeddat ve Karun gibi ilâhlık davasında bulunan ve helâke gidenler, hep nefisleri yüzünden bu felâketlere uğradılar, o hallere düştüler. Nefisleri büyüdü, büyüdü, sonunda ilâhlık davasına kalkıştı. Çünkü nefis kendinden üstün hiç bir varlığın bulunmasını istemez. Büyüyüp terakki edip elde etmek için hiçbir şey kalmayınca, hâşâ, Allahlık davası etmeye başlar. İşte onlar da haddini aşmış, azgınlaşmış nefislerinin iddiasına uydular.

 

         İnsan kendi yaradılışını mülâhaza ederse azameti Huda karşısında aczini daha iyi görüp daha iyi anlar. Nefsinin telkinatına kanıp kendini bir şey zannetmez.

 

         Her türlü günah, kullara yapılan zulüm ve hakaretin hepsi nefisten geliyor, onun büyüklük taslamasından ve kibrinden geliyor. Ne zaman ki insan fakirliğini, aczini, kendinden aşağı bir mahlûk olmadığını  ( nefsanî yönden)  idrak etse, insanda kibir ve azamet kalmaz. İşte o zaman Allah’ın emirlerine göre hareket etmeye başlar.

 

         Allah dostları, Allah ehilleri daima fakir ve mahzunlar arasından olmuştur. Sâdâtın nispetleri fakir, nefissiz ve boynu büküklerin üzerine olmuş. Hulefa hep onlardan olmuştur.

 

         Büyüklerin kendi nefisleri için hiç çalışmaları olmazmış. Allah yolu hizmetle kazanılır, abdallık ve fakirlikle elde edilir, ağalık, pehlivanlık ve padişahlıkla olmaz.

 

         Bazı şeyler vardır ki insan isteyerek yapmaz. Fakat mecbur olduğu için yapar. Allah’a kulluk da böyledir. İsteyerek keyifle olmasa bile mecburen yapmalı, nefis ve şeytan muhalefet etse, vücudunda bir atalet tembellik olsa bile, yine ibadetini yapmalı-dır. Vücudunun rahatını düşünmemelidir. İnsan dünya işine bir baksın, nasıl canı iste-mediği halde çalışıyor. Çünkü mecburdur, âhirette aynen öyledir. İnsan rahatını düşü-nürse Rabbine kulluk yapamaz. Zaten nefisle şeytan bu hususta çalışıyorlar. Daima insanın vücuduna gevşeklik verip Allah’a tâât ve ibadete karşı tembelleştiriyorlar. Öyleyse insan da onların aldatmasına kanarak vücudunun rahatını düşünmemelidir. İnsanın rahatı ancak yüzünü Allah’a çevirmesi ile olur. Şu halde Allah’ın emirlerine meyletmek lâzımdır.

 

         İnsan için bütün gaye, Allah’ın  (Celle Celâlühü)  emirlerine itaat suretiyle nefis ve şeytana muhalefet edip onları ezmektir. Böylece insanın gayesi nefis ve şeytana muhalefet etmek olmalıdır.

 

         Öyleyse insanın bütün gayesi nefis ve şeytanla mücadele olmalı, onların sözlerinin aksini yapmalı, kendi vücudunun rahatını düşünmemeli,  bir tek gayesi olmalı:  O da kul-luk üzere devam.   İnsanın durumu hep aynı olmalı,  elinden geldikçe durumunu bozma-malı,  her zaman ve her halükârda nefis ve şeytanla mücadele etmeli, onlara muhalefette bulunmalıdır.

 

          Artık nefsi, nefsi zamanı olmuş. İnsan nefsini bilsin kâfidir. Ona harp açsın yeter.

 

         Nefis ve şeytanla elden geldiği kadar bu dünyada mücadele etmek lâzımdır ki yarın nefsi nefsi zamanı olan kıyamette, müşkül durumda kalınılmasın. Bu mücadelenin sur üfürülünceye kadar devamı lâzımdır.

 

         İnsan kendisini nefis ve şeytandan kurtarmaya çalıştığı gibi elinden geldiği kadar akrabasını, ailesini, çocuğunu, çevresini ve ümmeti Muhammedi de kurtarmaya onlara yardımcı olup yüzlerini Allah’a döndürmeye çalışmalıdır.  Bilhassa kendisini nefis ve şeytanın elinde bırakmamaya çok gayret edip kendini muhafaza etmelidir.

 

         Nefis ve şeytanla mücadele etmek insanın elinden gelir, kuvveti yeter onlarla mücadeleye. Her kim benim gücüm, kuvvetim yetmiyor derse, o yalan söylüyordur, o kezzaptır.

 

         İnsan nefis ve şeytana yetebilir. İnsan Allah’ın emirlerine muhalefet etmeyebilir, günah işlemek istemese işlemez. Gayet kolaydır. Eğer ben edemiyorum gücümün üstündedir derse yalan söylemiş olur. Çünkü Allah-ü Teâlâ : “Allah bir nefse gücünün yetmediği şeyi teklif etmez. Ancak takatinin ve gücünün yeteceği şeyi teklif eder.”             ( Bakara: 286 ) buyuruyor.

 

        

         Yani Allah kimseye yapamayacağı şeyleri emretmez.  Öyleyse insan nefis ve şeytanla mücadele edebilir.   Gerçi İmam-ı Rabbanî, Şeyh Abdülkadir Geylânî gibi yapamaz ama kendi gücünün nispetinde yapabilir.   İnsan yapmıyor,  sonra da yapamıyorum, edemiyorum,  diyor.  Bu kendi kendini kandırmaktan başka bir şey değildir.  Şeytanın aldatmasıdır.

 

         İnsan kendini Allah’ın vermiş olduğu kuvvet ve nusret nispetinde muhafaza edebilir, şeytana muhalefet edebilir.    Allah’a kulluk dünya işinden zor değil, dünya işi kadar yorucu değildir.  Demek ki hepsi insanın elindedir.   Hoş şeytanın tüfeği yoktur ki insana çevirsin de zorla insanı kötülüğe teşvik etsin.

 

         Şeytanın yapabileceği tek şey kalpte vesvese meydana getirip kötü işleri telkin etmeye çalışmaktır.  Hepsi bu kadar, bütün kuvveti bundan ibarettir.  Başka hiçbir şeyi yoktur.  Eğer insan ona yardımcı olmazsa hiçbir zararı dokunamaz.    Fakat insanın canı (nefsi )  da Allah’ın emrine karşı gelmek istiyor.  Vücudunun rahatını onda görüyor. Şeytan da arada insana yol gösteriyor. Başkaca hiçbir şey yapmıyor, zaten elinden de gelmez.

 

         Sabır Allah’tan, acele ise şeytandandır.  İnsan işlerinde sabır ve tahammül ederse Rabb’ül-Âlemin de onun işlerini düzeltir, işlerini asan eder,  yok eğer acele ederse o işinde muvaffak olamaz.

 

         Hazret ( Kaddesallâhü Sirrehü ): “ Nefsini yenmiş kişiler kavak ağacına benzer, onun gibi o da yükselir.”buyurmuştur.

 

         Gavs ( Kaddesallâhü Sirrehü ): Bir gün birisinin canı günah işlemek istemiş, zina yapmak istemiş, kalkmış, elini ateşe sokup yakmış da acısı ciğerlerine kadar işlemiş.    Sonra da nefsine dönüp: “Ey zalim nefis şu hafif ateşe bile tahammül edemedin. Sabrın, tahammülün yoktur. Peki, Allah’ın azabına Cehennem ateşine nasıl tahammül edeceksin Mademki bu ateşe tahammül edemeyecek kadar zayıf ve sabırsızsın, tahammül ve taka-tin yoktur, ne cüretle günah işlemeye kalkıyorsun? Nasıl, Allah’ın emirlerine muhalefet etmek istiyorsun.”  diye nefsini tezkiye edip tedip etmiştir.

 

         İşte kâmil insanlar böyle tekâmül etmiş, nefisleri icabı Allah’ın emirlerine muhalefet mevzubahis olduğu zaman imanlarının tezahürü olarak Cehennem ateşinde yanacakları-nı tam idrak etmişlerdir. Onların bu derece Allah korkusu içlerine yerleşmişti.

 

         Aşikâr olan Kadirî zikirlerinden insanın zarar görmemesi için nefsinin vücut bulma-ması için, çok sadık olması, çok müstakim olması lâzım gelir. Şayet nefis vücuda gelirse artık yapmış olduğu zikirler boşa gitmiş olur. Fakat Nakşibendî de böyle bir korku yoktur Çünkü ameli gizlidir. Kimsenin yaptıklarından haberi olmadığı için nefis vücut bulamaz.

 

         Rabb’ül-Âlemin insanın kalbine bakar. Rabb’ül-Âleminin nazarı daima insanın niyetinedir. Eğer zerre kadar muhalefet hâsıl olsa Rabb’ül-Âlemin ondan haberdardır, onu duyar.

 

         Kalp daima Allah’a bağlı olarak zikrederse, böyle kimse halis olmuştur. O, şeytanın desiselerinden muhafaza edilmiştir. Onun nefsi artık kendisinde vücut bulmaz olur, onun her geçen gün Allah katında derecesi yükselir.

 

         İnsanın başında her şeyi gösteren bir ustası olursa o çabuk olgunlaşır, çabuk sanat öğrenir, çabuk ustalaşır, artık onun bir ustası vardır.

 

         İnsan ne kadar fakir, ne kadar abdal, ne kadar nefsini yenmiş ve vücudunu zail et-mişse Rabb’ül-Âleminin yanında o kadar makbul, o kadar sevgili olur.

 

         Her kim ki nefsini öldürmüş, benliğinden sıyrılmışsa, o Allah’ın yanında makbul olmuş ve Rabb’ül-Âlemin tarafından sevilmiştir.

 

         Her kim işi tembelliğe dökerse, muhabbeti kesilir. Allah yoluna sevgisi azalır, gafle-ti artar, günah işlemek Allah’ın emirlerine karşı gelmek ona kolay gelir. Tereddi ede ede nihayet günün birinde Allah yolunu terk eder. İnsan, ciddi davranır, fırsatları, zamanını değerlendirirse o zaman muhabbeti artar, aşkı çoğalır. Artık şeytan da onu aldatamaz.

 

         Kişi ne kadar mahzun, ne kadar nefsinden ve benliğinden uzaklaşmışsa Allah’ın yanında o kadar makbul ve âlidir.   Zalim olan, zulüm eden kişinin, zevk ve sefa peşinde olan kişinin haliyle Allah’tan haberi olmaz.

 

         İnsanın nefis ve benliğini yok etmesi lâzımdır. İnsanın kendini görmemesi lâzımdır. Her kim kendini,  benliğini görürse o Rabb’ül-Âleminden uzaktır. O Rabbini göremez, bulamaz.

 

         İnsan kendini aşağı görmelidir. Bütün mahlûkatı kendinden üstün görüp, kendini aşağı mülâhaza etmelidir. Şah-ı Hazne, Gavs’a yazdığı mektuplardan birinde: “ İnsan, nefsini kâfirden bile aşağı görmelidir.” demişti.

 

         Nefsini gören,  kendinde büyüklük hisseden kimseyi Rabb’ül-Âlemin sevmez. Şeytanın helâk sebebi,  küfre gitmesinin sebebi, nefsini görmesi değil miydi?  Hâlbuki çok amel etmiş, mukarrep meleklerdendi. Kendisinde nefsin meydana gelmesi küfrüne sebep olmuştu. İnsana en büyük zararı veren nefistir. Onun kadar zarar veren başka bir şey daha yoktur.  Onun için insan nefissiz olmalı, kendini yoklukta görmeli,  nefsi ademde (hiçlikte) olmalıdır.

 

         Nefis olduğu müddetçe bir şeye sahip olunamaz.  Nefsin sebep olduğu zararların en çoğu Rabb’ül-Âleminin insan vücudunda halk ettiği letâifler üzerindedir. Nefis onları zamanla tebdil ederek (değiştirerek) yaradılış gayesinden uzaklaştırır.   Dünyaya, dünya işlerine yöneltir.  Onun içindir ki nefis olduğu müddetçe insan bir şey olamaz.  Binaen-aleyh daima insanın ayağı nefsin göğsünde bulunmalıdır ki baş kaldırmaya gücü yetme-sin; ancak kendini aşağı ve noksan gördükten sonra nefis ölür. Hayat hakkı kalmaz.

 

         Sâdât-ı Nakşibendî’nin nisbetleri, nefsi olmayan, kendini yoklukta gören, ihlâs ve teslimiyet sahibi kimselerin üzerine saçılmıştır. Mürşid-i Kâmil hep onlar arasından seçilmiştir.

 

         Evet, evliyalar da Allah’ın (Celle Celâlühü) kullarıdır. Onlar da herkes gibi insandır-lar, beşerdirler. Hiç fazla tarafları yoktur. Ama imanları kemalde, akılları istikamet üzere-dir.  Nefis ve şeytanın peşinden gitmez,  Rabb’ül-Âleminin emirlerine göre hareket eder-ler. Binaenaleyh Rabb’ül-Âlemin de onları nihayete erdirip makamlarını âli etmiştir.

 

         Ne noksanlık varsa insanın kendisindedir. İnsan eksiktir, noksandır.

 

         İnsan bu kadar sevdiği, en güzel yiyeceklerle beslediği, en güzel elbiselerle süsle-diği nefsine, merhamet etmeli. Kendisine düşman olan nefsine merhamet edip onu ateş-ten korumalı.

 

         İnsan hiçbir zaman rehbersiz kalmamalı.  Sâdâtı Nakşibendî’den bir evliya,  “ Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.”demiş. İnsan Mevlâsız, büyüksüz olamaz. Kendine bir büyük bir mabut seçmesi lâzımdır ki o da ya Allah tarafından yahut ta şeytan tarafından olur.

 

         İnsanın mutlaka bir büyüğü vardır.  Yönü Allah’a değil de günaha doğru olanların büyüğü nefis ve şeytan olur. Nefis ve şeytan böyle kimseye büyüklük yaparak onu küfre götürürler.  Hakikatte böyledir,  vasıtasız olamaz.  “ Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.” sözü bunun ifadesidir.

 

         Şayet insan hem zayıf ve hem de himayesiz olarak tek başına kalırsa esecek her rüzgâr onu kolayca yere yıkabilir. Çünkü insan nefis ve şeytanla tek başına mücadele edemez.

 

          Ta son nefese kadar insan Allah’ın düşmanı olan nefsinin başını bırakmamalı, nefsinin gemini hep elinde tutmalı, Peygamber Aleyhisselâm’ın şeriatını takip etmelidir. Allah-ü Teâlânın yapmış olduğu kerem ve ihsanlara keyiflenip gevşek durmamak lâzımdır.

 

         Nefis ve şeytana karşı Peygamberin ( Aleyhisselâm ) şeriatı arkamızda Uhud Dağı gibidir. İnsanın arkasında Uhud Dağı gibi bir dayanağı olduktan sonra artık kim onun sırtını yere getirebilir. Böyle bir dayanağı olan kimsenin imanına nefis ve şeytan zarar veremez. Bütün dünya düşmanı olsa yine de bir şey yapamaz.

 

         Fakat ne zaman ki şeriata aykırı hareket etse o zaman tehlike başlar. Aslında insan zayıf ve kuvvetsizdir.  İnsandan daha zayıf, daha kuvvetsiz bir şey yoktur.  Şeriat yolun-dan ayrıldığı zaman nefis ve şeytan onu yoldan çıkarır, felâketlere atar.  Nihayet imanını elinden alır.  Öyle ise insanın bütün işleri,  muamelesi,  oturması ve kalkması,  hayır ve hasenatı,  hal ve tavrı,  kısaca bütün ef’ali tamamen şeriata uygun olmalıdır.

 

         İnsanın nefsi olduğu müddetçe bir şey öğrenemez. Suya atılan taş, ağır olduğun-dan hemen suyun dibine batar, fakat hafif bir şey suya atıldığı zaman çökmeden suyun üstünde kalır. Suyun akıntısına uyarak mesafe kat eder, menzil alır.  Ama taş öyle değil.   Su ne kadar derin olsa da suyun dibini bulur, batar. Hafif olan şey ise üstte kalır.

 

         İnsan da böyledir. Nefsi olduğu müddetçe yerde sürünür, yükselmez. Hep yerle bir seviyede kalır. Nefsi taş gibi ağır olduğundan ondan menfaat de görülmez.

 

         Suyla ateş bir arada durmadığı,  birbirine zıt olduğu,  birbiriyle imtizaç etmediği gibi, Allah yolu ile nefis de imtizaç etmezler. Bir arada olmazlar. Çünkü birbirine zıttırlar.

 

         Nefis devamlı olarak Allah’ın emirlerine muhalefet, günah işlemek, Allah’ın tâât ve ibadetine karşı olmak, kibirli ve azametli olmak ister. Kimsenin kendisinden üstün, akıllı olmasını istemez. Her üstünlüğün kendisinde bulunmasını ister.

 

         Rabb’ül-Âlemin de böyle isteklerden,  bu gibi şeylerden razı değildir.  Onun için Allah yolu,  Allah’ın hoşnutluğu,  nefsin istekleriyle bir arada olmaz.  İkisinden birinin tercihi ile diğerinin feda edilmesi lâzımdır.  Çünkü ikisi birbiriyle bağdaşamazlar.

 

         İnsan nefisle devamlı harp halinde olmalı, nefsin dizginlerini elden bırakmamalı, onun galip gelmemesi için çok hassas davranmalıdır.

 

         İnsanın gayesi, Peygamber Âleyhisselâmın şeriatı, Rabb’ül-Âlemîn’in yolu olmalı, bütün hareketlerini buna göre ayarlamalı, nefsin yuvası olan vücudun rahatını düşünme-meli, gevşek hareket etmemelidir. Peygamber Âleyhisselâmın şeriatından ayrılmamalı, o yolu takip etmelidir.

 

         Her kim vücudunun rahatını, keyfini düşünerek hareket ederse, o kimse nefsi tarafından helâke sürüklenmiştir. Böyle kimseler nefislerinin elinde esir gibidirler.  Bilinmelidir ki nefisten daha büyük düşman yoktur. Nefsin arzusu, isteği, insanın imanını helâke götürmektir.

 

         Nefis dünyada rahatlık istemekle, Âhirette insanın ebedî, cehennem azabı görmesi-ne sebep oluyor.

 

         Nefsin düşmanlığı çok büyüktür,  Firavun,  Şeddat,  Karun gibilerin felâketlerine nefisleri sebep oldular.  Çünkü büyüyen nefisleri, büyük iddialara kalkıştılar.  Kendileri boş bir dava güttüklerini, ilâh olmadıklarını ve Allah’tan uzak olduklarını bildikleri halde, nefislerinin Allahlık davasına boyun eğdiler.  Çünkü nefisleri o kadar büyümüştü ki, kendilerine hâkim olmuştu.

 

         Nakşibendî Tarikatının, Sâdâtın en büyük faydası, nefsi yok etmektir. Nefsini yok edip teslim alan kimse, ancak Allah’ı tanıyabilir. Bu da Allah tarafından bir ilâhi lütufla mümkündür.

 

         Hidayet verici, Hadi, Rabb’ül-Âlemindir. Hidayet Allah’ın elindedir. İnsana düşen sadece vazifesini yapmaktır. Eğer Rabb’ül-Âlemin hidayet etmek isterse, sebep halk edip hidayetini verir. Şayet hidayeti yoksa bir hadise onun hidayet olunmasına engel olur.

 

         Öyle kimseler vardır ki amellerini tamamlayıp, çalıştıkları halde Allah’ın keremine mazhar olamazlar. Bazıları da vardır ki Allah’ın keremine hemen mazhar olurlar.

 

         Rabb’ül-Âlemin insanı iyi bilir. O insanın ruhunun derinliklerini bilir. Onun için insan uyanık olmalı, emeğini boşa çıkarmamalıdır.

 

         İnsanın amelini görmemesi, hep günahlarını görmesi lâzımdır. İnsan bir şey olma-dığını bilmelidir. Hayrını, amelini değil, hep günahlarını devamlı gözünün önünde bulun-durmalıdır. Çünkü insan amelini görünce kendinde nefis meydana gelir, nefsi kabarır.

 

         İnsan elinden geldiği, kuvvetinin yettiği kadar hayırlı amel yapmalıdır. Yapmış olduğu hayırlı işlerden dolayı methedilir, öğülürse, kendisinde nefis meydana gelmeme-sine, kalbine tesir etmemesine dikkat etmeli, aslının bir avuç toprak olduğunu aklından çıkarmamalıdır.

 

         İnsan, dünya hayatını, dünya huzurunu düşündüğü gibi, Âhireti de düşünerek, nefsine zulüm etmemelidir. Çok uzun olan Âhirete karşı ancak bir saatçik olan dünyaya çalışıp çırpınıp da çok uzun olan Âhiret hayatı için çalışmayan insandan daha ahmak kimse olabilir mi?

 

         İnsanın,  kendi şahsına yaptığı zulüm,  nefsinin yüzünü Allah’a döndürmemekle yaptığı zulüm,  günah işlemek suretiyle,  Allah’ın emirlerine uymamak suretiyle yaptığı zulüm,  insanı azabı ilâhî’ye uğratan en büyük zulümdür.

 

         Öyle ise insan böyle büyük bir hareketi,  böyle büyük bir zulmü kendi kendine yapmamalı,  dört günlük dünyaya mağrur olup bozulmamalı,  nefsinin yüzünü Allah’a döndürmeli,  Allah’ı tanımalıdır. İnsan nefsinin dizginlerini elden bırakmamalı, yüzünü, yönünü hep Allah’a çevirmelidir. 

             

         Nefis insanın en büyük düşmanı olduğundan, hiçbir zaman insana iyilik istemez. İnsanı ebedül ebed Allah’ın azabına uğratmak ister.  Nefis asla kendinden üstün bir kimsenin olmasını istemez. O hep zevk,  sefa ve rahat içinde olmak ister. Hep Allah’ın emirlerine muhalefet üzere olmak ister. Günah işlemek ister. Hülasa, Rabb’ül-Âleminin razı olmadığı şeyleri yapmak ister.

 

         Her kim nefsinin emrine uymuşsa, helâke gitmiştir. Nefsi onu küfre götürmüştür. İşte Firavun, işte Şeddâd ve benzerleri, nefislerinin emirlerine girdikleri için azıttılar, ileri gittiler. Meselâ, Firavun, hâşâ, Allah olmadığını bildiği halde, Allahlık iddiasında bulundu Büyük davaya kalkıştı. Nefsinin emrine boyun eğdiği için, ben sizin Allah’ınızım dedi.

 

         Nefis aynen azgın bir ata benzer.  Dizginleri zapt edilmeyen azgın at gemi azıya alıp giderse,  sahibini yere çarpıp parçalar, belki kendisi de beraber parçalanır.  Yani hem kendini hem sahibini felâkete götürür,  helâk eder.  Ama azgın atın dizginleri sağlam olarak tutulur, ona hâkim olunursa at, koşar koşar sonunda yorulur.  Ağzından köpükler akar. Dizginleri sağlam olarak tutulduğundan bir felâkete sebep olmadan sahibine teslim olur.

 

         İşte nefis de aynen böyledir, azgın at gibidir. Şayet insan nefsine, dizginlerini sağlam tutup hâkim olmazsa, nefis hem kendisini, hem de sahibini helâk eder. Parça parça eder. Ne kadar günah,  ne kadar Allah’a itaatsizlik varsa hepsini,  ta sahibini gazabı ilâhî’ye uğratana kadar yaptırır. Sahibini Dergâh-ı İlâhî’den attırana ve nihayet imanını kaybettirene kadar nefis durmaz.

 

           

         Fakat insan dizginleri sağlam tutarsa yoldan çıkmasına imkân vermezse, tehlike-den nispeten uzak olur. Azgın atın dizginlerini elinde tutup ona hâkim olan, onu sonun-da teslim alan insan gibi. Nefsin dizginleri sağlam olarak insanın elinde olursa, nefis ne kadar yoldan sapmaya kalkışsa da ne yapar yapar, sahibi mutlaka yüzünü Allah’a çevi-rir. Döndürür dolaştırır Peygamber Âleyhisselâmın şeriatına onu getirir.  Yeter ki nefis teslim olsun.  Nefsini teslim alan kimse Allah’a kavuşmuştur.

 

         Sorarlar Evliyaullaha, meşayıha, insan nasıl, ne kadar zamanda Allah’a ulaşabilir, derler. Cevap şu olur:  Allah’a ulaşmak için iki adım lâzım.  Birinci adım nefsin üzerine konursa, ikinci adım da Allah’a ulaşılır.

 

         Nefis ölmeyene kadar Allah’a ulaşmak muhaldir. Allah’a ulaşmak için en büyük düşman olan nefse hâkimiyet lâzımdır.  Çünkü en büyük düşmandır.   Dolayısıyla en büyük mâniadır.  İnsanın düşmanı hiç iyiliğini ister mi?  Düşman hep kötülük ister.  Düşmanlar bir birine asla iyilik istemezler. Demek ki nefis de insana iyilik istemez. Hep kötülük ister.   Nitekim Rabb’ül- Âlemin de bunu ihtar ediyor: “ Muhakkak nefis kötülüğü emredicidir.” (Yusuf: 53) buyuruyor. “Nefis iyi şeyler istemez hep kötülükleri emreder” buyuruyor.  Öyle ise nefsin sözünü dinlememek, arkası sıra gitmemek lâzımdır.

 

         Bilinmelidir ki, Allah’ın emirlerine, Allah yoluna muhalif olan her şey nefistendir. İnsandan sâdır olan günahların tamamı nefis ve şeytandandır.

 

         Allah’a, Allah yoluna muhalif olan şeylerin nefis ve şeytandan olduğu bilinip ona göre tedbir alınmalı, ona göre yol tutulmalıdır.

 

         Nefisle mücadele edilmelidir.  Allah dostlarından,  Allah velilerinden birinin canı soğuk su içmek ister.  Vermez nefsine istediği soğuk suyu.  Kırk sene mücadele eder nefsiyle, kırk sene nefsiyle harp eder. Suyu ısıtmadan vermez nefsine. Suyu ısıtır, ondan sonra içer. Böylece nefsiyle mücadele eder.

 

         İnsanda nefis olduğu müddetçe, kendisinde kemalât olmaz. Çünkü en büyük düş-man olan, hep kötülüğünü isteyen nefsi beraberindedir. Nefis insanla beraber olursa, in-san nefsinin emrine uyarsa, mutlaka günün birinde ondan darbe yiyip parça parça olur.

 

         İnsanın en büyük düşmanı olan nefsi hep kendisiyle beraber bulunur. Hep insanın kötülüğü için çalışır. Hep insanı helâke götürmek ister. Asla iyi şeyler istemez. Düşmanı-na göz yuman, sözüne göre hareket eden kimse, haliyle düşmanından kötülükler görür.

 

         Muhammed Diyaüddin (Kaddesallâhü Sirrehü): “Molla Ahmed, dedi, Gavs’in başına yemin ederim ki kendisinde zerre-i mıskal kadar nefis olan kimse Allah’tan uzaktır. Allah’a ulaşamaz” sözünü bitirip yoluna devam etti.  İşte nefis bu kadar zararlıdır. Demek ki nefsin insana bunca zararı vardır.

 

         İnsanda nefis olduğu müddetçe yükselemez. Hep alçaklarda, yerde kalır. Ancak nefis gittikten sonra insan yükselip Allah’a ulaşabilir.

 

         Bir kelâm-ı kibar vardır. “Nefsini tanımayan, rabbini tanıyamaz.” Yani insan nefsini tanıdıktan sonra, ancak Rabbini tanıyabilir. Nefsini tanımayan Allah’ıda tanıyamaz.

 

         İnsan kendini tanımadığı müddetçe kemale eremez. Bir şey olamaz. İnsanın azamet-i ilâhi karşısında ne kıymeti olabilir.  Bir kendine,  bir de azamet-i ilâhi’ye baksın.  Kendi durumunu mülâhaza etsin. Neden meydana geldiğini, nasıl dünyaya geldiğini, nasıl halk edildiğini bilsin de ne olduğunu anlasın. Ondan sonra iddialarda bulunsun.

 

         İnsan biraz tefekkür etmeli, Allah’ın işine, Allah’ın san’a tına bakmalı, ne olduğunu mülâhaza etmeli, nasıl dünyaya geldiğini, hilkatinin nasıl olduğunu, nereye gideceğini, akıbetinin ne olacağını düşünmelidir.

 

         Asumanın yaradılışına da bakmalı,  hilkatindeki hikmetleri düşünmeli,  çeşit çeşit hayvanları ve onların yaradılışını da tefekkür etmeli ve sonunda dönüp insan kendi yapı-sına bakmalıdır. Düşünmeli ki, iç ve dış yapımız hep aynı olduğu halde teferruatta birçok farklılıklar görmek mümkün olur. Meselâ, yüzler, suretler hep ayrı ayrıdır, birbirine benze-mez. Bütün bunlar Allah’ın azametini, Allah’ın san’a tını göstermekte, bunlardan hikmet dersi alınıp Allah’ı daha iyi tanımak mümkün olmaktadır.

         Böylece Allah’ı tanıyan, kuvvet ve kudretini daha iyi anlayan kimse itaatkâr olur. Kanunlarına uymak mecburiyetinde olduğunu, hüküm ve hikmet sahibi Allah’ın emirleri-ne karşı gelmenin mümkün olmadığını anlayarak Allah’tan korkar.

 

         İnsan amel-i salih yapma yönünden nefsine acımamalıdır. Şayet nefsine, merhamet edip amel-i salih yaptırmak için ona kıymazsa, o zaman ona en büyük düşmanlığı yapmış olur. Allah dostluğunu gözetmeyen, salih amellere devam etmeyen kimse kendine en büyük fenalığı, en şiddetli düşmanlığı yapmış olur.

 

         Kendi kendini çok sevdiğini, nefsini çok düşündüğünü iddia eden insan, şayet ömrünü dünya uğruna, dünya işlerinde, dünya muamelesinde gafletle geçirir ise, salih ameller işlemez, her zaman ve her yerde Allah’tan, Allah dostluğundan uzak olarak hep dünya ile dünya bahsiyle meşgul olursa, salih amellerden uzak kalırsa, o kimse kendini sevmemektedir. Aksine nefsine düşmanlık etmektedir.

 

         Nefsini düşünen insan, Allah’tan başkasına gönül vermez. Allah’tan başkasını düşünmez. Dünyada hep Allah’la olur. Dünyada Allah’la olunca, kabirde de, sekeratta da, haşirde de, cennette de Allah’la olur. Hülasa her şeyde, her yerde Allah’la olur. Dünya hayatında, meydana gelen her şeyi Allah’tan bildiğinden, tam bir huzur ve rahat içinde olur. Dolayısıyla bütün işleri Allah için, Allah dostluğu için olacağından, âhirette de çok büyük kazanç temin eder. İnsan her şeyini Allah için yapmalı. Yaptıklarında da samimî olmalıdır.

 

         İnsan düşmanını tanımalı, bilmeli ki en büyük düşman nefis ve şeytandır. Nefis ve şeytan insanı aldatıp Allah’tan çevirmektedir. İnsanı kötü şeylere yöneltmektedir. İnsanı, Allah düşmanı yapmak için çalışmakla, insana en büyük fenalığı yapmaktadır. İnsanı ebedî olarak Cehennem azabına müstahak etmek için çalışan nefis ve şeytandan daha büyük düşman olur mu hiç?

 

         İnsanı Allah yolundan alıkoyan, yüzünü Allah’tan çeviren nefis ve şeytandan daha büyük düşman olur mu? Hâlbuki insan kendisine bunca kötülük yapmak isteyen nefis ve şeytanı bırakmış da, başkalarıyla düşmanlık etmekte, kendine başka düşmanlar edinmektedir.

 

         Meselâ, insanın kendini öldürmeyi tasarlamış olan bir düşmanı olsa, asla ona itimat etmez, ondan uzak durmaya çalışır, onun dediği ve istediği şekilde hareket etmez. “ Düşmanım beni öldürmeyi tasarlamıştır” diyerek hep uyanık olur. “Muhakkak ki şeytan sizlere düşmandır. Öyle ise siz de onu düşman edinin.” ( Fatır: 6)

 

         Hâlbuki biz, düşmanımız şeytana karşı hiç de uyanık olmuyoruz. Hem de öyle bir düşman ki, o düşmanlığı Rabb’ül-Âlemin tarafından ilân ve tescil edilmiş. Evet, Rabb’ül-Âlemin “şeytan sizin en büyük düşmanınızdır” buyurmuştur. “Kendinizi düşmanınız olanşeytandan koruyunuz” buyurmuştur. Maalesef biz Allah sözünü dinlemiyoruz. Mademki Hüdâ-i Âlemin, “Şeytan sizin düşmanınızdır, kendinizi ondan koruyun” demiş, bize düşen bütün gücümüzle kendimizi şeytandan muhafazaya çalışmaktır.

         Şeytandan korunmak için de: Peygamber Aleyhisselâm’ın şeriatına uygun hareket etmeli, nefsinin arkasından gitmemeli, nefsinin yüzünü Allah’a döndürme gayreti içinde olmalı, Allah’ın emir ve yasaklarına dikkat etmeli, Cenâb-ı Hakk’ın yapın dediğini mutla-ka yapmalı, yapmayın dediklerinden ise kaçınmalıdır. İşte bunlara riayet edilirse büyük düşman mağlûp edilir. Rabb’ül-Âlemin lütfetmiş bize düşmanımızı göstermiş ve “kendi-nizi şu düşmanınızdan koruyunuz” diye de buyurmuş. Hâlbuki biz ise gerçek düşmanımızı bırakmış, başkalarına düşman diyoruz. Mademki Rabb’ül-Âleminin işaretlediği bir düş-manımız var, biz de mecburen onu düşman bilecek, ondan kendimizi korumaya çalışacağız.

 

         Gavs ( Kaddesallâhü Sirrehü ) bir sohbetlerinde buyurmuştu ki: “ Eğer insan kendisini düşünür, kendini severse, nefsinin yüzünü Allah’a çevirir. Nefsini Allah’a çeviren kimse, kendini düşünmüş, kendini sevmiş olur. Ancak insan nefsini Allah’a yönelttiği zaman kendi kendine düşmanlık etmemiş olur.

         Nefsinin yüzünü Allah’a döndürmeyen kimse nefsini sevmemektedir.  Nefsine düşmanlık etmektedir. Yüzünü Allah’a döndürmeyen, salih ameller işlemeyen kimsenin durumu üstünü başını parçalayan,  kendini çıplak bırakan deli kimsenin durumuna benzer.  “Benden daha üstün kimse bulunmasın,  mağripten maşrika kadar bütün dünyanın malı benim olsun”  diyerek nefsini sevmekte olduğunu iddia eden kimse aldanış içindedir.  Böyle kimseler sadece dünya için kendini sevmektedirler, Âhiretten haberleri yoktur. Hâlbuki insan dünya için ne kadar kendini seviyorsa Âhiret için de o kadar sevmelidir.”

 

         İnsan dünya işlerini nasıl yürüteceğini,  nasıl idare edeceğini,  ne gibi tedbirler alacağını gayet iyi bilmektedir.  Fakat maalesef dünya işleri için aldığı tedbirlerin üçte birini, dörtte birini bile Allah için almamaktadır. Üzüntüyle söylenebilir ki insanın Âhiret için Allah yolu için tedbir aldığı görülmemektedir.  Maalesef,  insan nasıl aldatıldığının, şeytan ve nefis tarafından nasıl kandırıldığının, ne gibi noksanlarının olduğunun, ne gibi tedbirler alması lâzım geldiğinin farkında bile değildir.

 

         Bugün için insan Âhiret kârının nerede olduğunu bilmemekte dolayısı ile onu elde etmek için herhangi bir tedbiri alamamaktadır.  Âhiret işlerini düşünmemekte,  Âhiret işinden dolayı ziyana uğramasından gam çekmemektedir.  Âhiret için biraz çalışırken bütün gücünü,  bütün zekâ ve gayretini dünya için harcamaktadır.

 

         Muhammed Diyaüddin Kaddesallâhü Sirrehü duasında : “Ya Rab, beni nefsin azgınlık zamanına bırakma” dermiş. İşte onun, uzak kalmak istediği nefsin azgınlık zamanı şimdidir. Çünkü şimdi zevk ve sefalar çoğalmış, şehirler tamamen zevk ve sefa yeri olduğu gibi, şehir dışı dağ başları bile zevk ve sefaya dalmış durumdadır.

 

         Bugün ulaşımın bu kadar kolay,  vasıtaların bol olması ve nefsin azgınlaşması insanda kıyametin yakın olduğu kanaatini uyandırmaktadır. Çünkü dini çok zayıflandığı görülmektedir.

 

         İnsan şöyle hareket etmeli,  zina,  katil,  zulüm,  hakaret gibi Allah’ın menettiği bir günahı işlemeden evvel,  cehennem ateşini, Allah’ın azametini düşünerek nefsinin zorlanmasına,  şeytanın teşviklerine aldanmamalı,  iltifat etmemeli,  böylece kendini günahtan korumalıdır.

 

         Şayet insan, Allah korkusundan kalbinde bir titreme duymaz, Allah’ı unutur ve cehennem ateşini gözünün önüne getirmezse, o zaman şeytanla nefsin ittifakına karşı koyamaz ve kolayca boyun eğer, gösterdikleri her günahı bir yudum su içer gibi gayet kolayca yapabilir.

 

         Öyle ise insanda günah işleme temayülü belirdiği zaman, Allah’ın azametini düşün-meli. Cehennem ateşini gözünün önüne getirmeli ki, kendini günahtan koruyabilsin.

 

         Bir kimse ki nefsini yener, onu ezer, ortadan kaldırırsa, o zaman Allah’la o kimse arasında bir mânia da kalmaz. Bu da gene Allah’ın keremiyle, ihsanıyla olur. Nice çalışıp amelini tamamlayan kimseler vardır ki, Allah’ın keremine mazhar olamamışlardır.

 

         Yine de insan elinden geldiği,  gücünün yettiği kadar çalışmalı,  ondan ötesini Allah’a bırakmalıdır. Zira hidayet Rabb’ül-Âleminin elindedir. İnsanın çalışması sadece bir vazifeyi ifadır. Eğer Rabb’ül-Âleminin keremi ve lütfu olursa, hidayeti tamam etmiş ise, bir sebep halk eder; yok eğer Murad-ı İlâhî yoksa hidayete ermek imkânsızdır.

 

         Aslında Rabb’ül-Âlemin insanın niyetine bakar, niyetinin menşe’ine, cevherine ve ihlâsına bakar. İhlâsı olmayan kimsenin çalışması, sarı ineğin durumuna benzer ki, süt verir, verir sonunda tekmeyi vurup kovayı devirir, hepsini döker gider. Onun için insan emeğini boşa çıkarmamalı, şeytan gibi yapmamalıdır. Nasıl ki şeytan (aleyhillaneh) senelerce ibadet etmişti. Fakat bir günah sebebiyle dergâh-ı ilâhî’den tart edildi. Kâfir ve ebedî lânete müstahak oldu.

         Bunun tek sebebi de ameline gururlanması,  tekebbür etmesiydi.  Amelinin kendi-sinde nefis meydana getirmiş olması imanına mal oldu. Amelini görmesi, kendine nefis oldu. Kendisini beğenmesine sebep oldu. O da imanının gitmesine sebebiyet verdi.

         Beri yandan Âdem Peygamberin ise amelini değil, sadece günahını görmesi, günahı için tövbe, istiğfar etmesi affa uğramasına sebep oldu.

         Öyle ise insan amelini görmemeli, hep günahını görmeli, günahını gözünün önün-de bulundurmalı, yaptığı hayrını, işlediği amelleri görmemeye çalışmalı, onları unutma-lıdır. Zira insan amelini gördükçe, kendini gördükçe Allah’tan uzaklaşır.

         Çünkü insanın amelini görmesi kendinde nefis meydana gelmesine, kibirlilik emarelerinin belirmesine sebep olur. Böyle olunca da nefis hemen baş kaldırır.

 

          İnsan nefsinin başını eğer serbest bırakacak olursa, konuşmalarını, hareketlerini, davranışlarını ve işlerini kontrolü altına almazsa, o zaman serbest kalan nefis, insanı yavaş yavaş yoldan çıkarır. Hem kendini, hem de insanı helâk eder. Hem dininin hem de dünyasının elden çıkmasına yol açar. Onun için insanın kendinden haberi olması, kendi nefsini kontrol altında tutması lâzımdır. İnsanın yaptığı işten haberi olması, hareketleri-nin iyi mi, kötü mü, günah mı, sevap mı olduğunu bilmesi icabeder. Şayet insan böyle davranırsa,  o zaman da Allah tarafından büyük bir kereme,  büyük bir ihsana mazhar olur. Kıyamet gününde mesrur olur, ebedi saadeti elde eder.

 

         İnsan hareketlerini öyle bir kontrol altına almalı ki, adeta nefsinin başında, sert ve otoriter bir âmir gibi bulunmalı. Onun baş kaldırmasına, azalarını günaha sürüklemesine müsaade etmemeli, Allah’ın emirlerine aykırı davranışlara göz yummamalıdır. Eliyle, diliyle, gözüyle, kulağıyla, bütün azasıyla günah işlememeye gayret etmelidir.

 

         İnsanın gayesi Allah’a ulaşmak, maksudu Allah’la olmak, Rabb’ül-Âleminin rızasını elde etmektir. İnsan için yegâne maksut bu olmalıdır. Ne cennet maksut olmalı ne de cehennem.  Cennet de cehennem de Allah’ındır.  Şayet Allah insandan razı olmazsa cennet gibi bir yerde bile bulunsa orası onun için cehennem hükmüne geçer. Ama Allah insandan razı olduğu vakit, cehennem gibi bir yerde bulunsa orası ona cennet olur.

 

         Malumdur ki kendi nefsinde vücut gören, yapmış olduğu amelini iyi gören kimse amelini arttırmayı lüzum görmez. İnsan amelini görmemek suretiyle nefsini tanımaya çalışmalıdır. Nitekim Sâdât-ı Nakşibendî: “ Nefsini tanıyan Rabbini de tanır.” demişlerdir. İnsan her zaman kendini edna olarak görmelidir. Zira insan kendi nefsini tanımayınca gerçek manada Rabbini tanıyamaz.

 

         İnsan kendini tanımalı,  bir şey olmadığını bilmeli,  Rabb’ül-Âleminin azametini düşünmeli,  Allah’ın kuvvet ve kudreti karşısında bir zerre kadar bile olamayacağını anlamalıdır. Allah’ın insana vermiş olduğu nimetleri de düşünmek lâzımdır. Cenâb-ı Hak insana sayılamayacak kadar nimetler vermiştir.  İnsanın üzerindeki nimetleri hesaba gelmeyecek kadar çoktur.

 

         İnsan nefsiyle mücadele etmeli, nefsinin vücut bulmamasına gayret etmelidir. Kendini hep fakir, noksanlıklar içinde ve herkesten edna olarak görmelidir. Zira Rabb’ül-Âleminin şeytana (lânetullahi aleyh)  lânet etmesi, nefsinin yüzündendi. Çünkü Şeytanda nefis meydana gelmişti, gurur meydana gelmişti. Ondan dolayıdır ki kendini Âdem Pey-gamberden  ( A.S.)  üstün gördü.

         Öyle ise insanın yarı yolda kalmaması, ilerlemesi, terakki etmesi için, nefsini gör-memesi, kendini noksanlıklar içinde, edna olarak kabul etmesi lâzımdır.

 

           

         İnsan için maksut,  bizzat Allah yolu,  Allah dostluğu,  Allah sevgisi olmalıdır.  İnsanı kalben bunlar meşgul etmeli, insan muhasebesini buna göre yapmalıdır. İnsan Rabb’ül-Âlemine sadık olmalıdır. Gaybe imanı sağlam olmalı, görmediği Rabbini, görmediği Resulünü tasdik etmeli, Rabb’ül-Âleminin var olduğuna sağlam bir itikat üzere olmalı, Peygamber Âleyhisselâmın O’nun Resulü olduğuna iman etmelidir. 

Yazar: nasihatler.org

paylaş

Bir yorum yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>